Navigation

Diyarbakır Aynasında Liberalizmin Acizliği

Yaklaşık çeyrek yüzyıldır, Kürt sorunu, kimi zaman tüm sıcaklığıyla kimi zamansa alttan alta, siyasal gündemin her daim ilk sıralarında yer aldı. 150 yıl önce başlayan Kürt isyanlarının sonuncusu, 20 yıldan uzun bir süredir, kimi zaman gerileyerek kimi zaman da alevlenerek devam ediyor. 2006 Newrozundan sonra neredeyse tüm bölgeyi sarıp sarmalayan isyan dalgası, gene bir zorbalık ve katliamla kana bulandı.

Newroz’a katılan yüz binlerce Kürt yoksulunun adil bir barış, “demokratik ve siyasi bir çözüm” ve bunun için de mevcut Kürt önderliğinin muhatap alınmasına dönük taleplerine, devlet alışılageldik yöntemleriyle cevap verdi: inkâr ve imha politikasının körüklenmesi. Resmi söylemin “terörist” olarak nitelediği bir örgütün sembollerinin, liderlerinin ve savaşçılarının, Kürt halkı tarafından kitlesel ve alenî bir biçimde sahiplenilmesi ve muhatap olarak alınmasının talep edilmesi, düzen güçlerini çılgına çevirdi. Bu nedenle de Newroz’un hemen ardından 24 Mart günü, nicedir sürdürülen haksız savaşın kirli bilânçosuna, “eylemsizlik” konumunda kışlık sığınaklarında barınan 14 Kürt gerillası katledilerek bir kalem daha eklendi.

Öcalan’ın yakalanmasından bu yana geçen yedi yıl boyunca, Kürt halkının barışçıl kitlesel eylemlerle her fırsatta dillendirdiği demokratik çözüm talebine, sermaye devleti cephesinden gerçek, somut ve ciddi bir yanıt gelmemesi yetmezmiş gibi, inkâr ve imha politikalarının kimyasal silahlarla körüklenmesi bardağı taşıran son damla oldu. Kürt halkı gerilla cenazelerini sahiplendi. Burjuvazinin “bunlar teröristtirler” şeklindeki bağırışları, bu genç bedenlerin Kürt halkı tarafından kendi içlerinden çıkan ve sahiplenilmesi gereken “özgürlük savaşçıları” olarak değerlendirildiği gerçeğini saklamaya yetmiyor.

28 Martta Diyarbakır’da, öldürülen gerillaların cenaze törenine katılan genciyle yaşlısıyla on binlerce Kürt emekçisinin üzerine ateş açılması üzerine başkaldırıya dönüşen gösteriler neredeyse tüm Kürt illerine yayılarak bir hafta boyunca sürdü. Bölge yıllardır süren ulusal ezilmişliğin, biriken öfkenin, yaşanan hayal kırıklığının, çekilen acıların, katlanılan yoksulluk ve sefaletin başkaldırısına sahne oldu. Sokaklar Kürt gençlerin militan mücadelesine ev sahipliği yaparken, işyerleri kapandı, okullar ve üniversiteler boykot edildi. Kürt halkının yıllardır çektiği sıkıntıların sorumlusu olarak gördüğü devlete ait kurum ve kuruluşların binaları, bankalar ve düzenden yana tavır koyan işyerleri de bu öfkenin hedefi oldular.

Yaklaşık bir hafta boyunca süren gösteriler sırasında öldürülen 15 kişinin çoğu, polis ve jandarmanın hedef gözeterek açtığı ateş sonucunda katledildi. Öldürülenler arasında kurşunla hayatını kaybeden 3, 6 ve 8 yaşlarında üç çocuk ve kafasına aldığı darp nedeniyle ölen 78 yaşında bir insan da vardı! Yaralanan 500’e yakın insan arasında, aldığı kurşun yarası ya da darptan ötürü durumu kritik olanlar da bulunuyordu. Gösteriler sırasında binden fazla insan gözaltına alındı ve işkenceden geçirildi. Başta Diyarbakır olmak üzere tüm bölgede polis operasyonları devam ediyor. Tutuklananların sayısı 600’e yaklaşıyor ve bunların 99’u çocuklardan oluşuyor. Tutuklanan çocuklar için bile 24 yıla kadar ağır hapis cezaları isteniyor.

Burjuvazinin korkuları

Türk egemen sınıfı kendi içerisinde geleneksel sivil-askeri bürokrasi ve onunla kader birliği yapmış olanlarla, AB taraftarı sözde özgürlükçü-demokrat kesimler şeklinde bir bölünme yaşıyor. Bu bölünme, burjuva siyasal gündemin temel konularındaki farklı yaklaşımlara da yansıyor. Kürt sorununda da durum farklı değildir. Statükocu kesimin tersine AB’ci büyük sermaye zaman zaman kimi kültürel-demokratik açılımlar dile getiriyor. Ama bu açılımların arkasında duracak bir siyasal kararlılık ve cesarete sahip olmadığı için karşı kanadın ciddi atakları karşısında sinmekten başka bir şey yapamıyor.

Statükocu kanat hâlâ “kart kurt”tan bahsederek koskoca bir halkı “sözde halk, sözde vatandaş” ilan edip inkâr ediyor ve onun özgürlük taleplerini kanla bastırmaya çalışıyor. Diğerleri ise “Kürt realitesi”ni ya da “Kürt sorununun varlığını” kabul ettiklerini açıklayarak birtakım kırıntılarla idare edilmesini istiyorlar. Ama burjuvazinin çeşitli kesimlerinin Kürt sorununa yaklaşımındaki söylem, tarz ve yöntemleri kimi farklılıkları barındırsa dahi, gerçekte en gericisinden en demokrat geçinenine kadar burjuvaziyi bir arada tutan ortak payda değişmeksizin varlığını sürdürüyor. Bu ortak payda, “TC devletinin bölünmez bütünlüğü”dür. Faşistinden sosyal-demokratına, muhafazakârından liberaline kadar tüm burjuva siyasal akımlar, Misak-ı Milli’de hemfikirdirler. Kimileri kanla beslenmeyi sürdürmek isterken, diğerlerinin programı bu devlet aygıtının çirkin yüzünü güzel bir makyajla bir parça daha katlanılır kılmanın ötesine geçmiyor. Burjuvazinin hiçbir kesimi Kürt ulusal sorununun gerçek çözümünü (ayrılma hakkını da içeren kendi kaderini tayin hakkı) ağzına almamaktadır.

Diğer taraftan bu sorunun barındırdığı sosyal dinamikler de onun için bir kaygı kaynağıdır. Büyük bir kentte gerçekleşen bir toplumsal patlamanın, diğer kentlere de yayılarak yerel bir olgu olmaktan çıkması ve üstelik burjuva Kürt siyasetçilerinin de tam olarak denetleyemedikleri kent yoksullarının bu patlamaya damgasını vurması, bir bütün olarak burjuvazi için alarm zillerinin çalmasına yetmiştir. En gericisinden en demokrat kesilenine dek burjuvazinin hiçbir kesiminin, siyasetin, kendilerinin tanımladığı çerçeve ve alanların dışına taşmasına tahammülü yoktur. Onlara göre siyasetin zemini Meclistir, sokaklar değil. Geniş emekçi kitleler, siyasal birtakım taleplerle sokaklara taşmaya başlıyorlarsa, tehlikeye giren bir bütün olarak sistemin kendisi olabilir. Kürt burjuvazisinin akıl hocalığına soyunan Taha Akyol, şu satırlarda, emekçilerin yaratabileceği tehdide işaret ederek, yalnızca Kürt mülk sahibi sınıflarının gözünü daha da korkutup onları hizaya sokmaya çalışmıyor, aynı zamanda Türk burjuvazisinin sınıfsal korkularını da dışa vurmuş oluyor: “Eylemler tırmandırılır da beraber yaşama sabote edilirse, bölgeden daha çok sermaye ve yetişmiş beyin Türkiye’nin batı illerine göçer! Bölge PKK eliyle daha «proleter», daha «patolojik» bir yapıya sürüklenir! Bu şekilde derinleşecek bir iktisadi yarılma etnik kutuplaşmayı keskinleştirir! Böyle bir felaketten herkes, özellikle de Kürtler sakınmalıdır; PKK’nın proleterleştirdiği bir «Kürdistan» Kürtler için çok daha büyük bir felaket olur çünkü.” (Milliyet, 31/3/2006)

Burjuva demokratların şovenist ikiyüzlülüğü

Diyarbakır’daki cenaze törenine devletin acımasızca saldırmasıyla serhildana dönüşen gösteriler karşısında ordunun, onun basın bürosu gibi çalışan CHP’nin, faşist MHP’nin ve devletin “derin” partisi DYP’nin tutumlarına değinmeye fazla gerek yok, yeterince biliniyorlar. Bunların hepsi de, neden daha sert önlemlerin alınmadığını, hükümetin “terörü” azdırdığını, kimlik vb. tartışmalarıyla Kürtlerin şımartıldığını, katı bir anti-terör yasasının ve OHAL’in yeniden gündeme getirilmesi gerektiğini tekrarlayıp duruyorlar. Onların bu tavırları bile, haksız savaşın yeniden canlandırılmasının arkasında hangi çıkarların yattığını, bir “düğmeye basıldı”ysa bu parmağın kimlere ait olduğunu aslında yeterince çıplaklıkla ortaya koyuyor.

AKP’ye ve hatta liberallik şampiyonu “ikinci cumhuriyetçilere” baktığımızda, alınacak güvenlik önlemlerinin dozajı hususunda olmasa bile, olayların nedenlerini açıklama ve Kürt hareketine yaklaşım konusunda ciddi bir farklılık görmek mümkün değil. Yalnızca siyasetçiler değil, burjuva medyanın tanınmış köşe yazarları da, ilk tepki olarak, eşi görülmedik ölçüde bir ağızbirliğiyle Kürt halkına karşı nefretlerini, kinlerini ve kuşkusuz korkularını dışavurdular. Olayların patlak vermesini takip eden üç-dört gün boyunca burjuva yazarlar arasında Kürt hareketine kudurmuş gibi saldırmayan neredeyse tek bir kalem bile yoktu. Kürt sorunu konusunda en “anlayışlı”, en “sosyolojik yaklaşımcı”, en “liberal” ve en “demokrat” burjuva kalemlerin neredeyse tamamı soğukkanlılıklarını kaybettiler. Bu sahte demokratların ilk tepkilerini iyi okumak gerekir; bu onların refleksif tepkileridir. Demokrat ya da liberal söylemlerine rağmen, bu refleks, onların beyinlerinin gericiliğin ve şovenizmin ne denli etkisi altında olduğunun en güzel kanıtıdır. AB yolunda demokrat geçinenler, şahinler cephesinin ulumalarından duydukları korku nedeniyle pısıp, ödleklikte ne denli tutarlı olduklarını kanıtladılar.

Yaşanan gerçeklik, uygulanan devlet terörüne karşı kitlesel bir başkaldırı olmasına rağmen, burjuvazi gerçekliği saptırıyor; kitleleri terörist olarak ilan edip, devletin aldığı canların sorumluluğunu da yine Kürt hareketinin üzerine yıkmaya çalışıyor. En temel demokratik hakların kullanımı bile terör olarak damgalanıyor. Taha Akyol, bugüne dek akıl vermek istediği DTP’nin il başkanlarına “bu adamlar” diye hitap ederek, onları “iç savaş kundakçılığı” ile suçluyor. “Tahrikçiliğin” kanıtı olarak ileri sürdüğü şey ise, bazı DTP’li il başkanlarının “«Türk devletine karşı» halkı kepenk kapatmaya, öğrencileri okula gitmemeye çağırması!” (Milliyet, 30/3/2006) Burjuvazinin korkaklığı, şovenizmi, ikiyüzlülüğü ve sahtekarlığı ancak bu denli açık olabilirdi: Devletin zulmüne karşı protesto çağrısında bulunmak iç savaş kundakçılığı oluyor! Esnafın kepenk kapatması ve öğrencilerin okul boykotuna girişmesi terörizm olarak adlandırılmaya çalışılıyor! Bu zihniyeti işçi sınıfı iyi kavramalıdır, zira her militan grev hareketini de burjuvaların teröristlikle suçlamalarıyla aynı zihniyettir bu. Ve bugünlerde TC burjuvazisi, bu tür eylemleri terör tanımı kapsamına alacak düzenlemelere girişiyor. Emperyalizm çağında burjuvazinin demokratlığı ancak bu kadar oluyor işte.

Ya devletin ceberut doğasını, Kemalizmin aşılması gerektiğini, demokrasi ve insan hakları kavramlarını ağızlarından düşürmeyen “ikinci cumhuriyetçilere” ne demeli? Tıpkı diğerleri gibi, onlar da Kürt hareketine karşı şovenizmle malûl olduklarını gizleyemiyorlar. Ortada ezilen, baskı, zorbalık ve tahakküm altında tutulan bir ulusun en temel hakları için verdiği bir mücadele varken, liberalizm şampiyonları bu ezilen ulusun mücadelesini “aşırı milliyetçilik”le ve hatta “ırkçılıkla” suçluyorlar. Mehmet Altan Irkçılık başlığını taşıyan yazısında şunları söylüyor: “hiçbir çoğulculuğa yer bırakmayan bir «Kürt toptancılığı» her şeyi bastırmaktadır. «Kürt sorunu», «Kürt siyaseti» gibi... Her şeye ırk kimliği üzerinden bakan bir yaklaşımın demokratik çözüm ile veya AB süreci ile de ilişkisi olamaz elbet.” (Sabah, 1/4/2006) Mehmet Altan gibi sosyal bilimler alanında akademisyenlik yapan birisinin, ulusal bir mücadeleyi değerlendirirken “ırk kimliği” ve “ırkçılık” kavramlarını kullanması, onun cehaletinin değil bilinçli tercihinin sonucudur ve Kürt hareketine duyduğu düşmanlığın da kanıtıdır. Globalizm ideolojisinin savunucuları, her türlü milliyetçiliğe ve şiddete karşı çıktıklarını söyleyerek, aslında ezen-egemen ulusun milliyetçiliğine ve sömürgeci şiddete dolaylı da olsa destek vermiş olduklarını saklamaya çalışıyorlar.

“Filistinleşme”

Yalan ne kadar büyük olursa etkisi de o kadar büyük olur, denilir. Burjuvazinin güvendiği de bu. “Özgürlükçü” AKP hükümetinin destekçisi Yeni Şafak gazetesinin yalanları ise pes dedirtecek cinsten: “Bölge halkı PKK’nın eylem çağrısına uymamakla kalmamış, bu eylemleri protesto edecek noktaya gelmiştir.” (Yasin Doğan, Yeni Şafak, 6/4/2006)

Burjuva basının büyük bir gayretkeşlikle üzerini örttüğü gerçek şu ki, bir hafta boyunca Kürt illerinde pervasız ve dizginlerinden boşanmış bir devlet terörü yaşanmıştır. Bu devlet terörüne girişilmesinin ardında, silahsız sivil halkın devlete başkaldırmasından duyulan korku yatmaktadır. Kürt hareketinin, bir silahlı mücadelenin ötesine geçip kentlerde halk ayaklanmaları görünümüne bürünmesinden korkuyorlar. Böyle bir durumda TC’nin yıllardır izlediği zorla asimilasyon, inkâr ve imha politikasının tüm inandırıcılığını yitireceğini ve artık Kürt hareketini “terörist” olarak damgalama kolaycılığının işe yaramayacağını biliyorlar.

Kara Kuvvetleri Komutanının “Filistinleşme tehlikesi” olarak adlandırdığı olgu budur. Kürtlere karşı yürütülen haksız savaşın sona erdirilmesi, meşru ve yasal sayılmak zorunda kalınacak kitlesel ve siyasal bir Kürt hareketinin kentlere inmesi “tehlikesi”ni ve böylelikle rejimin bir ideoloji ve kimlik bunalımına girmesi “riskini” taşımaktadır. Diğer taraftan savaşın sona erdirilmesi, ordunun burjuva siyaset üzerindeki belirleyici ağırlığının ortadan kalkmasını beraberinde getirebileceği gibi, 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğünün kalıntısı ve bir bakıma uzantısı olan baskıcı sistemin “ülke bütünlüğüne yönelik bölücü terör tehdidi” masallarıyla ordu eliyle devam ettirilmesini de güçleştirecektir. 80’li yıllarla birlikte artık yeterince palazlanan mali-sermayenin ordunun siyasal ağırlığı konusundaki artan rahatsızlıkları böyle bir durumda çok daha fazla yankı bulabilir. Orduya, savaşa ve savaş sanayiine akıtılan devasa bütçenin kısılmasıyla muazzam arpalıklar da kuruyabilir, sivil-askeri bürokrasi iktisadi-siyasal-sosyal ayrıcalıklarından fedakârlık yapmak durumunda kalabilir. Statükocu güçlerin ısrarla haksız savaşı körükleme gayretinin ardında yatan temel faktörler bunlardır.

Statükocu burjuvazinin bu kaygıları ve çabaları biliniyordu. Ancak liberal geçinen burjuvazinin de Kürt hareketinin “siyasallaşması”ndan korktuğu ve bir kez patlak verince olaylara aynı söylemle yaklaştığı da bir gerçek. Liberallerin akıl hocalarından Mehmet Ali Birand, “ayaklanma” olarak adlandırdığı olaylarla birlikte, ordunun basın brifinglerinden aldığı yönerge doğrultusunda ve kuşkusuz “devletin bölünmez bütünlüğü” refleksiyle, barış ve diyalog için askeri operasyonların durdurulması talebiyle bile alay eder hale gelmiştir: “Güvenlik güçleri, bir ihbar üzerine harekete geçtiler ve karşılaştıkları grupla çatıştılar. Ne yapmaları gerekirdi? Özür dileyip, başka bir yere mi gitmelilerdi? Komik olmayalım. Ortada bir silahlı mücadele var. Terör uygulayan bir örgüte karşı bir savaş var. … İki seçenek var. Ya PKK’ya boyun eğilecek veya HAYIR denilecek. (Milliyet, 31/3/2006)

Oysa aynı Birand, bunun bir hafta öncesinde, Kürt halkının Newroz’da bir kez daha yükselttiği barış ve diyalog çağrılarını değerlendirirken şunları diyordu: “Kürt sorununu yöneten PKK ve DTP liderleri, terör silahını giderek daha az kullanmak, buna karşılık «sivil itaatsizlik» eylemlerine öncelik vermeye başlayacaklarının somut bir işaretini verdiler. … Eğer PKK terör yerine Sivil İtaatsizlik eylemlerini yaygınlaştırır ve terörü gerçekten ikinci plana atarsa, TC Devleti bu yeni yaklaşımla nasıl başa çıkabilecek? Nasıl bir tepki gösterecek? Bugüne kadarki, alıştığı tutumunu değiştirebilecek mi? … Sivil İtaatsizlik eylemi ile başa çıkmak ise çok daha zordur. Silahsız binlerce insana ateş açamazsınız. Tutuklayıp hapishaneye de sokamazsınız … bu tip durumlarla karşı karşıya kalındığında, uzun vadeli politikalar üretmek, gerektiğinde tabuları yıkmak, uzlaşılara varmak, geniş vizyona dayanan yaklaşımlarda bulunmak gerekir.” (Milliyet, 23/3/2006)

Böylelikle, Kürt sorununa “imha” politikası dışında bir çözüm arayışında olduğu izlenimi veren liberal burjuva kesimlerin de, gerçekte tam ve kapsamlı bir demokratik dönüşümü gerçekleştirmeye niyetleri ve cesaretleri olmadığını bir kez daha görüyoruz. Onların “uzlaşmaya varmak”, “uzun vadeli çözüm politikaları üretmek”, “tabuları yıkmak” gibi ifadelerle kastettikleri çözüm yolunun bir önşartı var: Kürt sorununu Kürt halkı olmadan çözmek! Kürtlerden, sessizce beklemeleri ve kendilerine hangi kırıntılar verildiyse bu kırıntılarla idare etmeleri isteniyor. Kürtler sessizce beklediği sürece demokrat kesilenler, onlar konuşmaya başlayınca “şahin” kesiliveriyorlar. Eğer Kürtler kendilerine sunulanlarla yetinmeye niyetli değillerse ve hele de beklentilerini militan bir kitle hareketiyle ortaya koyarlarsa, liberallerin gözünde de bu bir “terör”dür ve en sert önlemlerle bastırılmayı hak etmiştir!

Liberal burjuvazi, PKK’yi ve PKK ile ilişkili olduğunu düşündüğü hiçbir siyasal oluşumu muhatap almadan, dolayısıyla bugünün koşullarındaki somut realiteyi göz ardı ederek, Kürt sorununu çözme yolunu arıyor. PKK’yi tecrit edip marjinalleştirmek amacıyla, Kürt hareketinin yasal temsilcilerine PKK’yi kınama ve terörist olarak adlandırma koşulu dayatılıyor. Bunun doğru olmadığını ve dahası imkânsız olduğu kadar hiçbir işe de yaramayacağını yasal Kürt siyasetçileri gibi aslında Türk burjuvazisi de çok iyi biliyor. Ve sonuçta da, bugünkü somut koşullarda bu hayalî projenin çıkıp çıkacağı yer, Kürtler seslerini yükselttiği ölçüde, liberal geçinenlerin de statükocuların politikasına boyun eğerek ellerine birer cop alması oluyor. İnkâr ve imha politikasıyla bir yere varılamayacağını kabul eder gözükenler, Kürtlere “biz sizi inkâr etmiyoruz, ama siz kendinizi inkâr etmek zorundasınız”dan başka bir çözüm önerememenin acizliği içinde kıvranıp duruyorlar.

Özgürlüklerin ve demokrasinin tek tutarlı savaşçısı devrimci proletaryadır

Pek liberal bir köşe yazarı soruyor: “Neden Türkiye’de özgürlükler alanının başta Kürtler olmak üzere hemen herkes için genişlediği bir esnada, AB hedefi üzerinden bu ülkede çok-kültürlü bir sistemin ışıklarının görüldüğü bir zamanda Kürt politikası demokrasi eksikliğinden yakınıyor?” (Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak, 7/4/2006). Yanlış bir soruya doğru bir cevap verilemez ama biz yine de şunu belirtelim; ne Kürtler için ne de işçi sınıfı için genişleyen bir özgürlükler alanı söz konusudur. Hükümetin 2002’de büyük bir siyasal altüst oluşa imza atarak kazandığı seçim başarısının temelinde, Türkiyeli emekçilerin ve Kürt halkının değişim arzusu yatmasına rağmen, mali-sermayenin bu esnaf kafalı hükümeti de, kapsamlı bir demokratik dönüşüme imza atamayacağını gösterdi. Lenin’in 90 yıl önce dile getirdiği bir gerçektir söz konusu olan: “dünyanın herhangi bir yerinde büyük bir demokratik dönüşüm, bir dizi devrimlere girişmeksizin gerçekleştirilemez”. Hele emperyalist savaşların yaygınlaştığı, ekonomik kriz ve durgunluğun tüm dünyada hüküm sürdüğü, burjuvazinin işçi sınıfının iktisadi-sendikal haklarına ardı ardına saldırılar düzenlediği ve neredeyse tüm burjuva demokrasilerinde siyasal hakların birer birer kısıtlandığı bir dünya konjonktüründe, değil yeni haklar elde etmek, eldekileri korumak için bile son derece militan bir mücadele yürütmekten başka bir seçenek bulunmuyor. Kürt sorunu konusunda 1999’dan beri yaşanılanların kanıtladığı en temel ve en önemli gerçeklik işte budur. Sürece kısa bir bakış bunu apaçık gösterecektir.

Kürt hareketinin karşılıklı ateşkes ilan edilerek demokratik ve siyasal bir çözümün önünün açılmasına dönük yükselttiği talepler ve bu temelde attığı adımlar, bugüne kadar ciddi bir karşılık bulamadı. PKK, 1999’dan sonra silahlı güçlerini sınır dışına çekerek eylemsizlik konumuna geçti. TC’den hiçbir yanıt gelmedi. Ardından gerekli adımların atılması koşuluyla silahları bırakmaya hazır olduğunu göstermek için bir “iyi niyet” göstergesi olarak iki silahlı grup TC’ye “teslim” oldu. Bu gruptaki insanlar 12-15 yıl arasında cezalar alarak zindana tıkıldıkları gibi, gerillaya dönük askeri operasyonlar devam etti. Yine de, artan operasyonlar karşısında, meşru savunma hakkı dışında askeri eylemsizliğe devam edileceği açıklandı. Tüm bunlara rağmen geçen yedi yıllık süre boyunca sorunun çözümü doğrultusunda hiçbir ciddi açılım yapılmadı. Son on beş yıl boyunca Kürtlerin kapatılan dört partisinden ikisi bu yedi yıllık dönem içerisinde kapatıldı. Bugünlerde ise sıra sonuncusuna gelmiş gözüküyor.

Burjuvazinin Kürtçe dil kurslarının serbest bırakılmasını (sanki Kürtlerin Kürtçe öğrenmeleri için özel kurslara gitmesi gerekiyormuş gibi) büyük bir adım olarak göstermesi, Kürtlerin en doğal hakları olan anadilde eğitim hakkına dönük talepleriyle alay etmekten başka bir şey değildi. Ardından güya Kürtçe televizyon yayınları serbest bırakıldı. Karşımıza çıka çıka, TRT kanallarından birinde, haftada 1 saatle sınırlı olmak üzere ve üstelik de altyazılı Kürtçe programlar çıktı. Bugünlerde de, özel kanallarda Kürtçe yayının serbest bırakıldığıyla böbürleniyorlar. Evet, günde bir saatle sınırlı olmak üzere, Türkçe altyazılı olarak (böylece canlı yayın olanaksız hale getiriliyor), metinleri derhal RTÜK’e ulaştırılmak kaydıyla ve toplumsal yaşamla, siyasal haberlerle alakasız yayınları kapsaması koşuluyla Kürtçe yayın serbest. Seyredin canınız istediği kadar! İşte yedi yıl boyunca, AB süreci, demokratikleşme, siyasal yasakların kaldırılması, Kopenhag kriterlerinin hayata geçirilmesinden Kürt halkının payına düşenler topu topu bu kadar. Bıraktık diğer hakların tanınmasını, Kürtçe konuşma üzerindeki, Kürt alfabesindeki harflerin kullanılması hakkındaki yasaklar ve bu gerekçelerle açılan parti kapatma davaları bile devam ediyor.

Kürt hareketinin attığı geri adımların büyüklüğüne ve taleplerini asgariye çekmesine rağmen, barış ve demokratik çözüm beklentisinin boşa çıkması Kürt halkında haklı bir öfke doğuruyor. Bu nedenle de Başbakanın 2005 Ağustosunda Kürt sorununu kabul ettiklerini ve “demokratik cumhuriyet” çerçevesinde bir çözümden yana olduklarını açıklaması, Kürt halkı tarafından ihtiyatla karşılandı. Bu ihtiyatın ne denli yerinde olduğu da çok geçmeden ortaya çıktı. Başbakanın “Kürt sorunu” beyanatı ve kimlik tartışmasını başlatması statükocu kesimlerden öylesine bir yaylım ateşiyle karşılandı ki, hükümet geri adım atmak zorunda kaldı. Statükocular bunun üzerine saldırılarına daha kararlı bir şekilde devam ettiler. Askeri operasyonlar arttırıldı, Hakkâri, Yüksekova ve Şemdinli’de halkı hedef alan 18 bombalı saldırı yaşandı. Hükümetten ses çıkmadı. Ama Şemdinli’de halk bu saldırılardan sonuncusunda suçüstü yaparak failleri yakaladı, üstelik de tüm delillerle, işaretli haritalarla ve ölüm listeleriyle birlikte. Halk yakaladıklarını devlete teslim etti. Hükümet de dâhil tüm siyasi partiler, eski nakaratı tekrarlayarak, ucu nereye çıkarsa çıksın sonuna kadar gidilmesini istediler.

Ama Van savcısı, olayların ordu komutanlarıyla ilişkisini iddianamesine katınca kıyamet koptu. Ordu, Cumhurbaşkanı ile birlikte, hükümete açıkça ültimatom verdi, bir bakıma yeni bir muhtıradır söz konusu olan. Hükümet son geri adımını da atıp statükoculara teslim oldu. Önce, “hırsız evin içinde” diyen Emniyet İstihbarat Daire Başkanı görevinden alındı. Ardından askeri taktikler konusunda uzman olan statükocular, rakipleri geri adım atınca onu kovalayabildiği kadar kovalamak amacıyla tekrar laiklik argümanını sivriltmeye başladılar. Başbakan tüm eski sözlerini geri alarak, “tek millet, tek devlet” söylemine geri döndü. İddianameyi hazırlayan Van savcısı meslekten ihraç edildi. Bir süredir gündemde olan ve bekletilen yeni terör yasası ise alelacele Meclise sevk edildi. OHAL talep etmelerine rağmen şimdilik bu talepleri karşılanmayan ordu güçleri, yine de bildiklerini okuyarak OHAL ilan edilmiş gibi davranıyorlar. Öldürülen gerillaların cenazeleri ailelerine verilmemeye başlandı, Kürt kentlerinin giriş çıkışlarında tekrar kontrol noktaları oluşturuldu. Ve son olarak Hakkâri’ye 200 binden fazla asker, tanklar, zırhlı araçlar, seyyar toplar ve savaş helikopterleri yığılmış, sınır ötesi harekâta hazır bir şekilde bekletiliyorlar. Bu askeri harekâtın planlarının sonbahardan beri yapıldığı ise gazetelere daha yeni yansıyor.

Kürtlere dönük bu haksız savaşın devamını kimlerin istediğini gösteren bu apaçık tabloya rağmen, gerçeği söylemekten aciz ödlek liberaller savaş düğmesine basma sorumluluğunu Kürt hareketine atarak yalan söylüyorlar: “PKK, bölgeye askerin geri dönmesini, olağanüstü halin geri gelmesini istiyor. … Bu oyuna gelmememiz gerekir. PKK’nın oyununa düşmemeliyiz.” (M. Ali Birand, Milliyet, 31/3/2006) Hepsi de AB sürecinin nimetlerinden, ne denli demokratikleştiğimizden ve Kürtlere tanınan haklardan bahsederek, “PKK neden ısrarla terör saçmaya devam ediyor” diye soruyorlar. Sonra da kendi söyledikleri yalanlara kendileri de inanarak, türlü türlü açıklamalar getiriyorlar: PKK güç gösterisi peşinde, hâlâ var olduğunu kanıtlamaya çalışıyor, eylemden vazgeçilmesi örgütü tamamen silecektir ve etkinliğini yok edecektir vesaire. “Sivilleşmeci”, “özgürlükçü”, “demokrat” ve asker-sivil bürokrasinin “amansız” muhalifi Mehmet Altan bile bu yalanlara ortak olarak ödlekliğini sergiliyor: “Çözüm de, onlar için artık AB değildir, demokrasi değildir, insan hakları değildir, piyasa ekonomisi değildir. Hatta, özellikle AB süreci sorunları çözüp devlet birey ilişkilerini demokratikleştirdiği, durumu normalleştirip rant peşindeki profesyonelleri saha dışına attığı için karşı cephede sayılmaktadır.” (Sabah, 1/4/2006)

Gerçekten de ortada bir “oyun” olduğu söylenebilir. AKP’nin liderleri, bu haksız savaşın tekrar körüklenerek alevlendirilmesinin, aslında statükocu burjuva kesimlerin işi olduğunu kavrayamayacak kadar bön olmadığına göre, bu oyunun senaristlerini açıkça teşhir etmekten çekinmelerinin tek nedeni, verilen ültimatomdan korkmuş olmalarıdır. İnsanlar gibi siyasal hareketlerin de gerçek yüzleri zor ve gerilimli günlerde ortaya çıkıyor. Gerici faşizan geçmişinin üstüne bir sünger çektiğini belirterek demokrat kesilen Erdoğan ve tayfasının, gerek statükocu güçlerle girdiği mücadelede son dönemde atmak zorunda kaldığı geri adımlar ve yaklaşan genel ve cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle, gerekse de AB ve ABD ile ilişkilerinin kötüye gitmesi nedeniyle yaşamaya başladığı sıkışmışlık, onların korkak, şovenist doğasını açığa çıkartıyor. Düzene muhalif bir parti görünümüyle bir oy patlaması yaparak iktidara gelen, AB sürecinin rüzgârlarını ve TÜSİAD’ın tam desteğini arkasına alarak sivil-askeri bürokrasiyi gerileteceği imajını çizen AKP’nin barutu da bu kadarmış. Mali-sermayenin hükümeti olarak işçi sınıfının sendikal, siyasal, iktisadi ve sosyal haklarına saldırırken aslan kesilen AKP, bir ültimatomla süt dökmüş kediye dönüverdi!

Kürt halkı savaş istemiyor, adil bir barış ve demokratik bir çözüm talep ediyor. Burjuvazinin bir kesimi onun tüm taleplerini boğmak isterken, diğer kesimi de ciddi bir adım atabilecek cesaretten tümüyle yoksun olduğunu ispatlamış durumda. Bunun anlamı, en azından görünür gelecek için haksız savaşın maalesef devam edeceğidir. Kürt hareketinin AB’den ya da liberal geçinen burjuvaziden beklentileri boşa çıkmıştır. Bu kilitlenmenin ortadan kalkmasının ve ister “düşük yoğunluklu” ister alevlenmiş haliyle olsun yürüyen haksız savaşın sona ermesinin tek yolu, Kürt halkının gerçek ve samimi tek müttefikinin, sonuna dek tutarlı tek demokrasi gücünün, yani devrimci işçi sınıfının ayağa kalkması ve Kürt emekçilerine yardım elini uzatmasıdır. Türkiye işçi sınıfı, Kürt halkının Newroz’da milyonlarla uzattığı bu barış elini tutmak zorundadır, aksi halde kendi kurtuluşu da mümkün değildir. Lenin’in, ulusların kendi kaderini tayin hakkını boşanma hakkına benzeterek söylediği gibi:

“Kapitalizmde, istisnasız bütün öteki demokratik haklar gibi, boşanma hakkı da bazı koşullara bağlanmıştır, sınırlıdır, biçimseldir, dardır ve gerçekleştirilmesi aşırı ölçüde güç bir haktır. Ama gene de kendine karşı saygısı olan hiç bir sosyal-demokrat, boşanma hakkına karşı duran bir kişiyi, sosyalist olmak şöyle dursun, demokrat bile saymayacaktır. Konunun özü budur. Bütün «demokrasi», kapitalizmde ancak çok ufak ölçüde ve yalnızca göreli olarak elde edilebilen «haklar»ın ilanını ve gerçekleştirilmesini içerir. Ama bu hakları ilan etmeksizin, bu hakları hemen şimdi getirmek için savaşım vermeksizin, yığınları bu savaşım ruhuyla eğitmeksizin, sosyalizm olanaksızdır.” (Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, Sol Yay., 1.bsk, s.91)

Kürt halkının özgürlük ve eşitlik mücadelesini boğmaya çalışan güçler dengesini değiştirmek için işçi sınıfının bu bilinçle sahne alması gerekiyor. Ve o sahne aldığında yalnızca Kürt halkına değil kendisine de bunca acı çektiren kapitalizmin defterini nasıl düreceğini gayet iyi bilecektir.




15 yıl aradan sonra, jandarma birlikleri, orduya bağlı özel timler ve panzerler Diyarbakır merkezine girerken, şovenist cenah daha fazlasını talep ederek “devlet nerede” diye ulumaya başlamıştı. Diyarbakır valisi Efkan Ala, özel timler tarafından koruma altına alınan Valilik binasında Milliyet gazetesine verdiği demeçte, “örgüt sert müdahale etmemizi istedi, yapmadık. Çocukları mı öldürelim? Cam yerine konur ama can yerine konulabilir mi?” derken, dışarıda insanların üzerine ateş açılıyordu. “Sert müdahale etmiyoruz”, “anlayışlı ve dikkatli davranıyoruz” vb. şeklindeki yalanlar yalnızca devletin bölgedeki yöneticilerinden gelmedi, her geçen gün artan ölü sayısına rağmen liberal burjuva medya da bu yalanı tekrarladı. Ama “delikanlı” Başbakan gerçeği ağzından kaçırıverdi.

Başbakanın olayların üçüncü günü verdiği demeçler, demokratikleşme konusunda Avrupa Birliği’nden, AB’cilerden ve AKP’den bir şeyler beklemenin ne denli boş hayalden ibaret olduğunu kanıtlamaya yeter. “Çocuk da olsa kadın da olsa gerekeni yaparız” diyerek ateş emri veren ve üç yaşındaki çocukların ölüm fermanını imzalayan başbakanın sözleri, ancak 12 Eylül faşist generallerinin başı Kenan Evren’in 17 yaşındaki gencecik insanların idamı konusunda söylediği “asmayalım da besleyelim mi” sözleriyle karşılaştırılabilir. İkincisi dünya alem tarafından faşist bir cunta lideri olarak bilinirken, birincisi burjuva dünyasında demokrat olarak el üstünde tutuluyor!

Başbakan, Kürtleri çocuğuyla genciyle yaşlısıyla düşman ilan edip ölüm emri vermekle kalmadı, aba altından sopa göstererek basına da olayları öne çıkarmamaları direktifi verdi. Psikolojik savaşın aracı burjuva basın da her zamanki görevini yerine getirerek gerçekleri saklayıp çarpıtma operasyonunu ve yalan bombardımanını hızlandırdı. Olayların ilk iki gününde öldürülen insan sayısı üçken, bilhassa başbakanın “katli vaciptir” fetvasından sonra bu sayının on beşe çıktığının üzerinde duran olmadı. Yüzlerce kişinin yaralandığı ve üç küçücük çocuğun kurşunlanarak öldürüldüğü de basında pek yankı bulmadı, öldürülmeyip gözaltına alınan çocukların iki gün boyunca dövüldüğü, aç bırakıldığı ve çırılçıplak soyulup üzerlerine soğuk su döküldüğü de. Yüze yakın çocuğun tutuklanarak zindanlara gönderildiğiyle de pek ilgilenen olmadı, serbest bırakılan çocuklardan bazılarının “dayağımızı yedik çıktık” rahatlığının ne anlama geldiğiyle de! Liberal burjuva basın bile 10 Nisan karakolunda bir gencin işkenceyle katledilmesinde bir “haber değeri” bulmazken, diğerleri, tutuklanan sendikacılardan, DTP’li yöneticilerden ve yüzlerce insandan mı bahsedeceklerdi?

Burjuvazi, çocuk katili olmanın vebalini üzerinden atmak için, öldürdüğü çocukları bile Kürt hareketine karşı kullanabileceği bir malzemeye dönüştürdü. Faşist ve şovenist güruhu bir tarafa bıraktık, eski dinci yeni demokratlar ya da solcu geçinen burjuvalar bile, bu katliamın sorumluluğunu Kürt hareketine yıkmaya çabalıyorlar. Gösteri yapan on binlerce insanın üzerine ateş açılması ve insanların öldürülmesi sorgulanmıyor da, çocukların orada ne işi olduğu sorgulanıyor. Kamuoyunu manipüle etmek için ortaya attıkları “çocuklara para verildiği” türünden en aşağılık yalanlar bile itibar görüyor. Tüm bunları, burjuva hukukunu bile hiçe sayarak, evlatları gerillaya katılan aileleri de terörist suçlamasıyla yıllarca içeriye atacak yasal düzenlemeler yapmak için bahane olarak kullanıyorlar.

Filistin’de İsrail tanklarına ve panzerlerine taş ve molotof atan çocukları, vaktiyle Arafat’ın kullandığı deyimle, “küçük generallerimiz” olarak bağırlarına basanlar; Güney Afrika’daki ırkçı rejime karşı mücadele ederken ölen çocukların ardından gözyaşı dökenler; söz konusu olan Kürt çocukları ve gençleri olduğunda, kabaran Türklük damarları ile kin kusuyorlar. Üzerinde Arapça ayetler yazan bantları çocuklarının başlarına bağlayan muhafazakâr-demokrat, ya da resmi bayramlarda ilkokul çocuklarını sabahın köründe geçit merasimlerinde sıraya sokup ellerine Türk bayrağı tutuşturan yurtsever “aydın” veyahut da çocuğuna Che’nin tişörtünü giydirmekten kıvanç duyan eski solcu, Kürt çocuklarının zafer işaretlerinde terörizmin kanıtını görüyor. Her fırsatta demokrasiden, AB sürecinin nimetlerinden bahseden bu sözde solcu burjuvalar, sanki on beş kişinin ölümüne yol açan şey devletin uyguladığı şiddet değilmiş gibi, kitlelerin mücadelesini lanetliyorlar. Ölen insanların değil de, tahrip edilen dükkânların hesabı soruluyor. Şiddete karşı olduklarını söyleyenler, insanları ezen panzerleri, kurşunlayan ateşli silahları değil de, taşları ve molotofları lanetliyorlar. Çocukların “gösteri yapan kitlelerin önünde” olması durumunda kurşunlara hedef olmalarını son derece normal bir şey olarak sunabiliyorlar, “biz büyükleri vuracaktık, PKK araya çocukları soktu” demeye getiriyorlar.

Dünyanın her yerinde, ezen ve sömüren sınıflara karşı mücadelede emekçi sınıfların çocukları da yer almıştır, bundan sonra da alacaktır. Emekçilerin çocukları sıcak ve şefkat dolu yuvalarında, karınları tok, sırtları pek büyümüyorlar. Kürt çocukları, panzerlerin, tankların, kobra helikopterlerinin, otomatik makinalı tüfeklerin adlarını daha Türkçe öğrenmeden öğreniyorlar. Onlar, ilkokul sıralarına ilk adımlarını attıklarında evdeki isimlerini değil, resmi isimlerini kullanmak zorunda kalmanın şaşkınlığını, bilmedikleri bir dilde konuşma zorunluluğunun çaresizliğine katıyorlar. Ezilen ulusun çocukları, ölümün ne demek olduğunu, ezen ulusun çocuklarından çok daha erken yaşlarda kavrıyorlar. Ama tıpkı diğer uluslardan emekçilerin çocukları gibi onların da birçoğu daha kalem tutmayı öğrenmeden alet kullanmayı, hayvan gütmeyi ya da sokaklarda bir şeyler satmayı öğrenmek zorundalar. Onlar emekçilerin çocukları. Onlar yaşadığımız acıların, sefaletin, zulmün ve sömürünün kaçınılmaz ortakları. Diyarbakır’da “normalleşmenin fotoğrafı” diye burjuvaların bale kursuna giden çocuklarından bahsedenlerin, emekçilerin çocuklarına verecek timsah gözyaşlarından başka hiçbir şeyleri yoktur.