Navigation

400 de Yetmez, 550 Olsun!


Hiçbir partiyle alâkası olmadığını söyleyen “Sivil Dayanışma Platformu”, 20 Eylülde, Yenikapı’da, “Teröre Karşı Tek Ses” sloganıyla büyük bir miting düzenledi. Miting o kadar partiler üstüydü ki, kendini tüm partilerin ve hatta toplumun üstünde gören reis-i cumhur Erdoğan ile onun partiler üstü partisi AKP ve genel başkanı Davutoğlu’dan başka mitinge katılan partiler üstü bir yüksek şahsiyet yoktu.

“Partiler ve toplum üstü reis-i cumhurumuz” Erdoğan’ın, açıkça seçim startını verdiği bu mitingde, gerek Erdoğan gerekse de onun başbakanı Davutoğlu, halkımızdan çok önemli isteklerde bulundular ve açıklamalar yaptılar.

Mitingde önce Davutoğlu konuştu ve muhalefet partilerinin kendilerine yaptıkları haksız ithamlardan şikâyet ederek ve özellikle de Kürt sorununda attıkları muazzam adımların görmezden gelindiğinin altını çizerek, eskiden Kürt illerinde OHAL uygulaması olduğunu ve fakat kendi iktidarları döneminde bunun kaldırıldığını söyledi. Tabii ki doğruyu söylüyordu, şu anda OHAL değil “güvenlikli bölge” uygulaması vardı. Yani içerik aynı, hatta daha beter olsa da isim farklıydı. Şehirler kuşatılsa, insanlar açlığa susuzluğa terk edilse, keskin nişancı kurşunlarıyla çocuklar katledilse dahi isim farklı olduğu için OHAL’i kaldırdık diyebilirdi. Kimileri de buna “OHA” diyordu ama ne önemi vardı…

Dedi ki Davutoğlu, “o yıllarda Kürtçe türkü, şarkı dahi yasaktı, bütün yasakları kaldırdık”. Zaten Davutoğlu bir başka konuşmasında da Kürt analarının artık ölen çocuklarının ardından serbestçe Kürtçe ağıt yakabildiklerini veya cezaevindeki tutsak Kürtlerle analarının rahatça Kürtçe konuşabildiklerini ifade etmişti. Gerçekten de AKP döneminde Kürtlere tanınan bu hakları görmezden gelmek imkânsızdır!

Sonra dedi ki Davutoğlu, “Türkiye’de artık herkes, her türlü görüşü ortaya koyabiliyor”. “Bedelini ödemek kaydıyla” ifadesini eklersek aslında bu sözünde de bir yanlışlık yoktur Davutoğlu’nun. Gerçekten de 8-10 yıl hapiste yatmayı göze aldıktan sonra, üstelik henüz mahkemede yargılanmadan ve hüküm giymeden, isteyen herkes her türlü görüşü rahatlıkla ortaya koyabilmektedir ülkemizde. Ne de olsa bin yıllık mazisi vardır Türkün özgürlük geleneğinin bu topraklarda!

Konuşmasının devamında iktidarları döneminde başlattıkları “büyük Türkiye” yürüyüşünde nice badireler atlattıklarından bahsetti Davutoğlu. Ona göre, 2013’te kendilerinin çağrısına rağmen PKK silah bırakmamış, silahlı gruplar ülkeyi terk etmemiş, hatta kardeşi kardeşe kırdırmak isteyen odaklar Gezi provokasyonunu başlatmış. Aynı odaklar arkasından da 17-25 Aralık kumpasını kurmuşlar. Soruyordu Davutoğlu miting meydanında toplanmış insanlara: “Var mısınız”, “o dış odaklara karşı bu piyonlarla mücadele etmeye var mısınız?”

Tabii “şuursuz” kimilerinin sorular uyanıyordu kafalarında, “peki, siz ne adım attınız çözüm sürecinde” ya da “verdiğiniz sözlerin hangilerini yerine getirdiniz” diye. Veya AKP karşıtı her muhalefet hareketinin arkasında dış odaklar aramak, kumpas kurulduğunu iddia etmek halkla dalga geçmek olmuyor mu diye. Bunun kendisi de bir kumpas değil mi diye. 17-25 Aralıkta açılan, açılmaya çalışılan yolsuzluk dosyalarına ne oldu diye soruyordu yine bazı “şuursuz” kafalar. Ergenekon davası neden apar topar kapatıldı ve içeriye tıkılmış darbeci generaller neden salıverildi diye soruyorlardı. Bazıları da “piyon diyerek 6 milyon oy almış HDP’yi ya da ona oy vermiş 6 milyonu mu kast ediyorsunuz” diye tuhaf tuhaf bakıyorlardı televizyondaki Davutoğlu’nun yüzüne.

Ama hatırlattı Davutoğlu bu “şuursuzlara” neyin ne olduğunu… “Her türlü tedbiri aldık, operasyonlar sürecektir” dedi. Kendilerini seçimi kazanamadıkları için savaş başlatmakla itham edenlere de çok kızdı. Ama asıl bombayı konuşmasının sonunda patlattı: “1 Kasıma kadar çok çalışacaksınız, onları baraj altında bırakacaksınız, 1 Kasımda AK Parti’yi yeniden tek başına iktidara getireceksiniz.”

Böylece seçim çalışmalarının asıl hedefini de açıklamış oluyordu Davutoğlu, “HDP’yi barajın altında bırakmak”. Bu konuda ne tür ek tedbirler alacaklarını da açıklayarak bitirdi konuşmasını: “1 Kasımda özgürce herkes oyunu kullanacak, kimse Doğu’da, Güneydoğu’da olduğu gibi baskı altında olmayacak.” Anlıyorduk ki, 7 Haziranda Doğu ve Güneydoğu’da insanlar özgürce oy kullanamamışlar, çünkü baskı altındaymışlar. Kimin baskısı? Tabii ki PKK’nin! Peki, 1 Kasımda ne olacakmış? Taşımalı oy kullanma icadı sayesinde vatandaşların “PKK’nin baskısından” kurtulması ve “özgürce” AKP’ye oy vermeleri sağlanacakmış… Bu amaçla şimdiden bölgeye binlerce asker, polis, jandarma, zırhlı araç vb. sevk edilmeye başlanmış. Hepsi seçimlerin “özgürce” yapılıp HDP’nin baraj altında kalması içinmiş…

Her şey milli irade için!

Varlığının yegâne sebebi “milli iradenin” tecellisini sağlamak olan reis-i cumhur Erdoğan da mitingdeki konuşmasında benzer konulara değindi. Davutoğlu’nun vurgularının yeterli olmadığını düşündüğünden olsa gerek, bazı hususların altını kalınca çizmeye çalıştı. Dedi ki, “milletlerin hayatlarında imtihan dönemleri vardır. Biz de millet olarak bin yıl olarak bu coğrafyaya ayak bastığımızdan beri kesintisiz devam eden imtihan sürecinin adeta yeni bir safhasını yaşıyoruz”. Tabii yine kimi “şuursuzların” kafası karıştı. Ne imtihanıdır bu? Kim imtihan ediyor? Ama yılmadan anlatmaya devam etti “partiler ve toplum üstü” reis-i cumhur Erdoğan.

Bayrağın bir millet için ne kadar önemli olduğunu anlattı. Bu gerekliydi çünkü mitinge katılanların binlercesi kendilerine dağıtılan bayrağın üzerinde çekirdek çitliyor, ayakkabılarını çıkarmış oturuyor ve daha nice “şuursuz” hareketlerde bulunuyorlardı. Belediye işçileri binlerce bayrağı yerlerden toplamak zorunda kalmışlardı. Oysa reis-i cumhurumuz bayrak konusunda çok hassastı. Uluslararası toplantılarda devlet adamlarının yerini belli etmek için yere konulmuş küçük bayrak sembollerini bile alır, katlayıp cebine, yani kalbinin üstüne koyardı… O derece hassastı yani… Ama kitleler pek o kafada değillerdi, eğitmek gerekiyordu. Yoksa bayrak düşmanları nasıl tanıtılacaktı bu millete ve AKP’nin tek başına hükümet kurmasına engel olan HDP’nin “terör örgütünün uzantısı”, “dış odakların piyonu” bir parti olduğu nasıl belletilecekti?

Bu maksatla dedi ki Erdoğan, “bayrağa saldırı mı var diyorlar. Daha ne olacaktı? Cesetleri kendilerine ait paçavraya sararlar ve ondan sonra da bayrağa saldırı mı var? Zorla kongrelerinize bayrağımızı astınız, zaman geldi indirmeye kalktınız.” Kimileri ise soruyordu yine, ki yine kafası karışık ve milli şuurdan yoksun kimselerdi bunlar, “köylerini yakarak boşaltan, şehirlerini kuşatarak kendilerini aç ve susuz bırakan, ağır silahlarla kadın çocuk demeden insanlarını katledenlerin simge olarak kullandığı bayrağı mı örtmelerini bekliyordunuz cenazelerin üzerine?” Aynı kimileri ekliyorlardı şunları da sözlerine, “Kürt halkının meşru haklarını tanımayarak, onlara zulmederek, adeta işgal kuvvetleri gibi davranarak asıl siz bölmeye çalışıyorsunuz ülkeyi”.

Devam etti konuşmasına Erdoğan. Ve dedi ki Demirtaş’ı kast ederek “sazla cazla bu iş yürümez”. Herhalde demek istiyordu ki, “biz o kadar asker ve silahı boşuna mı yığıyoruz Kürt illerine, o kadar kontra örgütlenmeyi boşuna mı yaptık, boşuna mı güvenlikli bölge ilan edip terör estiriyoruz oralarda?… Sazla cazla mı karşı koyacağını zannediyorsun bu gücümüze?” Ardından da bayrak sevgisi için tüm bu yapılanları idrak edemeyen ve sanki her şey iktidarı kaybetmemek için yapılıyormuş gibi zannedenleri “mankurt” diye niteliyordu. Ne demekti mankurt? Bilinçsiz yani “şuursuz”, köleleştirilmiş kişi demekti. Kendi özbenliğini yitirerek düşmanın kuklası haline gelmiş kişi demekti. Yani demek istiyordu ki “alîm” Erdoğan, “bu HDP’liler ve ona destek verenler, aslında Türk düşmanı dış odakların kuklasıdırlar, yani mankurtturlar”.

Erdoğan’a göre bu “şuursuz” mankurtların anlamadığı asıl nokta şuydu, artık ülkemizde Kürt sorunu yoktu, “terör sorunu” vardı. Tabii “Ermeni dölü” “bağzı” Kürtlerin bunu anlaması zordu ama gerçek buydu! Diyordu ki, “partiler ve toplum üstü” lider Erdoğan, “verilen mücadeleler sonunda artık Türkiye’nin Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır diyecek bir noktaya geldik.” Ama işte hâlâ bu mankurtlar “Kürt sorunu yoksa neden devlet Kürt illerindeki 200’den fazla bölgede güvenlikli bölge ilan ediyor? Neden Kürtlerin en temel ve haklı talepleri karşılanmıyor, özgürlükleri tanınmıyor? Neden hâlâ Dersim, Diyarbakır gibi koca kentler kuşatılıp işgal kuvvetleri gibi davranılıyor? Neden Kürtçeye bilinmeyen dil muamelesi yapılıyor? Zindanlarda binlerce insan tutuluyor” diye soruyorlardı.

Artık bu mankurtlardan sıtkı sıyrılmış “partiler ve toplum üstü” lider Erdoğan, bunları ne Mecliste ne de başka bir yerde görmek istemediğinden şu sözlerle bitiriyordu konuşmasını: “Benim bugün buradan, milletimden, ekranları başında bizleri izleyenlerden bir ricam olacak. 1 Kasımda TBMM’ye hangi partiden olursa olsun, 550 tane, yerli, milli, bedeni ve kalbiyle bu ülke için çalışacak milletvekili göndermenizi istiyorum. Herhalde, ne demek istediğimi anlıyorsunuz değil mi? Şu anda Türkiye’nin tek ihtiyacı budur, milli irade dışında hiçbir çözüm yok. Siz sandıkta iradenize sahip çıkar, Meclise yerli ve milli vekiller gönderirseniz gerisi çok kolay.”

Erdoğan meseleyi açık ve basit bir biçimde ortaya koymuştu böylece. 7 Hazirandan önce 400 vekil istemiş ama “şuursuz” halk bunu anlamamıştı. Şimdi 550 tane istiyordu ki fire verilse bile iş garanti olsun. Ayrıca bu 550 vekilin temel niteliklerini de ifade etmişti ki karışıklık olmasın. “Bağzı” şuursuzlar gidip yanlış kişilere oy vermesin. Neydi bu temel nitelikler, “yerli ve milli” olması. Peki, vekillerin içinde Kürdü, Lazı, Çerkezi, Boşnağı, Ermenisi ve daha bilmem nerelisi bolca bulunduğuna göre nereden anlayacaktık hangisinin “yerli ve milli” olduğunu? Aslında cevap kolaydı: AKP’ye ve Erdoğan’a en iyi hizmet edecek kişiler! Demek istiyordu ki Erdoğan, “bana vekil mekil yetmez, tüm Meclisi benim emrime verin, hepsi de ben ne dersem onu yapsınlar, başkanlık sistemini paşa paşa kuralım, gerisi çok kolay!”

Ancak yine de “bağzı” şuursuzlar ve mankurtlar anlamıyorlardı geriden neyin geleceğini ve neyin kolay olacağını… Sanıyorlardı ki, “partiler ve toplum üstü” lider Erdoğan, tüm ipleri eline geçirince ülkeyi iyice ateşe sürükleyecek, emperyalist maceralara sokacak, iç savaş çıkaracak, tüm muhalifleri iyice ezecek, diktatörce bir rejim kuracak ve işçi-emekçi sınıfların, ezilen Kürt halkının anasını ağlatacak! Şuursuzluk işte…