Navigation

“Çöktürme Planı”: İnkâr, İmha ve Asimilasyona Devam

AKP burjuvazisi sıkıştıkları köşeden çıkış yolunu, baskı ve imha politikasını daha da arttırmakta, içeride faşizan bir rejimi inşa etmekte ve dışarıda askeri maceralara girişmekte arıyor. Köşeye sıkıştıkça daha da saldırganlaşıyorlar. Bu yolun sonu felâkettir. Kendi feci sonlarını hızlandırıyorlar. Ancak açık ki eğer engellenmezlerse, kendi felâketlerine doğru koşar adım giderken, Türk ve Kürt halklarını ve hatta Ortadoğu’nun tüm emekçilerini daha da büyük ateşlerin içine sürükleyeceklerdir.

Yaz aylarından bu yana Kürt illerinde ilan edilen sokağa çıkma yasakları ve buna eşlik eden operasyonlar devam ediyor. 25 Aralık 2015’te HDP milletvekilleri Meclis’te Başbakana verdikleri soru önergesinde, bu operasyonların genel ve eski bir planın (“Çöktürme Planı” adını taşıdığı söyleniyor) parçası olduğu iddiasının doğru olup olmadığını sordular.

HDP’li milletvekilleri Ertuğrul Kürkçü ve Alican Önlü tarafından kaleme alınan soru önergeleriyle gündeme getirilen bu plan, gerek iktidar yandaşı gerekse de ona muhalif olan burjuva medyada ilgi görmedi. Bu susuş kumkuması aslında çok şey anlatıyor. Son günlerde yaşanan olaylarla bir kez daha açığa çıkmıştır ki, AKP karşıtı gözüken burjuva çevreler de iş Kürt sorununa geldiğinde devletçi ve şoven milliyetçi reflekslerle hareket etmektedirler.

Soru önergesinde dile getirilen plan, doğruluğu durumunda, bugün yaşanan çatışmalı ortamın gerçek sorumlusunun AKP hükümeti ve TC egemenleri olduğu anlamına gelmektedir. Tek başına planın oluşturulma tarihi bile bu iddiayı doğrulamak için yeterlidir. Söylendiğinde göre plan 2014 yılının Eylül ayında hazırlanmıştır. Hatırlanacak olursa o tarihlerde, tek bir çatışma, tek bir “hendek” vs. olmadığı gibi sözümona “çözüm süreci” de devam ediyordu. Hükümet, Genelkurmay ve MİT yetkilileri, Öcalan’la ve HDP heyetleriyle sürekli irtibat halindeydi ve görüşmeler sürüyordu. Ancak özellikle Suriye’de yaşanan gelişmeler nedeniyle Kürt hareketi gerek Suriye ve Irak’ta gerekse de Türkiye’de gücünü arttırıyordu. Belli ki henüz Türkiye’de çatışmalı bir ortam yokken TC egemenleri başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’daki gelişmeleri dikkate alarak, Kürt hareketini teslimiyet çizgisine çekmeyi müzakereler yoluyla sağlayamama ihtimali karşısında, bir B planıyla onu imha etmenin hazırlığını yapmışlardır. Bu gerçeğin açığa çıkması, bugün Kürt hareketine karşı yürütülen imha savaşının egemenler cephesinden ileri sürülen tüm gerekçelerinin (hendekler, barikatlar vb.) yalandan ibaret olduğunu sergilemektedir. Yalnızca AKP cephesindeki burjuva kesimlerin değil, devletçilik ve şovenizmle malûl olan burjuvazinin bütününün konu hakkındaki suskunluğunun temel nedeni budur.

Soru önergesinde detayları verilen plan, yansıttığı zihniyetle ve hatta kimi maddeleriyle 1925’teki Şark Islahat Planının[*] devamı niteliğindedir. Şark Islahat Planı, “Türkün süngüsünün görüldüğü yerde Kürtlük biter” sloganıyla hazırlanmıştı. Bugünkü plan da, özel birliklerin duvarlara yazdığı “Türkün gücünü göreceksiniz” sloganıyla hayata geçiriliyor. Değil yalnızca Kürt halkının öncülerinin, “insanlar ölmesin, savaş sona ersin, barış gelsin” diyen herkesin terörist ilan edildiği bir ortamda, TC’nin kuruluşundan itibaren süregelen Kürt politikasının temel taşlarını döşeyen Şark Islahat Planının ve onun günümüzdeki uyarlaması olan Çöktürme Planının tartışılması egemenler açısından sakıncalıdır. Çünkü bu tartışma, TC’nin kuruluş ideolojisinin sorgulanması, bu ideolojinin koparılmaz bir parçası olan Kürt düşmanlığının ve Türkiyeli egemenlerin işlediği gerek tarihsel gerekse de güncel suçların açığa çıkması anlamına gelir.

Çöktürme Planının içeriği

Adı üstünde, plan, Kürt halkına diz çöktürme, boyun eğdirme amacını taşıyor. Ertuğrul Kürkçü’nün soru önergesinde, bu planın Eylül 2014’te Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı tarafından hazırlandığı, Genelkurmay tarafından detaylandırıldığı, Milli Güvenlik Konseyinde (MGK) tartışıldığı ve hükümet tarafından onaylanarak hayata geçirildiği iddialarına yer verilerek, hükümete bunların doğru olup olmadığı soruluyor. İmralı’da Öcalan’la görüşmeleri yürüten ve koordine edenin de söz konusu Müsteşarlık olduğunu hatırlatalım. Aslında tüm yaşananlar, Öcalan ve HDP heyetiyle barış ve çözüm hedefli müzakereler sürüyor görüntüsü verilirken, kapalı kapılar ardında bugün yürüyen haksız ve kirli imha savaşının planlarının yapıldığını, bugüne dek yürütülen “sürecin” esasen bir oyalamaca olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Hükümet tarafından red ya da kabul edilmemiş olsa da, bugünlerdeki uygulamaların iddia edilen planın tüm ana unsurlarıyla uyuştuğu görülüyor. Soru önergesinde, basına yansıyan bu planın detayları tek tek sayılıyor, bunların bir kısmını şu şekilde özetlemek mümkün: Özel tim ve özel yetiştirilmiş askerlerden oluşan bir savaş timinin oluşturulması; şehirlerin zırhlı birlikler tarafından kuşatılıp giriş çıkışların yasaklanması; yerleşim yerlerinin gerektiğinde ağır silahlarla bombalanması; halkın göçe zorlanması ve çatışmaların yoğunlaştığı bölgelere tekrar geri dönmesinin imkânsızlaştırılması; bu süreçte 15-20 bin arasında kişinin öldürüleceği, 8 bin insanın yaralanacağı, 5-7 bin kişinin tutuklanacağı; 300 bin kişinin göç ettirileceği; Kürt hareketinin parçası olan ya da ona destek veren gazetelerin, dergilerin, haber ajanslarının, internet sitelerinin, televizyon ve radyoların kapatılması; savaş uçaklarının da gerektiğinde devreye sokulması; tüm operasyonların İl Jandarma Komutanlıklarınca koordine edilmesi; öğretmenler gibi sivil kamu görevlilerinin geri çekilmesi, ancak sağlık görevlilerinin yerlerini terk etmemesi gerektiği; kamu binalarının karargâh ve kışla haline getirilmesi…

7 Haziran seçimlerinde AKP’nin hükümet olma şansını kaybetmesi ve HDP’nin şaşırtıcı başarısını takiben yaşananlar, yukarıda sorulan hususlarla tümüyle örtüşmektedir. O tarihten bu yana, Sur, Nusaybin, Derik, Dargeçit, Cizre, Silopi ve Yüksekova ilçelerinde ilan edilen sokağa çıkma yasaklarıyla başlayan operasyonlar dizisinde atılan adımlar, yukarıdaki planın detaylarıyla örtüşüyor ve onun varlığını teyit ediyor.

Bugün yürütülen operasyonların yoğunlaştığı ilçelerin ortak özelliği, HDP’nin seçimlerde bu ilçelerin hepsinde de yüzde 90’lar civarında oy almış olmasıdır. Bu ilçelerde haftalar süren operasyonlarla yüzlerce insan katledildi, bunların içerisinde anne karnındaki bebekler ve 70 yaşın üzerindeki insanlar da var. Harabeye dönmüş durumdaki yerleşim yerleri, Suriye iç savaşında yıkılan kent manzaralarını andırıyor. Haftalar süren sokağa çıkma yasağının ardından çok kısa bir süreliğine yasak kaldırılıyor ve insanlar göç etmeye zorlanıyor. İddia edilen planda 300 bin kişinin göç ettirilmesinin hedeflendiğini ve bu sayının şimdiden 200 bini geçtiğini hatırlayalım.

90’lı yıllarda 4000 köy boşaltılmış ve insanlar geri dönemesin diye yakılmıştı. Şimdi de kentler savaş alanına çevriliyor, insanlar ya göç etmek ya da kalıp suçlu muamelesi görerek ölüme razı olmaya zorlanıyorlar. Boşaltılması başarılmış mahalleler tank ve top atışlarıyla yıkılarak, geri dönüş imkansızlaştırılıyor. Hatta TOKİ devreye sokularak bu alanların “güvenli bölgeler” olarak yeniden inşası planlanıyor. Kuşkusuz yeni yapılacak yerleşim yerleri Kürt yoksullarının barınamayacağı, tüm sokaklarında karakolların bulunduğu, güvenlikli sitelerden oluşacak ve muhtemelen buralarda Kürt kökenli olmayanların iskânına çeşitli teşviklerle öncelik verilecek.

HDP milletvekili Ertuğrul Kürkçü, soru önergesinde şu hususu da Başbakana soruyor: “TBMM Komisyonlarına bilgi veren uzmanlar, … PKK’nin savaşçı sayısının 3 ila 5 bin arasında olduğunu bildirmişlerdir. Söz konusu «Çöktürme» planının «10 bin ila 15 bin imha, 8 bin civarı yaralı» ile sonuçlanması öngörüldüğüne, PKK savaşçılarının önemli bir bölümünün de Türkiye toprakları dışında konuşlandığı bilindiğine göre, hükümetinizin bu planla emri altındaki silahlı güçlerin binlerce sivil yurttaşımızın yaşam hakkına son vermesini göze aldığı anlaşılmaktadır. Sivillere yönelik, hiçbir yasaya, uluslararası anlaşmalara ve taahhütlere, demokratik ölçütlere sığmadığı açıkça ortada olan bu plana hükümetiniz hangi gerekçe ile onay vermiştir?

Bugün yaşananlar, 1925 tarihli Şark Islahat Planının modernize edilerek yeniden gündeme getirildiğini gösteriyor. Bu modernizasyonda “Sri Lanka modeli”nden de epey yararlanıldığı görülüyor. Sri Lanka’da silahlı mücadele veren Tamil gerillaları önce zayıflatılmış ve belli bir bölgede yalıtılmış, ardından da 40 binden fazla insan katledilerek, Tamillere çok ağır bir darbe vurulmuştu. Basına yansıyan bilgilere göre, planı hazırlayanlar bu modeli enine boyuna incelediklerini saklamıyorlar. AKP yandaşı gazetecilerin de uzun bir süre boyunca bu modeli tartıştıklarını ve kamuoyunu böylesi bir kırıma hazırladıklarını biliyoruz.

Ne var ki, tüm bu katliamlara rağmen Kürt halkının direnişini tümüyle yok etmelerinin mümkün olmadığını biliyoruz. TC egemenleri, 1925’teki Şark Islahat Planına ve arkasından gelen diğer yasalara, askeri operasyonlara, Ağrı ve Dersim katliamlarına rağmen, Kürt halkının mücadelesini ilânihaye ortadan kaldırmayı başaramamışlardır. O tarihten bugüne toplamda 100 binden fazla Kürt katledilmiş, ancak Kürt isyanları sona erdirilememiştir. Sri Lanka’daki gibi bir katliam denemesine girişseler bile bunun da Kürt hareketini tümüyle yok etmeye yetmeyeceği ortadadır. Koşullar farklıdır, Kürt hareketi izole edilip bir bölgeye sıkıştırılmak şöyle dursun tüm Ortadoğu bölgesine yayılmış durumdadır ve en önemlisi giderek artmış bir kitle tabanına ve uluslararası sempatiye sahiptir.

Bunu egemenler bilmiyorlar mı? Biliyorlar ama, Kürt halkının haklarını tanımamak doğrultusundaki şovenist genetik kodları o denli baskındır ve Ortadoğu’da izledikleri emperyalist politikanın iflası nedeniyle o denli köşeye sıkışmış durumdadırlar ki, akıl ve izan duygusunu kaybetmişlerdir. Kapitalizmin tarihsel sistem krizi ve genişleyen emperyalist savaş koşullarında, burjuvaziden rasyonel davranmasını beklemek nafiledir. Bu tür dönemler, tam da akıl ve izan duygusunu kaybetmiş “çılgın”ların, tüm toplumu peşinden sürüklediği dönemlerdir. Düzen ve huzur arayışı içerisine girmiş kitleleri daha da hastalıklı hale getirerek her şeye hazır bir ruh haline sürüklemek için böylesi dönemlerde egemenler her türlü provokasyona ve kaosu derinleştirecek her türlü komploya başvururlar.

AKP-Erdoğan yönetimi, burjuvazinin kendisine pek de sıcak bakmayan kesimleri de dâhil olmak üzere tüm toplumu kendi arkasında hizaya sokmak için elindeki muazzam propaganda makinesini harekete geçirmiştir. Ancak hedeflerine yalnızca propagandayla ulaşamayacağının da farkındadır. Bu nedenle totaliterleşme doğrultusunda ilerlerken, sendikaları, üniversiteleri, aydınları, sanatçıları, hukukçuları ve tüm muhalefet odaklarını sessizleştirmeye girişmektedir. Kendisine biat etmelerini sağlamak için kaotik ortamı giderek daha da derinleştireceğinden şüphe edilemez. 12 Eylül öncesinde devlet ve sermaye, ellerindeki tüm imkânlarla faşist terörü besleyerek toplumda “birileri gelip düzen getirsin” beklentisini oluşturmuşlardı. Bugün orada burada patlayan IŞİD bombaları da sakın buna hizmet ediyor olmasın?

AKP burjuvazisi sıkıştıkları köşeden çıkış yolunu, baskı ve imha politikasını daha da arttırmakta, içeride faşizan bir rejimi inşa etmekte ve dışarıda askeri maceralara girişmekte arıyor. Köşeye sıkıştıkça daha da saldırganlaşıyorlar. Bu yolun sonu felâkettir. Kendi feci sonlarını hızlandırıyorlar. Ancak açık ki eğer engellenmezlerse, kendi felâketlerine doğru koşar adım giderken, Türk ve Kürt halklarını ve hatta Ortadoğu’nun tüm emekçilerini daha da büyük ateşlerin içine sürükleyeceklerdir.



[*] Şark Islahat Planının detaylı bir analizi için bkz. İlkay Meriç, Şark Islahat Planı ve TC’nin Asimilasyon Politikaları, MT, Ekim 2011