İdlib Macerası: Türkiye Halklarına Yeni Acılar


Yeni Osmanlı hayalleriyle “bu kez oyun kurucu biz olacağız” diyerek giriştikleri maceralar iflasla sonuçlanan egemenler, başkalarının kurdukları oyunları bozmak için beyhude bir şekilde çırpınıp duruyorlar. Ama tek hedefleri Kürt halkının demokratik hak ve özgürlüklerini kazanmasına engel olmak olduğu sürece, koşar adım kendi sonlarına gitmekten kurtulamazlar. Oysa bu karabasandan tek çıkış yolu, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımak ve böylelikle sorunun demokratik, adil ve barışçıl bir çözümünün önünü açmaktır.


“Astana sürecinde” varılan mutabakata dayanarak TC, 7 Ekim günü önce desteklediği “Özgür Suriye Ordusu” birliklerini, ardından da kendi tanklarını Suriye topraklarına soktu. Özellikle yandaş medya ve AKP ideologları bu adımı büyük bir gaza olarak selamlayarak milliyetçi duyguları köpürtmek için seferberlik ilan etti. Hükümetin koltuk değneği MHP, “devletin ve hükümetin yanında olduğunu” açıklayarak, bunun yetmeyeceğini, Barzani’ye karşı da harekete geçilmesini savunurken, CHP de beklendiği gibi İdlib operasyonunu desteklediğini ilan etti. Hatırlanacağı gibi tüm bu düzen partileri birkaç hafta önce de Kürt düşmanlığı temelinde ortaklaşmış ve Irak ile Suriye’ye asker gönderilmesine dair tezkereyi hep birlikte onaylayarak uzatmışlardı.

Onlara kalırsa, TC, orada sıkışan halka insani yardım ulaştırılabilecek bir “insani koridor” oluşturmak üzere harekete geçmiştir. Ama gerçeği gizlemek mümkün değil. Burjuva medyada bu insani yardım vurgusuyla başlayan yazıların da, yürütülen tartışma programlarının da döne dolaşa Afrin meselesine, “Kürt koridorunu engellemeye” ve “Akdeniz’e ulaşma hayallerini” boşa çıkarma hususuna odaklaşması her şeyi anlatıyor. Gerçek dertleri Kürtlerin kazanımlarını yok etmektir. Bunun için Suriye’de oluşan kantonları yok etmeyi amaçlıyorlar, gözlerine ilk kestirdikleri de yalıtık durumda ve kuşatma altındaki Afrin kantonu.

Yaz ayları boyunca Afrin sınırlarına yığınak yapıp, Rusya ve ABD’den izin koparmak için çırpınmasına rağmen umduğunu bulamayan egemenler, şimdi Rusya’nın kendilerine çıkardıkları İdlib’i temizleme faturasını ödeyerek, bir sonraki evrede onun Afrin’e müdahale için yeşil ışık yakacağını umuyorlar. İdlib’e girmişken Afrin kuşatmasını tamamlamak ve Kürtlerin Afrin’den daha güneye inmesini engellemek istiyorlar. Fırsatı değerlendirerek İdlib-Afrin sınırında birkaç askeri üs kurmayı ve böylece o bölgeyi bloke etmeyi hedefliyorlar. Rusya ise Kürtleri tümüyle Batılı güçlerin (başta da ABD’nin) kucağına itmemek için onların TC tarafından ezilmesine şu ana kadar onay vermedi. Tersine, Suriye Kürtlerine bir statü verilmesi konusunda Esad rejimine baskı uyguluyor. Suriye’deki gelişmeler bu minvalde devam ettiği sürece Rusya’nın bu konudaki esnek ve ikili politikasını değiştirmesi için bir neden bulunmuyor.

Erdoğan’ın “İdlib’den sonra yeni inisiyatifler almaya devam edeceğiz” sözleri, Suriye’de etkin bir güç oldukları imajını yaratarak Türk şovenizmini pohpohlamayı ve Erdoğan’ın toplum içinde gerileyen tasvibini ve desteğini bu temelde toparlamayı amaçlıyor. Ayrıca bu tumturaklı ve iddialı söylemlerle Rusya’nın kendilerine biçtiği temizlikçilik rolünü de örtmeye çalışıyorlar.

Astana sürecindeki mutabakatın ne olduğuna baktığımızda Türkiye’ye biçilen rolün mahiyetini daha rahat anlayabiliriz. Bu mutabakatı kısaca özetlemek gerekirse: Suriye’de, içlerinde İdlib vilayetinin de olduğu birkaç “çatışmasızlık bölgesi” oluşturulması; bunlardan İdlib’deki bölgede çatışmaların azaltılması için Rusya, İran ve Türkiye’nin bölgede sınırlı sayıda güçle gözetleme ve engelleme faaliyetinde bulunması. Hangi ülkenin İdlib’in hangi bölgesini ve ne şekilde kontrol edeceği hususunda kâğıt üzerinde anlaşmaya varılmış durumda. Ne var ki bu kâğıt üzerindeki mutabakatın sahaya ne ölçüde ve nasıl yansıyacağı tam bir muamma. Daha ilk günden gelen çelişkili haberler de bunu doğruluyor.

Astana görüşmelerinde, bu bölgeler, Rusya tarafından “gerilimi azaltma” bölgeleri olarak adlandırılırken, AKP’li egemenler ve medya “çatışmasızlık bölgesi” kavramını tercih ediyor. Bunun nedenlerinden biri, AKP’nin “biz yıllardır çatışmasız bir tampon bölge oluşturulsun diyorduk, ABD kabul etmiyordu, şimdi Rusya’yla bunu yapıyoruz” propagandasını kolaylaştırmak. Ama bu nüansın arkasında bir başka farklılık daha yatıyor ki, TC’nin orada ne kadar ve nasıl kalacağı da tastamam bu konuda yaşanacak gerilimin nasıl çözüleceğine bağlı.

Rusya, El Nusra’yı ve onun temel omurgasını oluşturduğu Heyet Tahrir el Şam’ı (HTŞ) terörist bir örgüt olarak adlandırıyor. HTŞ, Astana’da varılan mutabakatı tanımadığı gibi, Rusya da bu örgütün İdlib’deki varlığının tümden ortadan kaldırılmasını istiyor. Bir başka deyişle HTŞ, diğer muhalif Suriyeli gruplar gibi ateşkes kapsamında değil, ona karşı savaş devam edecek. Dahası, tam da onun İdlib’de elde tuttuğu bölgelerin denetimi TC’ye verildiği için aslında Rusya TC’ye, “bu pisliği sen temizleyecek, bölgeyi HTŞ’den arındıracak ve sonra Suriye’ye teslim edeceksin” demiş oluyor. Ne de olsa bunları orada yıllarca besleyen ve kollayan gücün kim olduğunu dünya âlem biliyor.

Rusya’nın TC’ye biçtiği rol HTŞ’yi bölgeden temizlemek olsa da TC’nin bunu yapmaya gücünün yetip yetmeyeceği bir tarafa, buna ne denli isteksiz olduğunu biliyoruz. 2012’de ABD El Nusra’yı terörist ilan ettiğinde, Erdoğan buna şiddetle karşı çıkmış, onun da muhatap alınması için çaba harcamıştı. Ardından 2015’te, Suudi Arabistan ve Katar finansmanıyla ve Türkiye’nin donatımıyla El Nusra’nın başını çektiği Fetih Ordusu oluşturulmuştu. Bu ordu İdlib’i ele geçirdiğinde Türkiye’de camilerde kutlamalar yapılmış, zafer lokumları dağıtılmıştı. Astana görüşmelerine alınmaması ve bu konuda TC ile ters düşmesinin ardından El Nusra, geçtiğimiz Temmuz ayında İdlib’deki diğer TC destekli grupları püskürterek bölgede egemenliğini kurmuştu. Ancak bundan sonradır ki, TC ile El Nusra arasındaki ilişki soğumuş ve son dönemde Erdoğan’ın ağzından onun da terörist olduğu sözlerini pek gönülsüz bir şekilde olsa bile duyabilmiştik. Erdoğan ve hükümeti, bir dönem IŞİD’le yaşadığı süreci şimdi de El Nusra ile yaşamak zorunda kalıyor.

Yalnızca geçmişteki ortaklık ve siyasal nedenler değil TC’yi isteksiz kılan. Askeri nedenler de mevcut. TC, HTŞ ile savaşmadan sorunu çözmek istiyor. HTŞ de Suriye rejimiyle karşılaştırıldığında çok daha güçlü ve organize olan TSK ile çatışmaya girmeyi istemiyor. İdlib operasyonunun ilk günlerinde bölgeden gelen “HTŞ ile TC anlaştı” şeklindeki bilgiler, her iki tarafın da çatışmadan şimdilik uzak durmayı arzuladığını gösteriyor. Öte yandan bölgede İdlib operasyonuna karşı savaşmak üzere bazı grupların işbirliğine gittiği ve yeni oluşumların şekillendiği haberleri de geliyor. Tüm bunlara, onlarca irili ufaklı silahlı grubun boy gösterdiği, her gün bir gruplar koalisyonunun kurulup diğerinin bozulduğu, tüm emperyalist güçlerin ve bölgesel güçlerin ajanlarının kol gezdiği bu bölgenin her türlü provokasyona açık olduğu gerçeğini de ekleyelim. Dolayısıyla HTŞ’yi makyajlayarak meseleyi böyle çözdüm diye Rusya’ya yutturmak kolay gözükmediği gibi, TC ordusunun çatışmalardan kaçınması da mümkün olmayabilir.

Eğer TC, ister savaşarak ister makyajlayıp kontrol altına alarak El Nusra’nın omurgasını oluşturduğu HTŞ’yi devre dışı bırakamazsa, Rusya’nın ona “geri dön” diyeceği de çok açıktır. Dolayısıyla, TC’nin İdlib’e girişi TC-Rusya ilişkilerinde yeni bir gerginlik potansiyeli anlamına geliyor. Rusya’yla ortak iş tutmasından ötürü daha da bozulan TC-ABD ilişkileri düşünüldüğünde, böylesi bir gelişme Türk egemenlerini daha da zora sokacaktır. Bunun da dönüp içerideki siyasi atmosferi daha da zehirlemesi, iç çatışmayı ve baskıları daha da körüklemesi muhtemeldir.

Çözümden kaçanların “beka” demagojisi

Erdoğan “ikinci bir Kobani istemiyoruz” diyor. Hatırlanacağı gibi, 2014’te IŞİD canileri Kobani’yi kuşatıp bombalamaya başladığında, AKP ellerini ovuşturuyor, “Kobani düştü düşecek” diyordu. Kobani düşmedi ama TC’nin Kürt politikası orada iflas bayrağını çekti. Kobani’de IŞİD çetelerine karşı direniş gösteren Kürt örgütleri Batı kamuoyunda büyük bir sempatiyle karşılanırken, büyük emperyalist güçler de Rojava’daki Kürt direnişine askeri destek sunmaya başladılar. Kobani’de yaşananlar gerek Rojava gerekse de Türkiye’deki Kürt hareketinin yaklaşımında önemli bir değişimin başlangıcı olduğu gibi, AKP hükümetinin o güne dek düşe kalka yürüttüğü ve esasında oyalamaya dayanan “çözüm süreci”ni sonlandırmasında da belirleyici etken oldu. Aynı zamanda bu durum, yürüyen otoriterleşme sürecini de ivmelendirmişti. O günden bu yana iç siyaset giderek tek sesli hale gelip, rejim artan ölçüde totaliterleşme yoluna girerken, Kürt sorununda imha stratejisine geri dönüldü.

Kürt hareketinin Rojava’da ciddi kazanımlar elde etmesi, Irak Kürdistanı’nda bağımsızlık referandumundan evet sonucunun çıkması, ABD ve Rusya’nın Suriye’de birbirleriyle kapışsalar da her ikisinin de Rojava Kürtlerini ve Irak Kürdistanı’nı himaye etmesi TC egemenlerinin eteklerini tutuşturuyor. Kürt sorunu uluslararası bir sorun haline gelmişken, bu gerçekliğe gözlerini kapatıp Kürtleri verili esaret durumunda tutmaya devam edebilmek için gösterilen çabalardan bir sonuç elde etmek mümkün değildir. Bu gerici çabalar, bir yandan Kürt halkının acılarını arttırırken, diğer yandan Türkiyeli emekçilerin yeni emperyalist maceralarda helak olması sonucunu doğurabilir. İflas etmiş politikalarla haksız ve kirli savaşı körüklemek, bu ülkenin yoksullarına daha fazla acı, daha fazla sefalet ve daha fazla ölümden başka bir şey getirmez. Demokratik çözümden uzak duran egemenler, çözmeyip körükledikleri sorun büyüyüp karşılarına devasa boyutlarda dikildiğinde, bu kez de “devlet elden gidiyor, beka sorunu var” diye emekçileri aldatıp kendi arkalarında yedeklemeye girişiyorlar. Oysa varolan sorunu yaratan ve çözmemekte ısrar ederek her geçen gün daha da büyüten kendileridir.

Yeni Osmanlı hayalleriyle “bu kez oyun kurucu biz olacağız” diyerek giriştikleri maceralar iflasla sonuçlanan egemenler, başkalarının kurdukları oyunları bozmak için beyhude bir şekilde çırpınıp duruyorlar. Ama tek hedefleri Kürt halkının demokratik hak ve özgürlüklerini kazanmasına engel olmak olduğu sürece, koşar adım kendi sonlarına gitmekten kurtulamazlar. Oysa bu karabasandan tek çıkış yolu, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımak ve böylelikle sorunun demokratik, adil ve barışçıl bir çözümünün önünü açmaktır.