Navigation

Ortadoğu Savaşına Yeni Halkaların Eklenmesine Doğru

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Ortadoğu’da yaşanan son gelişmeler, bölgede yürüyen savaşın sona ermek şöyle dursun daha da derinleşeceğinin ve yeni halkalarla büyüyeceğinin işaretlerini veriyor. Savaş bazı cepheleri şimdilik kapatarak ve fakat bir yandan da yeni cepheler açarak devam ediyor. İster bugünkü gibi devam etsin ister topyekûn bir kapışmaya dönüşsün, mevcut dünya savaşı insanlığı büyük bir yıkımın eşiğine getirmiştir. Bu yıkımdan kurtulmanın tek yolu dünya işçi sınıfının kapitalist sömürü sistemine karşı devrimci mücadeleyi yükseltmesidir.

Ortadoğu’da yaşanan son gelişmeler, bölgede yürüyen savaşın sona ermek şöyle dursun daha da derinleşeceğinin ve yeni halkalarla büyüyeceğinin işaretlerini veriyor. Savaş bazı cepheleri şimdilik kapatarak ve fakat bir yandan da yeni cepheler açarak devam ediyor.

IŞİD’in Suriye’de hâkimiyet kurduğu topraklardan temizlenmesiyle Esad rejimi ciddi bir ilerleme kaydetmiş olacak, ancak bu, savaşın bittiği anlamına gelmiyor. Deyrezor’u ele geçiren ve Irak sınırına doğru yönelen rejim ordusunun hedeflerine kısa sürede varması bekleniyor. Arkasından sıra İdlib’e gelecektir.

Musul’un ardından Rakka ve Deyrezor’u da kaybeden IŞİD’in Suriye ve Irak’taki hâkimiyeti sona ermektedir. Suriye’de savaşın sona yaklaşmasıyla Kürt bölgesinin ne olacağı sorusu giderek öne çıkıyor. ABD ve Rusya, Rojava’nın Kürt güçlerin denetiminde kalması noktasında şimdilik mutabakat sağlamış gözüküyorlar. ABD, askeri güçleriyle zaten oradaki Kürt güçlerine destek veriyor ve bölgede bir düzine civarında irili ufaklı askeri üs kurmuş durumda. ABD, şimdilik bu kadarıyla yetinmek zorundadır. Fakat ciddi bir yenilgi almadıkça da oradan pılısını pırtısını toplayıp çekilmeyecektir. Kürtleri tamamen ABD nüfuzuna kaptırmamak ve Suriye’den tümüyle kopmalarını engellemek isteyen Rusya da, onlara yeni dönemde resmi bir siyasal statü (özerklik ya da federatif bir oluşum) verilmesine sıcak bakıyor. Rusya’nın gözetiminde toplanması planlanan Suriye Halkları Kongresine Kürt güçlerinin de davet edileceğinin açıklanması, Rusya’nın önerdiği Anayasa taslağının federatif bir içerikte olması buna işaret ediyor.

Ne var ki, Ortadoğu’da yürüyen emperyalist paylaşım kavgasının bu iki büyük tarafı ve gücü, Suriyeli Kürtler meselesinde bir biçimde ve şimdilik mutabık da olsalar, diğer yerel ve bölgesel güçlerin bu mutabakatı sessizce kabullenecekleri beklenemez. Son tahlilde kuşkusuz büyük emperyalist güçlerin dikte ettikleri paylaşım geçerli olacaktır, ancak yerel ve bölgesel güçlerin hamleleri, paylaşım kavgasının bir anlaşmayla sonuçlanması sürecini geciktirici ve hatta kısmen baltalayıcı bir etkiye sahiptir. Son günlerde özellikle İran’dan gelen Rojava’ya dönük tehditler ve oradaki kentlerin de rejim tarafından ele geçirilmesi gerektiği açıklamaları böylesi bir içeriktedir. TC’nin ise Rojava’ya statü verilmesini kolayca kabul etmeyeceği açıktır. TC’nin, Kürtlerin Kongreye davet edilmesini “kabul edilemez” bulduğunu açıklaması, Rusya ile kurduğu ilişkilerin pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösteriyor. İdlib’e Rusya’nın icazetiyle asker gönderen ama kendisine tanımlanan görevlerden hiçbirini yerine getirmeyen TC’ye Suriye rejiminden gelen açık suçlamalar ve Rusya’dan iletilen sitem mesajları da bu gerçeği teyit ediyor. TC, punduna getirip İdlib üzerinden Afrin’i kuşatmayı ve işgal etmeyi hesaplasa bile, bıraktık bu planı hayata geçirmesini, oradaki varlığı dahi tümüyle Rusya’nın icazetine bağlıdır.

ABD, Rojava hariç Suriye’deki hedeflerine varabilmiş değildir ve Ortadoğu Savaşının Suriye cephesinde işler Rusya’nın istediği gibi ilerlemiştir. Son zamanlarda Irak’ta da işler ABD’nin istediği gibi gitmemiştir. Irak Kürdistanı’ndaki Barzani yönetimi, ABD ve Batı dünyasının destek vereceği ve gerektiğinde askeri olarak arkasında duracağı düşüncesiyle bağımsızlık referandumuna gitmiş, ancak güvendiği dağlara kar yağmıştır. ABD’nin Barzani’ye referandumu erteleme doğrultusundaki “nasihatleri”ni de doğru okuyamadığı anlaşılan Barzani giriştiği kumarı şimdilik kaybetmiş görünüyor. ABD şimdilik Irak’ın bölünmesinden yana değildir, zira böylesi bir gelişmenin Bağdat hükümetini hepten İran’ın safına iteceğini ve dolayısıyla Irak’ın bütününe dair hesaplarını bozacağını düşünmektedir. Kürdistan’ın bağımsızlığının TC ile ABD arasındaki gerilimi erken patlama noktasına getirebileceğinden de çekindiğini söylemek mümkün. Barzani’nin son yıllarda Erdoğan’la fazla yakınlaşması, itirazlara rağmen TC’yle petrol anlaşmaları yapması ve boru hattı üzerinden petrol ihracına başlaması da ABD’de Barzani’ye dönük soru işaretlerini arttırmıştır. Irak ve İran güçlerinin Kürt bölgelerinin bir kısmını ele geçirmesine ses çıkarmaması, Barzani’ye had bildirmek ve bir bedel ödetmek olarak düşünülebilir. Irak Kürdistanı’nda yapılan referandumu takip eden gelişmeler, hem Bağdat hükümetinin elini güçlendirmiş hem de İran’ın ülkedeki etkisi ve gücünü bir hayli arttırmıştır. Bu açıdan ABD’nin geçici bir kayıp yaşadığını söylemek mümkün.

Yaşanan günlük gelişmelerden yola çıkarak, ABD’nin bataklığa saplandığı vb. yollu saptamalarda bulunmak dün olduğu gibi bugün de doğru değildir. Bu koca bir savaş, emperyalist bir paylaşım savaşı. Bu savaşın çeşitli cephelerinde çeşitli muharebeler yaşanıyor. Şehirler ve bölgeler bugün bir gücün eline geçiyor, ertesi gün bir başka gücün. Bu muharebelerde elde edilen zafer ya da yenilgiler kesin ve nihai değildirler; savaşın sonucuna katkıda bulunurlar ama tek başlarına onu belirlemezler, savaşın taraflarını daha elverişli ya da aleyhte koşullarla karşı karşıya bırakır ve taktiksel değişimlere zorlarlar.

Suriye ve Irak’ta aleyhindeki son gelişmeler, ABD’ye pılısını pırtısını toplayıp geri çekilme doğrultusunda bir basınç bindirmemiş, tersine, yeni manevraları hızlandırmanın vesilesi olmuştur. Rusya’nın ve İran’ın güç kazanmasına cevap olarak, ABD nicedir Suudi Arabistan üzerinden giriştiği yeni cepheleşmenin hazırlıklarını hızlandırmaya girişmiştir. Son dönemde Suudi Arabistan’da yaşanan gelişmeleri bu temelde değerlendirmek gerekiyor.

Suudi Arabistan’da egemen sınıfın prens sıfatı taşıyan bireylerine ve yüksek bürokratlara dönük gözaltılar, tutuklamalar ve hatta suikastlar dalgası başlatıldı. Çoğu prenslerden oluşan ve dünyanın sayılı zenginleri arasında yer alan tutukluların mal varlıklarına ve banka hesaplarına el konuluyor. Resmi yetkililer bunu bir yolsuzluk operasyonu olarak açıklasalar da, dünya âlem meselenin başka olduğunun farkındadır.

Suudi Arabistan’da egemen sınıf içi gerilim ve çekişmeler, siyasi, iktisadi ve kısmen fiziki tasfiyelerle yürüyen bir çatışma düzeyine ulaştı. Tutuklamalarla tasfiye edilenlerin sayısının artması beklenirken, çatışmanın daha da büyümesi büyük olasılıktır. Zira meselenin arkasında birbiriyle iç içe geçmiş birden fazla faktör vardır: kraliyet sülalesi içindeki taht kavgaları, Ortadoğu’da yürüyen savaşta Suud’un İran karşısında önemli mevzi kayıpları yaşaması ve savaştaki yeni cepheleşmeler, ABD’nin uzun vadeli planlarının Suudilere bindirdiği değişim basıncı, düşen petrol fiyatları nedeniyle ülke ekonomisinin sarsılması.

Bu temelde gelişip büyüyen iç gerginlik, mevcut kralın teamülleri bozup (taht babadan oğula değil, kardeşe geçiyor) daha önce veliaht atadığı yeğenini azlederek yerine kendi oğlunu veliaht olarak saptamasıyla gün yüzüne çıktı. O günden beri hem taht kavgası yoğunlaştı, hem İran’a karşı saldırgan söylemin dozu arttırıldı, hem de Suud ülkesinde reformdan bahsedilmeye başlandı. Katar kriziyle, Suudiler nicedir hazırlandıkları makas değişikliğine giriştiler. O güne dek, Ortadoğu’daki radikal dinci örgütlerin baş destekçisi ve finansörü olan Suudiler, çöken Sünni eksen ve cephenin yerine, İslamcılığı belli dozlarda barındırmaya devam etse de esasen Arap milliyetçiliği temelinde bir cephe oluşturmak ve bunu İran’ın karşısına dikmek için seferber oldular. Zaten bölgede etkili bir güç olan Suudiler, Kürt sorunu nedeniyle ABD’nin planlarıyla ters düşen TC’den oluşan boşluğu doldurmak için daha fazla öne çıkarıldılar. Katar hariç Körfez ülkelerini ve Mısır’ı arkasına alan Suudi Arabistan’ın oluşturduğu bu cephe, ABD ve İsrail’in bölgeye dönük planlarının doğrudan bir parçasıdır. Bu cephenin karşısında Rusya-İran-Suriye üçlüsünün yer aldığı, TC’nin de Batı’dan tümüyle kopmaksızın Rusya’yla iş tutma çabasında olduğu biliniyor. Bugün Suudi Arabistan’da tasfiyesine girişilen egemen sınıf kesiminin, Katar ve TC’ye dair izlenen politikalara muhalif konumda olması ve bu ülkelerle daha organik ilişkiler içinde bulunmasının bu tasfiyelerde önemli bir rol oynadığı söyleniyor. TC egemenlerinin yandaş basınında, bu operasyonun arka planına dair ilginç istihbari bilgilerin sergilenmesi ve yandaşların bu mevzu üzerinden ABD’ye yüklenmeye girişmeleri de canlarının yandığını ve iddiaların doğruluğunu kanıtlıyor.

Son süreçte başlatılan açık tasfiye operasyonunun ABD’nin desteği ve hatta dayatmasıyla hayata geçirildiği apaçıktır. ABD’nin BOP planı, kimilerinin iddia ettiği üzere çökmüş vs değildir, halen yürürlüktedir. Ve bu planın bir parçasını da Suudi Arabistan oluşturmaktadır. Oradaki çağdışı yapıyla Ortadoğu’da daha fazla yürünemeyeceğinin ABD’li stratejistler de farkındadırlar. Nihai amaçları oranın kendi nüfuz alanları olarak kapitalist dünya pazarına tam entegrasyonunu sağlamaktır. Suudilere de nicedir bu doğrultuda bir ekonomik ve toplumsal “modernleşme” ve “reform” basıncında bulunuyorlar. Değişim basıncı, rejimi yukarıdan aşağı elden geçirmeyle somutlanıyor. Veliaht prensin bu doğrultudaki açılımları (“Ilımlı İslam’a dönüş”, kadınlara daha çok haklar, devasa ticari bölgelerin kurulması projeleri vb), ABD’nin basıncını hafifletmek ve kimi düzenlemelerle nihai sondan kaçınmak ya da o sonu geciktirmeye dönük adımlar olarak da anlaşılmalıdır. Suudiler, İran’a karşı koçbaşı rolünü üstlenerek, bir yandan kendi konumlarını pekiştirmek, diğer yandan da ABD’nin dayatmalarını hafifletmek niyetindeler.

ABD ve İsrail’in kendisine biçtiği misyon gereğince Suudi Arabistan’ın Lübnan ve Filistin’de giriştiği manevralar da aynı çizgi doğrultusundadır. Lübnan başbakanı Hariri, Suudi Arabistan ziyareti sırasında İran’ı işaret ederek “hayatının tehlikede olduğu”nu ve bu nedenle istifa ettiğini açıkladı. Filistin’de Suudilerin, Mısır’ın ve İsrail’in bastırmasıyla köşeye sıkışan Hamas’ın Erdoğan’dan da ümidi keserek, ortak Filistin hükümeti oluşturulmasını ve Gazze’nin de bu hükümetin kontrolüne girmesini kabul etmesi aynı doğrultuda atılmış bir adımdır. Böylelikle, hem Lübnan’da yeni bir savaş cephesi açılmaya ve orada İran yanlısı Hizbullah hedefe yerleştirilmeye hem de Filistin’de Sünni olmasına rağmen İran’la arası iyi olan Hamas’a geri adım attırılarak İran’ın Akdeniz şeridindeki etkisi kırılmaya çalışılıyor. Diğer taraftan tüm bu adımlarla, “ılımlı İslam”ın bugüne dek önde gelen figürü olan Müslüman Kardeşlerin ve kuşkusuz Erdoğan’ın bölgedeki etkisi kırılmaya, bunlar sahnenin mümkün olduğunca dışına itilmeye ve doğan boşluğu “ılımlı İslam reformu”yla Suudilerin doldurmasına çalışılıyor.

Sözkonusu yeni cepheleşmenin bir hedefi de Türkiye’ye safını netleştirmesi doğrultusunda bindirilen basıncı arttırmaktır. Kürt sorunundaki anlaşmazlık başta olmak üzere bölgeye dönük hesap ve çıkar farklılıkları Erdoğan iktidarını ABD’yle ters düşmeye itmiştir. Rusya’yla yakınlaşarak ya da yakınlaşıyor gözükerek ABD’ye şantaj yapma yolunu seçen Erdoğan, hem yeni dostuyla kurduğu ilişkinin geleceğinin belirsiz olması, hem de eski dostunun kendisini “deliğe süpürmeye” hazırlanması nedeniyle giderek daha büyük oranda açığa düşmekte, yalnızlaşmakta ve köşeye sıkışmaktadır. Onun çaresizce giriştiği manevralar giderek daha büyük ölçüde işlevsizleşiyor.

Dünya krizi, yürüyen emperyalist savaş ve Kürt sorunu Erdoğan iktidarını aşındırdıkça, tek çareyi rejimin baskıcı karakterini daha da pekiştirmekte buluyorlar. Kurumsallaşma doğrultusunda iteklediği totaliter rejim, Erdoğan’ın ordu ve MHP ile kurduğu ittifaka dayanıyor. Bu güçlü görüntü tam da bu ittifakın içsel çelişkilerinden ötürü aslında zayıflıklar da taşıyor. Bu koalisyonun ve dolayısıyla da rejimin geleceği, bölgede yürüyen savaşın geleceğiyle fazlasıyla iç içe geçmiştir.

Bugün yürüyen savaşın gerçekte üçüncü dünya savaşı olduğunu Elif Çağlı uzun süre önce saptamıştı. Bu savaş devam ediyor ve kaçınılmaz olarak daha geniş coğrafyalara yayılarak büyüyecektir. Aslında bu paylaşım savaşının ilk işaret fişeği SSCB’nin yıkılışının ardından Balkanlarda atılmıştı. SSCB’nin eski toprakları ve nüfuz alanları üzerinde başlayan bu paylaşım kavgası, kapitalizmin derin kriziyle birlikte yaygınlaşarak, büyük emperyalist güçlerin, bölgesel güçleri de yanlarına katarak giriştikleri bir emperyalist dünya savaşına büyüdü.

Gerek yürütülme tarzı (sınırlı güçlerle yürütülen asimetrik savaşlar) gerekse de tarafların dolaylı olarak (vekâlet savaşları) karşı karşıya gelmesinden ötürü, bu savaş uzunca bir süre bir dünya savaşı olarak değerlendirilmedi. Ama savaşın gerek mahiyetine, gerek gerçek taraflarına gerekse de kapsamına ve yayıldığı alanların büyüklüğüne bakıldığında bunun emperyalist mahiyette bir dünya savaşı olduğu gerçeği giderek kendisini inkâr edilemez biçimde ortaya koydu. Önümüzdeki dönemde savaşın hangi biçimlerde gelişebileceği üzerine fal açmak doğru bir tutum değildir. Zira bu biçimiyle bile savaş muazzam bir yıkıma, milyonlarca insanın ölümüne ve göç yollarına dökülmesine çoktan yol açmıştır. Şablonlara saplanıp kalmadan, günümüz koşullarını dikkate alan bir değerlendirme, bize zaten çıkartılması gereken sonuçları sağlıyor.

Mevcut savaş daha şimdiden emperyalist dönemin en uzun süreli savaşı özelliğini kazanmıştır. Günümüz koşullarında birçok faktör nihai hesaplaşma amacıyla büyük güçleri doğrudan ve topyekûn olarak karşı karşıya gelmekten şimdilik alıkoyuyor. Bu nedenle, kozlarını kendi ülkelerinden uzaktaki nüfuz alanlarında, sınırlı güçlerle, vekâlet savaşları biçiminde, bölge bölge paylaşıyorlar. İç içe geçen halkalar şeklinde savaş bir bölgeden bir başka bölgeye sıçrıyor ve yayılıyor. Bu sıçramalarda, her bir halkada sorunun tamamen çözülmesi ve bir sonuca bağlanması da gerekmiyor.

Ortadoğu savaşı düne dek Suriye, Irak ve Yemen’de yoğunlaşmıştı. Bugün artık bu cephelere çok daha yıkıcı olacağı belli olan İran (ve belki de Türkiye!) cephesinin eklenme hazırlıklarının hız kazandığını görüyoruz. Pasifik’te ise Kuzey Kore’yle başlaması muhtemel olan bir çatışmanın büyüyerek Çin’le ABD-Japonya’nın karşı karşıya gelmesi şekline bürünmesi riski sözkonusu.

Her halükârda ortada olan açık bir gerçek var. İster bugünkü gibi devam etsin ister topyekûn bir kapışmaya dönüşsün, mevcut dünya savaşı insanlığı büyük bir yıkımın eşiğine getirmiştir. Bu yıkımdan kurtulmanın tek yolu dünya işçi sınıfının kapitalist sömürü sistemine karşı devrimci mücadeleyi yükseltmesidir.