Navigation

Metal Direnişini Doğru Anlamak

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Nisan ayında Bursa’daki Renault fabrikasında başlayan ve metal sektöründeki tüm fabrikaları bir bir yoklayan “metal fırtına” devam ediyor. Ayağa kalkan işçilerin büyük çoğunluğu temel taleplerini kabul ettirdiler ve neredeyse her gün yeni bir fabrikadan aynı talepler uğruna istifa ve direniş haberi geliyor.

Nisan ayında Bursa’daki Renault fabrikasında başlayan ve metal sektöründeki tüm fabrikaları bir bir yoklayan “metal fırtına” devam ediyor. Ayağa kalkan işçilerin büyük çoğunluğu temel taleplerini kabul ettirdiler ve neredeyse her gün yeni bir fabrikadan aynı talepler uğruna istifa ve direniş haberi geliyor.

Bu aşamada, bir nevi hareketin ikinci faslına geçildiğini de söylemek mümkündür. Şimdi sırada kalıcı taban örgütlenmelerinin yaratılması ve fabrikalar arasındaki koordinasyonun oluşturulması görevi durmaktadır. Bunlar metal işçileri açısından acil görevlerdir, çünkü MESS de, metal işverenleri de, Türk Metal de boş durmayacak, özellikle hareketin başını çeken işçileri hareketten koparmak için her yöntemi deneyeceklerdir. Bazı fabrikalardaki işten atmalar ve öncü işçilerin “teröristlik”le suçlanarak savcılığa çağrılmaları ilk örneklerdir. Metal işçilerinin ikinci evredeki görevleri başarıyla yerine getirebilmeleri ve hareketi daha ileriye taşıyabilmelerinin temel koşullarından birisi ise, onlara deneyim aktarabilecek sınıf devrimcileriyle doğru temelde bağlar kurabilmeleri, yani hareketin “siyaset”le ilişkisinin kurulmasıdır.

Bu bağlamda da şunu söylemek gerekir ki, dersler çıkarması gereken ve acil görevleri yerine getirmesi gerekenler sadece metal işçileri değildir. Bu gruba en başta işçi sınıfının dünya görüşünü savunduğu iddiasında olan sosyalistlerin büyük bölümünü dâhil etmek zorunludur. Çünkü kendiliğinden gelişen bu hareket, sosyalistlerin önemli bir kesiminin sınıfla arasında ne denli geniş bir uçurum olduğunu, bu sosyalistlerle işçi sınıfı arasındaki bağların ne denli zayıf olduğunu, hatta hiçbir bağ bulunmadığını; daha da önemlisi sosyalistlerin zihinsel anlamda işçi sınıfından ve dolayısıyla sınıf devrimciliğinden ne denli uzaklaşmış olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Kuşkusuz bu zihinsel kopuşun başlangıcı eskilere dayanmaktadır. Türkiye sosyalist hareketinin Kemalizm ve Stalinizmle zehirlenmiş geleneği bu kopuşun tarihsel ve ideolojik arka planını oluşturmaktadır. Ama SSCB’nin çöküşüyle başlayan gericilik yıllarının özel bir yeri vardır.

SSCB’nin ve ardından diğer bürokratik diktatörlüklerin birbiri ardına çökmesi, bizzat sosyalistlerin kafasında ciddi bir yenilgi psikolojisine yol açmış ve buna eşlik eden “sosyalizm çöktü” ideolojik saldırısı da ideolojik kayışın zeminini oluşturmuştur. Dünya genelinde sosyalist hareketin ideolojik, politik ve örgütsel mevzilerini büyük ölçüde kaybetmiş oluşuyla karakterize olan bu gericilik yıllarında sınıf hareketi de dibe vurmuş, sendikalar düzenle bütünleşmiş ve eş zamanlı gelen neo-liberal saldırılar da tuz biber olmuştur.

Tam da bu dönemde burjuva ideologların öne sürdüğü “işçi sınıfı öldü, işçi sınıfının niteliği değişti, kapitalizm artık eski kapitalizm değil, artık emperyalist savaşlar olmayacak, artık emek-sermaye karşıtlığı ortadan kalktı” vb. yollu tezler de maalesef sosyalist hareket içinde önemli ölçüde yankı bulmuştur. Sonuç olarak da sosyalistlerin bir kesimi işçi sınıfından yüz çevirerek farklı toplumsal dinamikler aramaya, sendikal hareketten uzaklaşarak farklı örgütlenmeler yaratmaya girişmiş, sınıftan tamamen kopmuşlardır.

Türkiye özelinde ise AKP’nin başa geldiği 2002 yılından bu yana geçen süreç, bahsi geçen sosyalistlerin sınıftan bu fiili ve fikrî kopukluğunun en tavan yaptığı ve açığa çıktığı süreç olmuştur. Bütün politikasını AKP karşıtlığına indirgeyen bu sosyalistler, bu uğurda CHP’nin kuyruğuna takılmakta ve/veya onun oy tabanını oluşturan kentli, “okumuş” küçük-burjuvalara yönelmekte bir beis görmemişlerdir. Statükocu Kemalistlerin ve CHP’nin söylemini devam ettiren bu sosyalistler, AKP’ye ve geleneksel sağ partilere oy veren işçi sınıfının önemli bir kesimiyle aralarına mesafe koymaktan da çekinmemişlerdir. Zaten işçi sınıfının azınlıkta kalan geri kalanıyla da sınıf mücadelesi üzerinden değil, AKP karşıtlığı, Alevilik, çevrecilik, kadın hareketi vb. üzerinden bağ kurmaya çalıştıkları için de sınıftan iyice uzaklaşmışlardır.

Kuşkusuz Türkiye sosyalist hareketinin bu durumu yeni değildir. Bugün yüzünü farklı toplumsal dinamiklere dönenlerin, ’80 öncesindeki pratiği de farklı olmamıştır. Yani kafa aynı kafadır, değişmemiştir. Benzer şekilde ’80 sonrasında da aynı kesim, siyaseti hep sınıf hareketinin dışına düşen veya sınıf devrimciliğinin tarzına uymayan biçimlerde yürütmüşlerdir.

En son ve en kolay hatırlanacak örnek Gezi hareketine yönelik yaklaşımlardır. Derdimiz daha önce defalarca ve farklı bağlamlarda tekrarladığımız değerlendirmelerimizi bir kez de burada yinelemek değildir elbet, ama Bursa’da metal işçilerinin başlattığı harekete bile “işçilerin Gezi’si” gözüyle bakılıyor olması, bazı hatırlatmaları zorunlu kılmaktadır. Çünkü artık bu kafanın değişmesinin, gerçeklerin kavranmasının, hataların fark edilmesinin ve özeleştirinin vakti gelmiştir, hatta geçmektedir.

İşçilerin kendiliğinden estirdiği “metal fırtına”, işçi sınıfının bağımsız sınıf siyasetine ve buna dayanacak bir örgütlülüğe ne kadar acil ihtiyaç olduğunun canlı örneğidir. Örneğin hareketin kıvılcımını çakan ve ateşi büyüten Bursa’daki Renault ve Tofaş işçilerinin bilinç düzeyinin geriliğinin suçu sadece onlarda aranabilir mi? Yıllardır sınıfın bu kesimlerinden ve sendikalardan yüz çeviren, sendikaları ve tabanını sağ siyasetlere bırakan sosyalistlerin hiç mi kabahati yoktur? Sınıfın içinde sabırla çalışılıp en küçük mevziler bile özenle korunmaya ve geliştirilmeye çalışılsaydı, “temiz, beyaz sayfalar açmak” sevdasıyla ya da “dinamik kesimler” bulmak hayaliyle enerji boşa harcanmasaydı sonuç yine bugünkü gibi mi olurdu? Yahut “bunlar sağ görüşlü, milliyetçi, dindar, gerici, AKP’ye oy veren işçiler” denilerek sınıfın önemli bir kesiminden yüz çevrilmeseydi, inatla ve doğru bir tarzla, sınıfın bu kesimleriyle de bağlar kurulmaya ve geliştirilmeye çalışılsaydı, yine de Bursalı metal işçileri sosyalistlere karşı bu kadar kapalı mı olurlardı? Bu hareketin başından bugüne kadar metal işçilerinin yanında olan sınıf devrimcileri çok iyi biliyorlar ki, özellikle Bursalı metal işçilerinin bu geriliği, dışa kapalılığı aslında bir tepkinin sonucudur.

Peki, bu gerçekliğe rağmen sosyalistler ne yapıyor? Kalkıp bu tarihsel öneme sahip hareketi “işçi sınıfının Gezi’si” olarak adlandırma kolaycılığına ve yanlışına kapılıyorlar. Metal işçilerinin bu kendiliğinden hareketinin Gezi’yle alâkasızlığına geçmeden önce bir hatırlatma yapalım ve hem bu yanlışlara neden düşüldüğünü anlamada hem de hareketin doğasını kavramada yardımcı olacak kısa bir okuma gerçekleştirelim.

“Elveda Proletarya Diyenlere Yanıt: Büyüyen İşçi Sınıfı”

Yaklaşık 16 yıl önce yazdığı Büyüyen İşçi Sınıfı adlı kitabında Elif Çağlı, tam da bugünlere ışık tutacak tespitlerde bulunuyordu. Çağlı öncelikle burjuva ideologların dışarıdan ve akademik Marksistlerin içerden saldırılarla nasıl kafa bulandırdığını teşhir etmişti. Bu sözümona “Marksist” akademisyenlerin ve aydın bozmalarının, burjuva ideologlardan çok daha zarar verici olduğunun altını çiziyordu. Bu zararlı etkilerin sonuçları bugün daha açık görülmektedir.

“İşçi sınıfı öldü” diyenlerin temel argümanlarından birisi, işçi sınıfının kapsamının daraldığı ve niceliğinin küçüldüğü idi. Bu savı, Marksizmin kavramlarının yerine “orta sınıflar, maaşlılar” gibi sosyolojik kavramları geçirerek ileri sürüyorlardı. Çağlı ise, işçi sınıfının gerçekte nasıl da büyüyüp genişlediğini ve “beyaz yakalılar” denilerek “orta sınıflar” denilen belirsiz kavramlara tıkıştırılmaya çalışılan kesimlerin aslında bal gibi de işçi sınıfının bir parçası olduğunu ortaya koyuyordu.

Kafaları karıştırma argümanlarından birisi de işçi sınıfının artık devrimci potansiyelini yitirdiği ya da toplumun devrimci dinamiği olma rolünü kaybettiği üzerineydi. Çağlı bu tezlere de, kapitalizme son verme potansiyelini taşıyan yegâne devrimci sınıfın proletarya olduğunun Marksizm tarafından ortaya konulmuş bilimsel bir gerçeklik olduğunu hatırlatarak cevap veriyor, ancak bunun kendiliğinden gerçekleşmeyeceğinin de altını çiziyordu: “Devrimci sınıf, ancak dünyayı değiştirme doğrultusunda siyasal bilinçle donanıp örgütlendiğinde, tarihsel misyonunu yerine getirebilir. Proletarya taşıdığı potansiyel bakımından, insanlık tarihi içinde özel bir devrimci niteliğe sahip olan, evrensel bir sınıftır.”

Çağlı bu noktada, farklı toplumsal kesimlerden dinamik çıkarmaya çalışanlara da şu cevabı veriyordu: “Proletaryanın devrimci misyonu başka bir sınıf tarafından devralınamaz mı? Hayır. Çünkü, örneğin küçük-burjuvazinin kapitalist gelişme karşısındaki nesnel konumu, onu yitirmekte olduğu küçük mülkiyetini korumak için çırpınmaya iter. Bu ara sınıf, hem kapitalist gelişmeye karşı çıktığı, hem de proleterleşmeye karşı direndiği için tarihsel konumu itibarıyla gerici bir sınıftır. Oysa işçiler açısından bakıldığında, kapitalizmin gelişmesi, işçilerin kendi aralarındaki rekabetten kaynaklanan parçalanmayı ortadan kaldırır ve işçilerin örgütlenme olanaklarını arttırarak, onların devrimci birliğinin yolunu döşer. O nedenle bu tarihsel süreçte proletaryanın yüzü geleceğe dönükken, küçük-burjuvazi daima geçmiş dönemlerin özlemini çeker.”

Çağlı, adeta bugünleri görmüşçesine, gericilik dönemlerinde sınıf hareketinin dipte seyretmesine bakıp da proletaryadan umut kesmenin yanlış olduğunu, devrimci bir alternatifin olmadığı koşullarda işçi sınıfının düzen partilerinin kuyruğuna takılmasının kaçınılmaz olduğunu, en önemlisi de sınıfın bu geri durumuna bakıp “görüyorsunuz bunlar kısır döngüden çıkamıyorlar, işçi sınıfının devrim falan isteyeceği yok” demenin sahtekârlık olduğunu ifade etmiştir.

Çağlı’nın bir uyarısı da, sınıfın görece daha iyi ücret alan, sendikalı kesimlerini “ayrıcalıklı işçiler” diyerek işçi aristokrasisine katmanın ve işçi sınıfından ayrı düşünmenin yanlışlığı üzerinedir. Çağlı, bu kolaycı tespitlerin aksine, tarihsel deneyimin, farklı tarihsel kesitlerde o dönemin ölçülerine göre iyi ücret alan vasıflı işçi gruplarının, sınıf mücadelesinde öncü işlevler üstlenebildiklerini gösterdiğini anlatmıştır.

Bu tespitlerden ve hatırlatmalardan hareketle Çağlı, kitabının sonunda, şu sonuçların altını çizmiştir. Birincisi, “işçi sınıfının devrimci gücünün üretim sürecinden kaynaklanmadığı, büyük ölçekli fabrikalar ve işletmelerde bir araya gelen proletaryanın artık öneminin kalmadığı, ya da sendikalı işçilerin hepten aristokrat kesildiği ve onlardan devrimci militanlık beklenemeyeceği” yolundaki iddiaların akademik Marksizme yelken açmak olduğudur.

İkincisi, sendikaların içinde bulunduğu gerileme durumundan hareketle hem sendikaların genelinden hem de onun tabanını oluşturan işçilerden ümidi kesmenin aslında sınıftan kaçış olduğudur. Sendikaların hali pür melâli ortadadır elbet, hatta onun tabanını oluşturan işçilerin siyasi bilincinin ne denli yerlerde süründüğü de ortadadır. Ancak Çağlı, bu koşullara rağmen sınıf içinde sabırla ve doğru bir tarzda çalışmanın öneminin, bu gerileme konjonktürünün geçiciliğinin altını ısrarla çizmiştir.

Çağlı bu geçici konjonktürü genelleştirmenin yanlışlığını şöyle ifade ediyordu: “Temel sorun, işçi sendikalarını sanki işçi sınıfından tamamen kopuk, durağan kurumlarmış gibi ele alma eğiliminde yatıyor. Oysaki, sendikaların içinde bulunulan konjonktürün özelliklerine göre değişiklikler arzetmesi yeni bir olgu değildir. Kapitalizmin tarihi, mücadelenin geri çekildiği bir dönem boyunca düzenle bütünleşen sendikal hareketin, mücadelenin tekrar yükselişe geçtiği yeni bir dönemde savaşkan bir nitelik kazandığının örnekleriyle doludur.”

Çağlı’ya göre, işçi sınıfının kendi örgütlerine (yani sendikalara) sahip çıkamamasının, bu örgütleri burjuva düzenle işbirliği içinde tutan ve felçleştiren sendika bürokrasisine karşı anlamlı bir mücadele yürütmekte yetersiz kalmasının temel sebebi, kendi gücüne güvenini yitirmiş olmasıdır. Çağlı, bu gerçeklik karşısındaki temel görevi de, işçi sendikalarının içine düşürüldüğü durumdan yılgınlığa kapılmaksızın ve doğru bir kitle çalışmasının öncüleri olarak sendikalar içinde çalışma yürütmek şeklinde ortaya koymuştur.

Çağlı, Büyüyen İşçi Sınıfı’nda, uzun yıllar boyu yaşanmış olumsuz örneklerden hareketle, sendikalarda ve tabanda çalışma gereğine karşı çıkanların, sendika bürokrasisine karşı mücadelede bir faydasının dokunmayacağını açıkça belirtmiştir: “İşçileri ilgilendiren çok önemli sorunlara, sıradan bir tepkisellik ve cahilâne bir dar görüşlülükle yaklaşanların, sendikal alanda doğru tarzda çalışmanın ne anlama geldiğini ve nasıl yürütülmesi gerektiğini bilmedikleri de çok açıktır. Geçmiş deneyimlerden ders çıkartırken, söz konusu olayların içinde yer aldığı somut koşulların hatırlanması, işçi sınıfının devrimci mücadelesine ışık tutan önemli uyarı, öneri ve kararların nasıl bir ortamda alındığının, hangi yanlış eğilimlere karşı çıktığının, hangi doğrulara işaret ettiğinin bilinmesi elzemdir. Aksi halde, çok ama çok önemli ipuçlarını sunan tarihsel deneyimin ögeleri, bilinçsiz ve özensiz yaklaşımlarla ağızlarda çiğnene çiğnene çürütülen sakıza dönüştürülür. Örneğin ekonomizm eleştirisi doğru kavranıldığında ve yerli yerinde kullanıldığında mücadelede çok önemli bir silâh olabilir. Ama bu eleştirinin özü kavranılmaz, işçi sınıfının burjuva düzene karşı mücadelesinin gerektirdiği görevlerin sorumluluğu hesaba katılmaz ve siyasal çevrelerin rekabetine eşlik eden bir lâkırdı ‘silâhı’ düzeyine düşürülürse, kayba uğrayacak olan işçi sınıfı olacaktır.”

“İşçi sınıfının Gezi’si” mi?

Şimdi gelin yıldönümünde Gezi hareketine ve henüz ateşi sönmemiş metal fırtınasına bir de bu gözle bakalım. Aslında ikisi de farklı noktalardan da olsa Çağlı’nın yazdıklarının doğrulanmasıdır. Gezi sürecinde sokağa dökülen kitlelerin çoğunluğu nesnel olarak tabii ki işçi sınıfının kapsamı içindedir. Ama bu hareket, niteliksel olarak küçük-burjuva karaktere sahip olduğundan, işçi sınıfının asıl kitlesinin ilgisini çekmemiş, onu hareketin içine çekememiş ve alevi başladığı hızla sönmüştür. Çünkü hareketin ne ortaya koyduğu talepler işçi sınıfının yakıcı sorunlarını kapsamaktadır, ne harekete katılanların ruh ve duygu dünyaları sanayi işçilerininkiyle paralellik arz etmektedir.

Oysa şimdi ayağa kalkan metal işçileri, 35 yıldır yapılamayanı yaparak Türk Metal gibi faşist-gangster bir sendikanın sultasını sarsmayı başarmışlardır. Bunu yaparak yaktıkları mücadele ateşi halen yanmaya ve yayılmaya devam etmektedir. Metal işçilerinin bu kendiliğinden hareketi, Türkiye işçi sınıfı hareketinin önünün açılması bakımından da ciddi bir potansiyel taşımaktadır.

Kuşkusuz metal işçilerinin bu hareketini abartıp, işçici bir yaklaşımla buradan devrim beklemek ya da ona boyundan büyük anlamlar yüklemek de son derece yanlış olacaktır. Metal işçilerinin başlattığı kendiliğinden hareketin eksiklikleri ve dezavantajları ortadadır. Ama bu eksiler, hareketi değersiz kılmamakta, sadece sosyalistleri bekleyen zorlu görevleri hatırlatmaktadırlar.

Gezi hareketiyle metal işçilerinin hareketi niteliksel olarak farklıdırlar. Birisi küçük-burjuva bir sınıfsal karaktere sahipken, diğeri tam da sanayi proletaryasının damgasını vurduğu bir harekettir. Dolayısıyla da sınıf devrimcileri açısından farklı potansiyellere ve öneme sahiptirler. “İşçi sınıfının Gezi’si” yakıştırması, aslında, yaşanan büyük gelişmeler karşısında sessiz kalmayı başaramayan küçük-burjuva sosyalistlerinin, güya metal işçilerinin hareketini selamlamak adına Gezi’yi yüceltme çabalarının bir ifadesidir. Şurası unutulmamalı ki, metal işçilerinin başlattığı hareketin önemi Gezi’ye benzeyip benzememesinden değil, taşıdığı potansiyellerden ve sınıfsal karakterinden ötürüdür.