Navigation

Kırım, Ukrayna ve Stalinizmin Günahları

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Ukrayna ve Kırım’da yaşanan gelişmeler, Avrupa’nın doğusunda ve Karadeniz etrafında da emperyalist paylaşım kavgasının kızıştığına işaret ediyor. Bölgede bu paylaşım kavgası henüz sıcak çatışmaya dönüşmemiş bile olsa, tüm bu yaşananları, kapitalizmin tarihsel krizinin tetiklediği emperyalist paylaşım savaşı sürecinin bir parçası olarak görmemiz gerekiyor.

Bugün emperyalist paylaşım kavgası dünyanın çeşitli coğrafyalarında farklı biçimler altında yürüyor. Kimi bölgelerde aşırı sertleşen ticari savaşlarla, kur ve faiz savaşlarıyla yavaş yavaş demlenirken, başka bölgelerde askeri yöntemlerin kullanılmasına bir adım mesafedeki diplomasi savaşlarıyla körükleniyor. Afrika, Ortadoğu, Venezuela, Afganistan-Pakistan ve Güney Doğu Asya hattında ise darbeler, ayaklanmalar, iç savaşlar ve emperyalist işgaller eşliğindeki sıcak savaşlar şeklinde somutlanıyor. Tüm bunlar büyük yeni dünya savaşı nehrini besleyen irili ufaklı dereler olarak şekilleniyor. Savaş bu şekilde yürüyor, büyüyor, derinleşiyor ve yaygınlaşıyor. Büyük emperyalist güçlerin açıkça ve doğrudan kafa kafaya gelmemiş oluşu bizi yanıltmamalı; tüm dünya çapında yürüyen tam da onlar arasındaki emperyalist paylaşım savaşıdır.

Mevcut krizin sorumlusu Rusya dâhil tüm emperyalist güçlerdir

Bir yandan Rusya’nın eski SSCB cumhuriyetleri üzerindeki hegemonyasını sürdürme çabaları, öte yandan ABD ve AB’nin bu ülkeleri yanlarına çekerek Rusya’yı yalıtma ve zayıflatma politikaları bugün Ukrayna’da yaşanan krizin temel nedenidir. SSCB’nin dağılmasından bu yana başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçlerin dünya politikasını belirleme girişimlerini büyük ölçüde sineye çekmek zorunda kalan Rusya, Putin’le birlikte bu kez emperyalist nitelikte büyük bir güç olarak dünya sahnesine çıkmıştır. Putin Rusyası açısından Ukrayna’nın NATO’ya ve AB’ye katılması artık geri adım atılamayacak bir kırmızıçizgiyi ifade ediyor. NATO askeri üslerinin ve ABD nükleer cephaneliğinin yer aldığı bir Ukrayna, Rusya tarafından açık bir tehdit olarak algılanıyor. Bu yöndeki gelişmelerin Rusya’yı eninde sonunda Ukrayna’ya aktif bir müdahaleye sevk edeceği aslında gün gibi ortadaydı; nitekim 2008’de benzer gelişmeler karşısında Gürcistan’a Rus ordusunun girişi de bunu gösteriyordu.

SSCB’nin dağılmasından bu yana AB ve ABD de, Ukrayna’yı Rusya’nın etki alanından çıkararak kendi nüfuz alanları haline getirmek için her türlü girişimde bulundular. Ukrayna’nın AB ve NATO üyesi yapılması için çalıştılar; Ukrayna’daki faşist güçleri her açıdan desteklediler, Batı yanlısı oligarklarla yoğun ve organik ilişkiler geliştirdiler, kurdukları “sivil toplum kuruluşları”na Batı propagandası yapabilmeleri için milyarlarca dolar akıttılar, sözde devrimler (“turuncu devrim”) tertiplediler. Tüm bu girişimler, bugünkü krizi besleyip büyüttü. Buna rağmen AB ve ABD’nin, krizin başlangıcından bu yana Rusya’yı Ukrayna’nın içişlerine karışmaması konusunda uyarması tipik bir emperyalist ikiyüzlülüktür.

Ne var ki, AB ve ABD’nin Ukrayna’yı Rusya’nın etki alanından çıkartmak istemesi, Rusya’nın attığı adımları mazur görmemizi hiç de gerektirmez. Rusya’nın Ukrayna’yı kendi toprağı, arka bahçesi, her istediğini yaptırabileceği bir hizmetçisi olarak görmesi, Ukrayna’yı her fırsatta köşeye sıkıştıran ekonomik ve siyasi girişimlerle horlayıp küçümsemesi Büyük Rus şovenizminin ifadesidir. Bu bal gibi Rusya’nın yayılmacı ve emperyalist politikalarına işaret eder.

Bu gerçeğin üzerinden atlayıp sorumluluğu tümüyle Batı’nın sırtına yıkarak Rusya’yı mazur göstermek isteyenlerin gözlerden saklamak istedikleri bugünkü Rusya’nın emperyalist niteliğidir. Onlara göre Rusya bugün emperyalist bir güç değildir. Oligarkların, tekellerin, finans kapitalin hükmettiği dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri, devasa bir askeri güce ve dünya çapında siyasal belirleyiciliğe sahip kapitalist bir ülkeyi emperyalist bir güç olarak değerlendirmemenin Marksizmle bağdaşabilir bir tarafı olabilir mi? Diyelim ki emperyalist değil. Peki Rusya’nın yayılmacı politikalar izlediği, eski SSCB toprakları üzerindeki nüfuzunu yeniden tesis etmeye ya da korumaya çalıştığı da mı doğru değildir? Bu durumda, onu emperyalist bir hegemonya kavgasının haklı tarafı konumunda değerlendirmek nasıl mümkün olabilir? Emperyalist dönem, dünyanın nüfuz alanları bakımından paylaşımının tamamlandığı bir dönem olduğuna göre, bir emperyalist gücün yeni nüfuz alanları kazanması ancak bir başkasının kaybetmesi pahasına olabilir. Bu durumda, bir bölgeyi kendi nüfuz alanı haline getirmek isteyen güç emperyalist olarak adlandırılırken, onu kaybetmemek ve elinde tutmak için savaşan diğer büyük gücün emperyalist olarak nitelenmemesi tam bir saçmalıktır.

Rusya’yı mazur göstermek isteyenler, sanki Stalinist SSCB döneminde ulusal sorun ortadan kalkmış gibi bir hava yaratıp, bugün eski SSCB topraklarında kurulu kimi cumhuriyetlerde Rusya’ya karşı varolan antipatiyi emperyalistlerin fitnesinden ibaretmiş gibi sunuyorlar. Ukrayna ve Kırım’da yaşayan Rus olmayan halkların Rusya’ya duydukları tepkinin Batılı emperyalist güçlerce ve bölgedeki faşist hareketler tarafından suiistimal edildiğini kuşkusuz biliyoruz. Emperyalistler kendi çıkarları doğrultusunda rakip ülkelerdeki ulusal sorunları ya da ulusal önyargı ve düşmanlıkları her zaman körüklemişlerdir. Ancak ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Hiçbir emperyalist güç, ortada geçmişten günümüze uzanan ciddi sorunlar olmadığı sürece tümüyle yapay ulusal sorunlar yaratma ve bu sorunlar temelinde milyonlarca insanı seferber etme kudretinde değildir. Emperyalistlerin bir bölgedeki ulusal sorunu ve bu temelde gelişen hareketliliği kendi çıkarlarına kullanmaya girişmeleri, bir çırpıda o halkın taleplerini gayrimeşru kılmaz. Bu nedenle, bu tepkiyi Batılı emperyalistlerin fitnesinden ibaret bir şey olarak görüp bugünkü Rus emperyalizminin politikalarını ve geçmişteki Stalinist bürokrasinin politikalarını aklamaya girişmek kabul edilebilir bir tutum değildir.

Gerçek bir işçi devletinde ulusal sorunun en demokratik şekilde çözülmek zorunda olduğunu düşünecek olursak, Rusya’ya karşı bu tepki aslında, 70 yıl boyunca Sovyet halklarına hükmeden Stalinist rejimin, bıraktık sosyalizmi bir işçi iktidarı olarak bile adlandırılamayacağının kanıtlarından birini oluşturuyor. Ekim Devriminin ilkelerine ve bu arada ulusal soruna Leninist yaklaşıma ihanet eden Stalinizmin, enternasyonalizm ilkesini yerle bir ederek onun yerine Büyük Rus şovenizmini geçirmesinin sonuçlarını yaşayarak görüyoruz. Konunun bu boyutunu kavramak, hem eski SSCB topraklarında yaşanmakta olan gelişmeleri anlamlandırabilmek bakımından hem de gelecekteki gerçek bir işçi iktidarının ulusal sorun politikasının nasıl olması gerektiğini ortaya koymak bakımından önem taşıyor.

Kırım, Ukrayna ve Stalinizmin günahları

Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılarak Rusya’yla birleşmesi, Ukrayna’da doğan krizde yeni bir aşama oldu. Her ne kadar Putin, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü bozmaya dönük bir girişimimiz yok dese de, krizin daha da derinleşmesi durumunda bu gelişme, nüfusun çoğunluğunu ya da önemli bir bölümünü Rusların oluşturduğu Ukrayna’nın doğu ve güneyinde de benzer gelişmelerin önünü açabilir. Bunun yanı sıra, bir başka ülkede, Moldova’nın küçük bir bölgesinde de Rusya’yla birleşmeyi talep eden hareketler seslerini yükseltmeye başlamış durumdalar.

18. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğu’nun yenik düşmesiyle Rusya tarafından ele geçirilen Kırım (1783), o tarihten itibaren bir yandan bölgenin yerli halkı olan Tatarlara dönük asimilasyon çabalarına, diğer taraftan da Rusların bölgeye iskân edilmesi çabalarına tanık oldu. Kırım Tatarları bu süre zarfında birkaç kez zorunlu göçe tâbi tutuldular. Bu Ruslaştırma çabalarının ardından bölge, çoğunluğunu Rus kökenlilerin oluşturduğu bir Rus toprağı haline geldi. Ekim Devrimi sırasında Ruslar bölgede nüfusun %42’sini oluşturuyordu, bu oran ilerleyen yıllarda daha da arttı. 2001’deki sayıma göre, 2,3 milyonluk nüfusun %58’ini Ruslar, %24’ünü Ukraynalılar ve %12’sini Tatarlar oluşturuyordu.

Bu tabloya şimdi de, Ukrayna’daki hükümet değişikliğinin ardından gelen Rus düşmanlığı eklenmiştir. Özellikle hükümet içinde yer alan faşistlerin ırkçı söylemleri ve geri kalan sağ burjuva partilerin de buna taviz veren tutumları, ülkenin doğusunda ve güneyinde yaşayan Rus nüfusu ürkütmüştür. Dolayısıyla bugün Kırım’da nüfusun çoğunluğunu oluşturan Rusların Rusya’yla birleşme isteği anlaşılabilirdir. Ne var ki bu birleşmenin sorunsuz olabilmesi için, bölgede yaşayan tüm halkların demokratik-ulusal taleplerinin karşılanması ve haklarının güvence altına alınması gerekiyor. İmparatorluk geçmişinin ruhunu diriltmeye çabalayan Bonapartist Putin’in bu doğrultuda adımlar atmasını beklemenin beyhudeliği ortadadır. Kırım Tatarlarının ve Kırım’da yaşayan Ukraynalıların yabana atılmayacak kaygılarla bu birleşmeye karşı çıkması da bütünüyle anlaşılır bir şeydir. Kırım Tatarlarının geçmişte yaşadıkları acılar hâlâ belleklerde tazeyken ve uğradıkları maddi kayıplar halen telafi edilmemişken bir kez daha Moskova’nın idaresi altına girmekten kaygı duymaları gayet doğaldır. Sözümona sosyalizmle geçen on yıllardan sonra bugün Kırım ve Ukrayna’da Rus olmayan halkların Rusya’ya duydukları tepki ilk bakışta şaşırtıcı görünse bile durum hiç de öyle değildir.

Eski SSCB topraklarında yaşayan halkların Rusya’ya karşı güvensizliğinin kökleri oldukça gerilere uzanıyor. Yıllar boyunca Çarlığın halklar hapishanesinin mahkûmu ve kurbanı olan bu uluslar, nihayet 1917 devrimiyle birlikte özgürlüklerine kavuşmuşlardı. Devrimle birlikte tüm uluslara bağımsızlık hakkı verilmiş, bunlardan başta Polonya ve Finlandiya olmak üzere bir kısmı kendi bağımsız burjuva ulus-devletlerini kurmuşlardı. Diğer halklar da kendi bağımsız devletlerini kurmuşlar ama bunların bir kısmı daha baştan, diğerleri ise kısa bir süre içerisinde birer Sovyet Cumhuriyeti olarak şekillenmişti. Bu bağımsız Sovyet Cumhuriyetleri, Rusya Sosyalist Sovyet Federatif Cumhuriyeti (RSSFC) ile gönüllülük temelinde karşılıklı ikili anlaşmalarla bir işbirliği içerisindeydiler. Ne var ki, Ekim Devriminden bir yıl sonra başlayan iç savaşta, Batı’nın emperyalist ordularının da desteğini alan karşı-devrimci Beyaz Orduların esas olarak Rusya’nın batı ve güneyinde yer alan özgürlüklerini yeni kazanmış ülkelerde hâkimiyet kurması, o bölgelerde yaşayan emekçi halkları, özellikle de köylüleri zor bir durumla karşı karşıya bırakmıştı. Bir taraftan, bir işçi iktidarı olarak Sovyet devletine sempati duyuyorlar, diğer taraftan da, Beyaz Orduların estirdiği terör ve tarihsel güvensizliği kışkırtan fitneleri nedeniyle Beyaz Orduya boyun eğmek durumunda kalıyorlardı. Bu karmaşık durum, iç savaşın sona ermesinin ardından, hızla gelişen Sovyet-Rus bürokrasisinin Rus olmayan emekçilere karşı güvensizlik telkin eden şovenizmini de güçlendirmişti. Stalin’in başkanlığını yaptığı Halklar Komiserliği, bürokrasi içerisindeki Rus şovenizminin kalesi durumuna gelmişti.

Bir suikast girişiminin ardından Lenin’in geçirdiği rahatsızlıklar nedeniyle aktif siyasetten belli ölçülerde uzak kalması, Stalin liderliğindeki bürokrasinin işini kolaylaştırmış, Büyük Rus Şovenizmi körüklenmeye başlamıştı. Stalin, bu çerçevede, diğer cumhuriyetlerin bağımsızlığının sonlandırılıp hepsinin özerk cumhuriyetler olarak Rusya’ya bağlanmasını öngören bir “özerkleştirme” planı hazırlamıştı. Büyük itirazlarla karşılaştı; Azerbaycan ve Ermenistan hariç tüm cumhuriyetler bu planı reddettiler, Lenin de buna şiddetle karşı çıktı. Onun eleştirileri doğrultusunda birkaç değişiklik yapıldı ve bu kez birlik projesi olarak gündeme getirildi. Lenin, hasta yatağında, zorla, dayatmayla kurulacak bir birlik projesine karşı olduğunu, SSCB’nin halkların tam eşitliğine ve gönüllü birliğine bağlı olarak kurulabileceğini ve bu hususta asla acele edilmemesi gerektiğini belirtmişti.

Stalin ise, olabilecek en bürokratik yöntemlerle projeye hız kazandırmaya çalışıyordu. Birçok sorun çıkmıştı, bunların içerisinde en öne çıkanları ise Ukrayna’da ve Gürcistan’da yaşanan sorunlardı. Bu iki ülkenin komünistleri, acele edilmemesi gerektiğini, halklar arasında yerleşmiş yüzlerce yıllık önyargıların akşamdan sabaha yıkılamayacağını düşünüyor ve birliğin ilan edilmeyip bir süre daha federasyon olarak gidilmesinin daha hayırlı olacağını düşünüyorlardı. Ne var ki bu yöndeki itirazları Stalin ve şürekası tarafından kaba ve bürokratik yollarla bastırıldı. İş, bu itirazları öne süren komünistlerin, Stalin’in emrindeki müfettişlerce parti toplantılarında herkesin önünde tartaklanmasına kadar varmıştı. Yaşananlar Lenin’e aksettirildiğinde, Lenin öfkeden deliye dönmüş, Stalin’i açıkça Büyük Rus şovenisti olarak mahkûm etmiş, ona ve onun şovenist-bürokratik yönetimine karşı açıkça siyasal bir savaş ilan etmişti. Bu doğrultuda parti organlarına ve kamuoyuna yönelik pek çok mektup ve makale kaleme aldı.

Bunlardan biri olan 31 Aralık 1922 tarihli “Milliyetler ve ‘Özerkleştirme’ Sorunu” başlıklı makalesinde Lenin, birleşik bir devlet aygıtına ihtiyaç olduğu düşüncesinin, Çarlıktan devralıp biraz Sovyet yağına buladıkları Rus bürokratik aygıtından kaynaklandığını söylüyordu. Bu aygıtın hâlâ “bizim” olmadığını, bize “yabancı, burjuva ve Çarcı” bir karışım olduğunu, böylesine bürokratlaşmış bir devlet aygıtı varken tek bir devlet olarak birleşmenin, “köklü olarak yanlış” ve zamansız olduğunu belirtiyordu. Binbir dalavereyle, kaba ve bürokratik yollarla bu planı hayata geçirmeye çalışan Stalin ve şürekasını (Ordjonikidze ve Jerzinski’nin ismini verir), Rus olmadıkları halde “gerçek Rus davranışı” göstermekle, Büyük Rus zorbaları olmakla, enternasyonalizmi çiğnemekle suçluyor; Ordjonikidze’ye en ağır cezanın verilmesini, Stalin ve Jerzinski’nin ise sorumlulukları ölçüsünde resmi olarak kınanmasını istiyor ve onları sapmacılıkla suçluyordu. Kaleme aldırdığı 4 Ocak 1923 tarihli mektubunda ise tüm bunların sorumlusu olarak Stalin’in mutlaka görevinden alınması gerektiği belirtiyordu. Ne var ki tüm bu çabaları Stalin hizbi tarafından örtbas edildi, makaleler yayınlanmadı, mektuplar açıklanmadı. Lenin’in vasiyeti olarak da anılan bu mektupların yayınlanması ancak Stalin’in ölümünün ardından, yani 30 yıl sonra mümkün olabildi. Lenin Stalin’in bürokratik hizbinin yükselişine karşı verdiği mücadeleyi kaybetmiş ve bir yıl sonra da ölmüştü.

İktidar dizginlerini eline geçiren Stalin, Orta Asya’daki Türki Sovyet cumhuriyetlerine tanınan hakları da kısa süre içerisinde tasfiye etti. SSCB’nin her parçasında Rus şovenizmi pompalanmaya başlandı. Ülkenin yaşadığı ekonomik zorlukların faturasını en ağır şekilde ödeyenler de Rus olmayan ulusların emekçi sınıfları oldu. 1932-33 yıllarındaki zorla kolektifleştirme uygulaması ve kullanılan bürokratik yöntemler, tarım üretimine büyük bir darbe vurdu. Tüm ülkeyi kasıp kavuran muazzam bir kıtlık dalgası yaşandı. Yalnızca Ukrayna’da altı ilâ on milyon arasında insan açlıktan hayatını kaybetti. Tüm SSCB çapında can kayıplarının yüzde sekseninden fazlası Ukrayna’da ve Kırım’da yaşanmıştı. Bu bölgelerdeki halk açlıktan kırılırken, Stalinist bürokrasi, dünyanın en büyük buğday üreticilerinden biri olarak, kendi bürokratik hedef, çıkar ve planları doğrultusunda halen buğday ihraç etmeye devam ediyordu. Bu uygulamalar, Ukrayna ve Kırım’daki işçi ve köylüler tarafından bilinçli bir açlığa mahkûm etme politikası olarak algılandı. Açlık ve ölümle ıslah edilmeye çalışılan bölge halkları, bu politikaların tek sorumlusu olan Stalinist bürokrasiye nefretle bakıyorlardı.

Ancak iş bununla bitmiyor, Stalinizm kendisini tüm dünyaya sosyalizm olarak lanse ettiğinden, tepki yalnızca Stalinizme, Rus şovenizmine ve Rusya’ya yönelmekle kalmıyor, aynı zamanda bizzat emekçiler ve özellikle de köylüler arasında anti-komünist fikirler güç kazanıyordu. Sovyet bürokrasisi Rus şovenizmini körükledikçe, Rus olmayan cumhuriyetlerde de tepkisel milliyetçi eğilimler artıyor; artan milliyetçi eğilimlere karşı da Stalinist bürokrasi baskıyı daha da arttırmaktan başka bir şey yapmıyordu. 1930’lu yıllarda Stalinist bürokrasinin giriştiği “temizlik” sırasında, aralarında aydınların, sanatçıların, yazarların, gazetecilerin, gerçek komünist ve Bolşevik işçilerin de bulunduğu yüz binlerce insan “burjuvalık” ve “milliyetçilik” suçlamasıyla katledildi. “Yerli burjuvazinin milliyetçiliği”ne karşı mücadele örtüsü altında, SSCB’yi oluşturan halkların hakları gasp edilmeye başlandı. Kimi halklar sayıca çok küçük oldukları gerekçesiyle özerklik hakkından bile mahrum edildi. Kırım Tatarları da bunlar arasındaydı: Tatarca kitaplar toplatıldı, Tatarca gazetelerin üçte ikisi kapatıldı, kullandıkları Latin alfabesi yasaklanarak Kiril alfabesini kullanmaları zorunlu hale getirildi. Bu şovenist uygulamalar, Rus olmayan halklar, özellikle de Batı ülkelerine yakın ya da Ortodoks olmayan cumhuriyetlerde milliyetçiliğin doğup gelişmesine yol açmıştı.

Özellikle Ukrayna’da 1930’ların sonlarına doğru hem Stalinist rejimin baskılarına karşı bir tepki olarak hem de Polonya’nın işgali altındaki Batı Ukrayna’nın kurtuluşu bağlamında oldukça güçlü bir milliyetçi hareket gelişti. Troçki, 1939 yılında kaleme aldığı birkaç makalede Ukrayna sorununun ciddiyetine değiniyordu. Daha SSCB’nin oluşumu sırasında yaşanan olayları hatırlatarak, 1932-33 kıtlığının, Stalinist baskının ve Rus şovenizminin Ukrayna’da ayrılıkçı milliyetçiliği beslediğine işaret eder Troçki. Bu negatif unsura rağmen Polonya denetimindeki topraklarda gelişen ulusal kurtuluş hareketinin taşıdığı pozitif yönleri sosyalizm bayrağı altına çekmenin mümkün olduğunu, ama bunun için de Ukrayna’nın SSCB’den ayrılarak bağımsız bir Sovyet Cumhuriyeti haline gelmesinin gerekli olduğunu savunur. Böylelikle hem Ukrayna’nın haklı ulusal talepleri karşılanıp milliyetçilik geriletilmiş olacak, hem Polonya işgalindeki Batı Ukrayna’nın kurtuluşu sağlanacak, hem de Ukrayna sorununun Alman faşizminin ve büyük emperyalist güçlerin elindeki bir manivelaya dönüşmesinin önüne geçilebilecekti. Troçki bu politikayı, Ukrayna’nın tamamında gerçekleşecek ve SSCB’yi de olumlu yönde etkileyecek yeni bir proleter devrim perspektifi bağlamına oturtuyordu. Tahmin edileceği gibi, Stalin’in böyle bir politikayı benimsemesi mümkün değildi. Stalinist rejimin, Polonya’nın işgali altındaki bölgelerin ulusal kurtuluşu için doğru ve etkin bir politika ortaya koymaması, soruna faşist Almanya’nın el atmasına yol açtı. Ukraynalılara bağımsızlık vaat eden Nazilerin Ukrayna milliyetçiliği içerisindeki etkisi giderek arttı.

İkinci Dünya Savaşı, SSCB’de Rus şovenizmini doruk noktasına çıkardı. Stalinist bürokrasi, çoktan bir cesede çevirdiği Komünist Enternasyonal’i kapattı, Enternasyonal marşı terk edilerek Rus milliyetçiliğini öven yeni bir milli marş kabul edildi, Rus Ortodoks Kilisesi ihya edildi ve “vatan savunusu” sloganıyla Rus şovenizmi daha da körüklendi. Bu koşullar altında, Alman ordularının Ukrayna’ya girişini, Ukrayna milliyetçiliğinin etkisi altına girmiş kesimlerde ve bu arada Kırım Tatarları arasında da belli bir sevinçle karşılayanlar olmuştu. Yoksulluktan, açlıktan ve Stalinizmin zulmünden bunalan kitleler Alman ordularını kurtarıcı olarak görecek kadar derin bir trajedinin içine sürüklenmişlerdi. Bununla birlikte, Ukrayna’da halkın önemli bir kısmı, en başta da sanayi işçileri, Alman ordusunun SSCB topraklarını işgaline karşı canla başta savaşmışlar ve Kızıl Ordunun saflarına katılmışlardı. Aslında Kırım’da da durum benzerdi. 53 bin Tatar Kızıl Orduya katılmış, 12 bin Tatar ise partizan saflarında Nazilere karşı savaşmıştı; bunların 30 bini faşizme karşı savaşta hayatını kaybetmişti (o sırada Tatar nüfusu toplam 250 bin civarındaydı).

Savaşın sonlarına doğru Almanya’nın yenilip geri çekilmesiyle, Stalinist bürokrasi Ukrayna ve Kırım’da tam bir terör estirdi. Tüm süreçten ve yaşananlardan dersler çıkarmak, şovenizme karşı savaş başlatmak, ulusların özgürlüğü, enternasyonalizm ve dünya devrimi bayrağını yeniden yükseltmek gerekiyordu ama Stalinist bürokrasiden bunu yapmasını beklemek hamhayaldi. Savaştan galip çıkmanın da kazandırdığı özgüvenle, bürokrasi, Rus olmayan halklar üzerindeki baskıları daha da arttırarak tam ters yönde hareket etti. Stalinizmin cani politikaları nedeniyle, denize düşen yılana sarılır misali, Nazi ordularının kucağına itilen kitleler vatan hainliğiyle suçlandılar. 1944 yılında, Stalin’in verdiği emirle yarım milyondan fazla Ukraynalının yanı sıra yaşlı çocuk demeden tüm Tatar halkı, savaş sırasında Nazilerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Orta Asya’ya sürgün edildi, çoğu yollarda hayatını kaybetti. Bu suçlama 1967’de resmen geri çekilmiş olsa bile, sürgünde hayatta kalabilenlerin bir kısmı ancak 50 yıldan fazla bir sürenin ardından (SSCB’nin yıkılmasıyla) yurtlarına dönebildiler. Sürgüne gönderilen yalnız onlar değildi; bölgede yaşayan Volga Almanları, Karaçaylar, Kalmikler, Balkarlar, Çeçenler ve İnguşlar da onlarla aynı kaderi paylaştılar. Sözkonusu sürgün ve katliamlar gerek Tatarlar gerekse de Ukraynalılar arasındaki Rusya’ya karşı zaten varolan güvensizliği daha da pekiştirdiği gibi, Rusya’nın şahsında sosyalizme duyulan güvensizlik ve düşmanlık da artmış oldu.

1922’de SSCB kurulurken Ukrayna ve Gürcistan’la yaşanan gerginliğin onca zaman sonra bugün yeniden patlak vermesinde, gördüğümüz üzere, Stalinizmin şovenist politikalarının çok büyük bir payı vardır. Rus şovenizmini faşizan sınırlarda körükleyen bugünkü Putin yönetimi, 2008 yılında Gürcistan’dan sonra bugün de Ukrayna ve Kırım’a göz dikmiştir. Bugün Ukrayna ve Gürcistan’daki rejimler Rusya’ya karşı Batılı emperyalist blokun himayesine girmek için çırpınıyorlar ve bu ülkelerin emekçileri bu burjuva politikalara destek oluyorlarsa, bunun arkasında Stalinizmin yakın tarihteki cani politikalarının yattığını görmemiz gerekiyor. Öte yandan bugün yaşananların sorumluluğunu, tümüyle Batılı emperyalistlerin sırtına yıkarak, Putin Rusyası’nın emperyalist politikalarını görmezden gelmek asla kabul edilemez. Ukrayna’nın, Kırım’ın ve Gürcistan’ın emekçi halklarını namerde muhtaç haline getiren Stalinist politikalarla kökten bir şekilde hesaplaşılmadan, şovenizmin her türlü kırıntısından arınmadan ve Leninist ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi tüm içerik ve gerekleriyle koşulsuz savunulmadan, bu tarz krizlerde emekçi kitlelere enternasyonalist bir çıkış yolu sunmak mümkün değildir.

Tüm bu yaşananlar, ulusal soruna Leninist yaklaşımın ne denli önemli ve hayati olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Ezilen halkların ulusal ve demokratik taleplerini işçi sınıfının koşulsuz desteklemesi, dün olduğu gibi bugün de önemini korumaktadır. Kapitalizmin girdiği tarihsel kriz emperyalist savaş rüzgârlarını körüklerken, geçmişten bugüne sarkan ulusal sorunlar emperyalistlerin ellerinde birbirlerine karşı kullanacakları bir koz olmaya adaydır. Bu böyle olabiliyor diye ezilen halklara sırtımızı dönmek, onları emperyalistlerin kucağına iterek namerde muhtaç hale getirmekten başka bir anlama gelmiyor. “Bugün artık ulusların kendi kaderini tayin hakkı anlamını yitirmiştir” şeklindeki yaklaşımların, ezilen ulusların kurtuluş hareketlerine karşı sosyalist olmadıkları gerekçesiyle burnu büyük tutumlar takınılmasının Leninizmle hiçbir ortak noktası yoktur.

Lenin, 1920’lerin başlarında, birliğe giden yol bazen ayrılıktan geçer sözleriyle, halkların ancak gönüllü ve özgür bir birliğinin anlam taşıdığını vurguluyordu. Ulusal sorunda, ezilen ulusa en özgür biçimde kendi kaderini tayin etme hakkının tanınmasından başka hiçbir gerçek ve kalıcı çözüm yoktur. Ezilen uluslar, ayrılık hakkı da dahil olmak üzere kendi kaderlerini tayin etme hakkını elde edemedikçe, bu hakkı en demokratik ve en özgür biçimde her an kullanabilme şansına erişemedikçe, ulusal sorunların ortadan kalkması mümkün değildir. Bu olmadığı sürece, ister baskıyla ezerek ister dalavereyle aldatarak olsun bir dönem güya çözülmüş gibi görünen ulusal sorunların, bir süre sonra şartlar birazcık değiştiğinde bir kez daha patlak verdiğine defalarca tanık olduk. Stalinist rejimlerin çökmesiyle, yalnızca SSCB dağılmadı, Yugoslavya paramparça oldu, Çekoslavakya bölündü, Kafkaslar’da Azerbaycan ve Ermenistan savaşa tutuştu. Çin’de doğu Türkistan ve Tibet sorunu olduğu yerde duruyor ve tüm bunlar TC de dahil emperyalistlerin manevra ve manipülasyonlarına açık bir yara oluşturuyor.

Stalinizmin yarattığı tüm tahrifatlardan arındırarak Lenin’e geri dönmek, ulusal sorunda Leninist anlayışı tavizsiz savunan bir enternasyonalizm bayrağını yükseltmekten başka hiçbir çözüm yoktur. Rus işçilerini Ukraynalı, Gürcü ve Tatar emekçilerle, Türk işçilerini Kürt emekçilerle, Filistin’in yoksul halkını İsrailli işçilerle kaynaştırmanın tek yolu enternasyonalizmin kızıl bayrağının altında toplanmaktan geçiyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Nisan 2014, no: 109