Navigation

Sağlıkta Kalitesiz Hizmet ve Şiddet

Gaziantep’te bir doktorun bir hasta yakını tarafından bıçaklanarak öldürülmesinden sonra başta doktorlar olmak üzere sağlık çalışanları kendilerine yönelik şiddete karşı protesto eylemleri düzenlediler. Antep vakasından sonra Türkiye’nin farklı illerinden peş peşe gelen doktorlara yönelik şiddet haberleri medyada genişçe yer buldu. Erzurum, Van, İstanbul ve Tokat doktorların şiddete maruz kaldığı illerden birkaçıydı. Aslında bu vakaların artışı yeni değildir. Sağlığın ticarileştirilmesine yönelik politikaların dozajı arttığı ölçüde, bu politikaların yan etkileri de artmıştır. Sağlık hizmetini bir hak değil de kâr alanı olarak gören kapitalist sağlık politikaları, sağlık çalışanlarını ve hastaları karşı karşıya getiriyor. Bunun sonucunda hastanelerde sıklıkla yaralama, darp vb. olaylar yaşanıyor. Hatta bu vakalar kimi zaman cinayetle sonuçlanabiliyor. 2011 yılında sadece Bursa’da kayıtlara geçen 83 darp vakası bulunuyor.

Sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti tek taraflı olarak değerlendirip sorunun arkasında yatan sebepleri irdelememek eksik ve yanlış bir değerlendirme anlamına gelir. Üstelik sorunun asıl kaynağı görmezden gelindiği için de şiddet vakaları meydana gelmeye devam eder. Bu sebeple, sorunun asıl müsebbibi olan sağlık alanında uygulanan politikaları gözden geçirmemiz gerekiyor.

Sağlık, tüm dünyada neo-liberal politikaların hayata geçirilmeye çalışıldığı alanlardan birisi. İkinci Dünya Savaşının sonrasında başlayan ekonomik canlanma sayesinde proleter devrimden duyulan korkuyla benimsenen “sosyal devlet” politikaları özellikle 80’li yıllarla beraber yerini neo-liberal politikalara bırakıyordu. Sağlık, sosyal güvenlik ve eğitim gibi alanlar da neo-liberal saldırıdan fazlasıyla nasibini aldılar. Türkiye burjuvazisi bu süreci Özal’la başlatmış olmakla beraber, asıl patlama AKP iktidarı döneminde yaşanmıştır. AKP’nin iktidara geldiği 2002’den sonra özelleştirmeler hız kazanmış, sermayeye yeni alanların açılması için gerekli yasalar birer birer çıkarılmıştır. Sağlık alanı da sermayenin ve onun temsilcisi AKP hükümetinin özel ilgisine mazhar oldu. AKP iktidara gelir gelmez açıkladığı Acil Eylem Planı’nda sağlık politikalarının neler olacağını da belirtmişti. Bu doğrultuda çeşitli yasalar çıkarıldı. Ayrıca, bunların haricinde çıkartılan yönetmelik, kanun hükmünde kararname ve genelgelerle sağlık alanının sermaye için dikensiz gül bahçesi haline getirilmesi amaçlandı.

AKP, bu yasaları çıkartırken tepkilerin önüne geçmek amacıyla halkın yıllardır bezmiş olduğu bazı hususları öne çıkartarak çeşitli olumlu adımlar da attı. Tüm hastanelerin SSK’lılara açılması, özel hastanelerden emekçi kitlelerin de yararlanmasının sağlanması, sağlık hizmetlerine erişimin kolaylaştırılması, hastanelerin özel muayenehanelere nakil kapısı olmaktan çıkarılması, doktorlara tam gün çalışma zorunluluğunun getirilmesi, ilaç fiyatlarının düşürülmesi ve hastanelerdeki ilaç kuyruklarına son verecek düzenlemelerin yapılması vb. emekçi kitlelerin takdirini kazandı. Ancak süreç içerisinde sağlık sigortasının kapsamı daraltıldı, özel hastanelerdeki katkı payı tekrar yükseltildi, sağlık hizmetinin maliyeti artan ölçüde emekçi kitlelerin sırtına yüklenmeye başlandı, sağlık emekçilerinin hakları artan oranda gasp edildi ve sektörün önemli bir bölümü taşeronlaştırıldı. Bu arada Ocak ayında devreye sokulan genel sağlık sigortası uygulamasıyla emekçi kitlelere yeni prim yükleri bindirildi. AKP hükümeti, sağlıkta dönüşüm adı altında yürütülen bu sinsi saldırı politikalarını “bütün vatandaşların kaliteli sağlık hizmetlerine hakkaniyet içinde erişmelerini gaye edinen” bir program olarak pazarladı. Bu dönüşümün asıl amaçları Marksist Tutum sayfalarında daha önce şu şekilde tespit edilmişti:

Birincisi; parasız sağlık hizmetinin tasfiyesi, devlete ait sağlık kurumlarının tümüyle özelleştirilerek sağlık alanının yerli ve yabancı büyük sermaye açısından kârlı bir yatırım alanı haline getirilmesi ve böylelikle bütçeden bu kamu hizmetine ayrılan kaynakların da büyük sermayeye farklı biçimler halinde aktarılması. İkincisi, sağlık emekçilerini, iş güvencesinden yoksun, sözleşmeli, esnek çalışmaya uyum sağlamış ucuz işgücü haline getirmek. Bu hedefe, sağlık emekçilerinin haklarının gasp edilmesiyle, sağlık alanındaki emek arzını arttırarak rekabetin körüklenmesiyle ve işe yeni başlayacak sağlık emekçilerinin daha baştan ağır çalışma koşullarına mahkûm edilmesiyle ulaşılmak isteniyor. İşin üçüncü bir boyutunu da, yerli ve yabancı sermayenin talepleri doğrultusunda sağlık alanında tekelleşmenin önünün açılması oluşturmaktadır.” (Oktay Baran, Tam Gün Yasası, MT, Temmuz 2009)

Sağlıkta Dönüşüm Programının sonuçları

Gerek ulusal gerekse uluslararası burjuva kuruluşların sağlıkla ilgili açıklama ve raporlarında ortak olan bir şey var: Türkiye’de sağlık harcamalarının giderek arttığı fakat buna mukabil prim gelirlerinin düştüğü. Örneğin SGK başkan yardımcısı, “Yaşlı nüfusun sağlık giderleri fazladır. Buna paralel olarak da ortalama yaşam süresi hızlı bir şekilde artıyor. Bu durum daha uzun süreli emekli aylığı ödemesini beraberinde getirecek. Bu yük Sosyal Güvenlik Kurumu’nun sırtına iyice binecektir… Erken emekli olalım, daha fazla maaş alalım derken aslında geleceğe yönelik olarak çocuklarımızın, torunlarımızın geleceğine ipotek koymuş oluyoruz” diyor. Bu yorumlar sınıfsal tercihleri ve niyetleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Burjuvazi açısından sağlık hizmeti ve emekli maaşları bütçeye yüktür, hak değil. Bu yüzden tüm dünyada burjuvazinin genel eğilimi sağlık hizmetini ticarileştirmek ve emeklilik yaşını yükseltmek yönündedir.

Bu politikaların doğal sonucu olarak hastaneler şirketlere, hastalar da müşterilere dönüşmüş durumda. Kapitalizmin doğası gereği sağlık hizmeti bir hak olarak değil, sermayenin yatırım yapacağı bir alan olarak görülüyor. Sermaye herhangi bir alanda yatırım yaptığında öncelikleri ne ise, sağlıkta da aynı önceliklere sahiptir. Sağlık alanına yatırım yapan kapitalist, tıpkı metal sektörüne yatırım yapan bir kapitalist gibi maliyetlerini minimuma düşürerek kârını maksimize etmek ister. Maliyetlerin düşürülmesi için izlenen mutat yol, çalışanlara ödenen ücreti düşürmektir. Burjuva, işçiyi ne kadar çok sömürürse o kadar çok kâr eder. Bunun için ücretler aşağı çekilir, mesai saatleri uzatılır. Sağlığa yatırım yapan burjuva (kolektif işveren devlet de öyle) daha az sayıda doktor ve hemşireyle daha çok hastaya bakmanın planlarını yapar. Bu durumda doktor da parçabaşı çalışan fabrika işçisi gibi kısa sürede daha çok hastaya bakarak ücretini yükseltmek ister. Doktor, ettiği yemini unutur; hastayı bir insan olarak görmemeye başlar ve sonuç olarak gerekli ve yeterli nitelikte sağlık hizmeti verilmez.

Kaliteli sağlık hizmetinin en önemli göstergelerinden birisi doktor başına düşen hasta sayısıdır. Bu rakam Türkiye’de 654, yani AB ortalamasının iki katı. Türkiye doktor başına düşen hasta sayısı bakımından Avrupa’daki 53 ülke arasında 2. sırada, hemşire başına düşen hasta sayısı bakımındansa ilk sıradadır. Sadece Sağlık Bakanlığına bağlı doktorları baz aldığımızda ise doktor başına düşen hasta sayısı 1000’i geçiyor. Bir aile hekimi ise 3500 hastaya bakmakla görevli. Bunların ortalama rakamlar olduğunu belirtelim. Nüfusun daha fazla olduğu bazı bölgelerde doktor başına düşen hasta sayısı bu rakamların çok daha üzerine çıkıyor. Doktor başına düşen hasta sayısı arttığı oranda muayene süreleri kısalıyor. Muayene süresi kısaldığı oranda da yanlış teşhis ve tedaviler artıyor. Çünkü doktorlar, doğru düzgün muayene etmeden hastaya teşhis koymak zorunda kalıyorlar. İlgisiz doktorlar, kısa muayene süreleri, yanlış tedaviler hastaların haklı olarak tepki göstermelerine sebep oluyor. Hal böyle olunca kaçınılmaz olarak, hasta ve hasta yakınları ile sağlık çalışanları arasında tartışmalar ve kavgalar yaşanıyor.

Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerde uygulanan performansa dayalı ücret sistemi ise bu kavgalara adeta davetiye çıkartıyor. Performans sistemine göre, sağlık çalışanları yaptıkları işlemlerin puanlarına göre ek ücret alıyorlar. Örneğin klinik muayenesi 21 puan, genel anestezi altında muayene ise 75 puan. Doktor, daha fazla ücret alabilmek için daha çok işlem yapmaya çalışıyor. Bunun için kısa sürede daha çok hasta muayene ediliyor. Doktor hastayı puan kazanacağı bir müşteri olarak gördüğü için, kimi zaman hiç yüzüne bile bakmadan, birkaç saniye içerisinde “muayene” edip gönderiyor. Sağlık sorunu için hastaneye gelen hastalar bu ilgisiz doktorlarla karşılaşınca haklı olarak tepkilerini dile getiriyorlar.

Performans sisteminin bir başka sonucu da doktorların daha fazla puan kazanacakları işlemleri tercih etmeleri oluyor. Örneğin koruyucu sağlık hizmetleri performans puanını arttırmadığı için doktorlar bu alanda gerekli hizmeti sunmak yerine “muayene” etmeyi ve reçete yazmayı tercih ediyorlar. Sorun bundan ibaret değil. Performans puanını arttırmak isteyen doktor, hastalara gereksiz tetkikler bile uygulayabiliyor. Gereksiz yere yapılan anjiyo, kolonoskopi, endoskopi ile puanlar arttırılmaya çalışılıyor. Özel hastaneler özel sağlık sigortalı hastayı yakalayınca nasıl bütün tetkik ve tahlilleri yaptırıyorlarsa, devlet hastanesinde çalışan doktorlar da aynı mantıkla gereksiz işlemler yaptırabiliyorlar. Rakamlar da buna işaret ediyor. Performans sisteminden sonra doktor başına ayakta tedavi sayısı %71, yatan hasta sayısı ise %39 artmış. Ayrıca cerrah başına düşen ameliyat sayısı ile ameliyat sonrasında yatış günü sayılarında da çarpıcı artışlar söz konusu. Bu artışlar doktor başına olduğu için toplam hasta sayısının artmasından dolayı değil, performans sisteminden daha fazla yararlanmak için hızlı tedavi ve gereksiz işlemlerin yapılmasından dolayıdır.

Sağlık sistemindeki bunca aksaklığa, kalitesiz ve yetersiz sağlık hizmetine rağmen, hükümet sağlık politikalarının başarısından bahsetmeye devam etmektedir. Sağlık Bakanlığı hasta memnuniyetinin %80’e çıktığını iddia ediyor. Hastanelerdeki şiddet olaylarının ise münferit vakalar olduğunu savunuyor. AKP yaşanan aksaklıkların sistemden kaynaklı olmadığını, sağlık çalışanlarının kişisel hataları yüzünden istenmeyen durumların ortaya çıktığını işliyor. AKP’nin, en göze çarpan özelliklerinden birisi siyasi arenada psikolojik harp yöntemlerini büyük bir ustalıkla yürütebilmesidir. Bu bakımdan bugüne kadar iktidara gelen partiler arasında en başarılı olanı diyebiliriz. AKP, sağlık sistemine tepki gösterenleri etkisiz hale getirmek amacıyla sağlık çalışanlarını baş suçlu ilan etmiştir. “Hekimler hastaların cebinden elini çeksin”, “hekimler iğne yapmaktan aciz”, “paracı doktorlar” gibi sözlerle toplum sağlık çalışanlarına karşı dolduruluyor. Sanki bu bozuk sağlık sisteminin müsebbibi kapitalizm değilmiş gibi! Sağlık sistemi kusursuz bir biçimde işliyor, herkes parasız ve kaliteli sağlık hizmetine ulaşabiliyormuş gibi bir hava yaratılıyor. Bütün bunların sonucunda, istediği sağlık hizmetini alamayan hastaların tepkileri başta doktorlar olmak üzere sağlık çalışanlarına yöneliyor.

Tepkilerin doktorlara yönelmesinde doktorların rolünün olduğunu da görmezlikten gelemeyiz. Doktorların kendilerini ayrıcalıklı bir kast olarak görmeleri, halkı aşağılamaları, beyaz önlüğün önünde herkesin saygıyla eğilmesini beklemeleri, yaptıkları işi çok para kazanmak için seçmeleri ve çok para kazanmanın hakları olduğunu düşünmeleri, “bıçak parası” teamülü emekçilerde doktorlara karşı haklı bir tepki biriktirmiştir. Yılların biriktirdiği öfke üst perdeden konuşan, ilgi göstermeyen bir doktora karşı şiddete dönüşebiliyor.

Her ne kadar doktorlar kendilerini işçi olarak görmeseler de, doktorların önemli çoğunluğu işçi sınıfının parçasıdır. Bugün Türkiye’deki doktorların küçük bir kesiminin muayenehanesi vardır. Geri kalan büyük çoğunluk ise devlet hastanelerinde veya özel sektörde ücretli işçiler olarak çalışmaktadır. Sınıfı belirleyen şey üretim araçlarıyla olan ilişkidir. Üretim araçlarına sahip olmayıp, yaşamak için işgücünü satmak zorunda olan herkes işçi sınıfının bir üyesidir.

Sonuç olarak, başta da söylediğimiz gibi kuru bir “hekime şiddete son” anlayışıyla hastanelerdeki şiddet olaylarının önüne geçilemez. Evvelâ hastanelerdeki çalışma koşullarının ve sağlık hizmetinin iyileştirilmesi gerekiyor. Sağlık kâr politikalarına emanet edildiği sürece bu sadece bir temenniden ibaret kalır. Sağlık gibi önemli bir hususun kâr politikalarının kurbanı olmaması için sağlık emekçileri ve diğer işçiler “sağlıkta dönüşüm” saldırılarına karşı birlikte hareket etmelidirler.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 87, Haziran 2012