Navigation

Halk Sağlığı mı, Daha Büyük Kârlar mı?

Dünyanın birçok ülkesinde sağlık işçileri “insan sağlığı kârdan önce gelir”, “insanı kârlarınızın önüne koyun” diyerek grevler yapıyorlar. Hem ağırlaşan çalışma koşullarını hem de salgının egemenler eliyle getirildiği noktayı protesto ediyorlar. Kapitalizmde sağlık hizmeti de diğer her şey gibi metadır. Satılmak için üretilir. Böyle olduğu için de daha baştan sağlıksızlık üreten bu sistem, Covid-19’a da, daha nice salgın hastalığa da çare bulamaz. Hatta ancak bunları yeniden ve yeniden üretebilir.

Çünkü hastalıklar üretip tedavi “satmak”, kapitalistler için tüm insanlığın sağlığını korumaktan daha kârlıdır. İşçilerin mücadelesinin daha güçlü olduğu zamanlarda halk sağlığı, sosyal güvenlik gibi konularda çeşitli kazanımlar elde edilmiş, sağlık hizmetlerinin kapsamı genişletilip, kamusal sağlık hizmeti için egemenler adım atmaya zorlanmıştır. Halk sağlığı anlayışı, yalnızca bireyin değil toplumun sağlığını korumayı, hastalıkları önlemeyi hedef alır. Dolayısıyla bizler hastalanıp hastaneye gitmeden önce sağlığımızın korunması, hastalıkların önlenmesi için çalışır. Bunun için yaygın sağlık taramaları, çeşitli aşılamalar, temel sağlık eğitimleri yapılır, bebek bakımı ve anne sağlığı eğitimleri verilir. Tarih boyunca patronlar ve işçiler arasındaki güç dengesine göre sağlık alanında da değişimler yaşanmıştır. Örneğin 1870’lerde kanalizasyon sistemlerinin ve temiz su şebekelerinin kurulması için çalışmalar yürütülürken yüksek vergiler ödemek istemeyen patronlar bu önerilerin karşısında durmuş ama çeşitli mücadeleler sonucunda bu temel insani kazanımlar elde edilmişti. Aynı yıllarda işçilerin yaşadıkları baraka evlerin iyileştirilmesi için de çalışmalar yapılmıştı. Yine 1950’lerde güçlü bir işçi hareketinin olduğu ülkelerde sosyal güvenlik sistemlerinin kapsamı genişletilebilmişti.

1980’li yıllardan itibaren ise tüm dünyada neoliberalizm dalgası yükselmeye başladı. Bununla birlikte dünyada ve Türkiye’de de sağlık hizmetleri hızla özelleştirildi. “Sağlık hizmetinin başta özel hastaneler ve ilaç tekelleri olmak üzere şirketlerin ticari faaliyetine indirgenerek metalaştırıldığı bu dönemde, hastalara da doğal olarak müşteri gözüyle bakılır oldu. Amaç müşteri devamlılığını sağlamak, ona en pahalı ürünü satmak ve sosyal güvenlik fonlarını da bu dolayımla soymak olunca, hastalıkların önlenmesi gibi bir hedef de ortadan kalktı. Nitekim neoliberal sağlık politikalarının en temel sonuçlarından biri, kapitalist kâr anlayışıyla bağdaşmayan halk sağlığı yaklaşımının yerini tedavi odaklı yaklaşımın almış olmasıdır.”[i]

Bu yıllarda Türkiye’de ilaç ve aşı üretimi özelleştirilerek, ilaç tekellerinin insafına havale edildi. Yine özelleştirmenin bir parçası olarak, sağlık ocakları kapatılıp yerine “aile sağlığı merkezleri” getirildi. Her ay düzenli olarak SGK prim ödeyen işçiler, buna rağmen muayene olmak ve ilaç almak için “katkı payı” ödemeye mecbur bırakıldı. İlaç tekelleriyle birlikte özel hastanelerin de önü açıldı, devlet hastanelerinde çile çekip sağlık hizmeti alamayan emekçilere özel hastanelerin yolu gösterildi. Devlet hastanelerinin yatak sayısı düşürüldü. Hasta insanlar tedavi sırası, ameliyat sırası beklemek, hızlı ve daha iyi tedavi olabilmek için para ödemek zorunda bırakıldı. Covid-19 gibi bir hastalığın salgına dönüşmesi, hastanelerde “beklenilmeyen” bir yoğunluk oluşması, devlet hastanelerine yatırım yapmayan, daha fazla sağlık işçisi istihdam edilmesini engelleyen bu sağlık politikalarının sonucudur.

Bazılarına gerçek dışı gelebilir ama kapitalizmin doğası tam olarak budur işte. Daha fazla ilaç üretmek ve satmak için hastalıkları önlememek bir sağlık politikası haline getirilir. Bugün insan sağlığı hiçe sayılarak basit hastalıklar için ilaçlar üretilmeyip, hasta insanların ömürleri boyunca kullanmak zorunda oldukları, fahiş fiyatlarla satılacak ilaçlar üretilmekte. Bundan dolayı her yıl milyonlarca insan önlenebilir hastalıklar nedeniyle ölüyor. Bir insanın sağlığını koruyabilmesi için öncelikle sağlıklı koşullarda, yeterli beslenme imkânlarına sahip olarak yaşamını sürdürmesi gerekiyor. Hiç durmadan eşitsizlik üreten bu sistem, söz konusu sağlık olunca da, ölüm olunca da eşitsizlik üretiyor. İngiltere Ulusal İstatistik Ofisi’nin koronavirüs kaynaklı ölümler araştırmasına göre “gelir seviyesi düşük insanların yaşadığı bölgelerde her 100 bin kişiden 55,1’i hayatını kaybederken, bu oran zengin bölgelerde her 100 bin kişide 25,3’e düşmüştür”.[ii]

Koronavirüse karşı hastanelerde, aşı çalışmalarında dört koldan savaş yürüttüklerini söyleyen egemenler ikiyüzlüdür. Bizzat onların sağlık politikaları işçilerin sağlık hizmeti almasına engel oluyor. Bugün yapılan Covid-19 aşısı çalışmaları da kitlelere hızlıca çözüm üretme arayışından değil, en çok aşıyı satıp, muazzam kârlar elde etme isteğinden ileri geliyor. Sağlık hizmetlerinin niteliğini arttırmak için sınıf mücadelesini büyütmekten başka yolumuz yok.


[i] İlkay Meriç, Sağlıkta Kapitalizm Virüsü, marksist.com