Navigation

24 Haziran Seçimlerinin Gösterdikleri

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

24 Haziran seçimleri, pek de sürpriz olmayan bir biçimde Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığıyla sonuçlandı. Seçim sonuçlarının neye işaret ettiğini, gelecek dönemde mücadele dinamiklerinin neler olabileceğini ifade etmeden önce, şu hususun altını kalınca çizmek gerekiyor. Kendisine bir sandık meşruiyeti kazandırmak isteyen totaliter rejim; tüm devlet imkânlarını sınırsızca ve hoyratça seferber etmiş, medyanın yüzde 90’ını iktidarının haber bülteni haline getirmiş, Erdoğan her alanda kitlelerin gözüne sokulurken, muhalif adaylar her alanda toplumdan yalıtılmaya çalışılmıştır. Demirtaş’ın parmaklıklar ardında tutulması, rejimin borazanı haline gelmiş medyanın milyonların katıldığı Maltepe’deki mitingi bile yok sayması, aslında bu seçimin karakterini anlatmaya yeterlidir. OHAL rejimi altında, muhalefetin baskı ve yasaklarla kuşatıldığı koşullarda gerçekleşen bu seçimlerin adil ve eşit olması zaten beklenemezdi. Dolayısıyla bu seçimleri olağan koşullarda yapılmış saymak ve seçim sonuçları üzerinden bu temelde fikir yürütmek doğru değildir.

Devlet, parti, tarikat ve medya aygıtlarının iç içe geçip kaynaşmasından oluşan Erdoğan rejimi, kitlelerin korkularını beslemek ve onları arkasına takmak amacıyla her türlü yalana, manipülasyona ve gayrimeşruluğa başvurmaktan geri durmamıştır. Kriz ve kaos tehdidiyle, dış güçlerin Türkiye’nin büyümesini çekemediği propagandasıyla, bölünme paranoyasıyla, Kürt düşmanlığıyla, “başörtüsü serbest olmaktan çıkacak”, “dinimizi yaşayamayacağız” yalanlarıyla kitlelerin zihinleri felçleştirilmiştir. Bu yalan ve çarpıtmalar AKP’ye oy veren kitleler üzerinde etkili olmuş; adım adım gelen ekonomik çöküşün ve bunun bedelinin emekçilere ödetileceği gerçeğinin, artan hayat pahalılığının, kötüleşen yaşam koşullarının ve tek adam rejiminin anti-demokratik yapısının önüne geçmiştir. 2019 seçimlerini 24 Hazirana alan rejim, hiç kuşku yok ki 7 Haziran 2015 sonrasındaki gibi bir ortam yaratmak istemiştir. Fakat rejim ezici bir oy oranına ulaşma, HDP’yi baraj altında bırakma, muhalefeti çökertme ve muhalif kitleleri korkutup pasifleştirme hedefine ulaşamamıştır. Kaldı ki elde ettiği sandık çoğunluğu da kendisine destek olan MHP sayesindedir. Toplumun yarısı ise bu rejimin karşısındadır. Meselenin bu yönü hayati önemdedir.

Kısaca hatırlayalım: Birçok cephede sıkışan rejim, bu durumdan kurtulmak, güç kazanmak, dolayısıyla zayıflıklarını ve kırılganlıklarını aşmak üzere 24 Haziran hamlesini yaptı, yapmaya mecbur kaldı. Zira 2019 seçimlerine giden süreçte, olası ekonomik çöküşün yaratacağı sonuçlar uluslararası gelişmelerle birleşerek rejimi daha fazla sıkıştırabilecek, zayıflıklarını ve kırılganlıklarını daha fazla arttırabilecek ve belki de rejim bir kitle hareketiyle karşı karşıya gelebilecekti. Tüm bunları hesaplayan Erdoğan, muhalefeti hazırlıksız, lidersiz, dağınık, dolayısıyla güçsüz ve moralsiz yakaladığına inandığı şartlarda, apansız bir seçim kararıyla harekete geçti. Böylece hem sanki olağan bir seçim yapılıyormuş algısı yaratacak hem de kurguladığı seçim oyununu hayata geçirerek kitleleri bir oldubitti ile karşı karşıya bırakabilecekti. Burjuva muhalefet, tüm devlet imkânlarının ve medya aygıtının Erdoğan’ın emrine girdiği OHAL koşullarındaki bu seçim kararını gayrimeşru ilan ederek tanımayabilir, rejimi bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya getirebilirdi. Ne var ki burjuva muhalefet, bu durumda doğabilecek sonuçları düzen açısından sakıncalı görerek, Erdoğan’ın oyununu kendince bozmaya girişti.

Saray ittifakının ilan ettiği şeyin başlangıçta bir seçim oyunundan ibaret olduğu belliydi, ama her şeyin iktidarın planladığı gibi yürümediği de kısa zamanda görüldü. Seçim sürecinin başlamasıyla birlikte, seçimler kitlelerin hoşnutsuzluğunu dışa vurma aracına dönüştü ve muhalif bir rüzgâr esmeye başladı. Bu hava içinde Erdoğan’ın başta yaptığı hesaplardan bazılarının boşa çıkartılması, muhalif havanın pekişmesiyle sonuçlandı. İYİ Partinin seçim dışı bırakılmasının önüne geçilmesi; Saadet Partisi, İYİ Parti ve CHP’den oluşan bir ittifakın kurulabilmesi rejimin hesaplarını bazı noktalarda boşa çıkarttı. Bu durum, Muharrem İnce gibi kitlelerle bağ kurmada çok daha becerikli ve enerjik birisinin Erdoğan’ın karşısına çıkmasıyla birleşerek, tek adam rejiminden kurtulma arzusundaki kitleleri bir anda heyecanlandırıp umutlandırdı. Seçim süreci ülkede bir politik canlanmaya yol açtı, politik tartışma ve iktidar eleştirisinin meşruiyet kazandığı bir hava oluştu. Seçimlerin bir anda muhalif kitlelerin tepkisinin sahnesine dönüşmesi, Erdoğan’ın saldırı pozisyonundan savunma pozisyonuna geçmesi gibi faktörler, faşist baskının göreli olarak yumuşamasına neden oldu. Nitekim OHAL koşullarına rağmen, kitlelerde sanki olağan bir seçim söz konusuymuş gibi bir algının oluşmasının nedeni de budur.

Tek adam rejimine olan tepki ile ülkenin ekonomik krizin eşiğinde olmasının getirdiği öfkenin, halk yığınlarının geniş bir kesiminde ciddi bir rejim karşıtı motivasyon ve politizasyon doğurduğunu kaydetmek lazım. Üstelik bu, faşist iktidar cephesinin elindeki olağanüstü güce, özellikle de medya gücüne rağmen gerçekleşti. Elinde böylesi bir güç toplamış olan iktidarın beklentisinin aksine, muhalefet bu süreçte politik olarak daha fazla inisiyatif taşıyan, daha fazla gündem belirleyen taraf oldu. İktidar uzun zamandır ilk kez muhalefete cevap yetiştirme telaşına düştü ve yine ilk kez dağınık bir tablo sergiledi. Tüm seçim kampanyası süreci Erdoğan’ın hayli zorlandığını ortaya sermiştir. Saçmalamalar, patoloji düzeyine çıkan, kontrolsüzce savrulan yalanlar, AKP kitlesini yakın markaja alma konusunda sergilenen paranoyak hezeyan, bunun kaba biçimde sırıtan görünümlerini oluşturuyor.

Her ne kadar Erdoğan, devlet-parti-tarikat-medya aygıtları sayesinde galibiyet kazanmış olsa da kitleleri eskisi gibi coşkuyla arkasından sürükleyememiştir. Tüm seçim kampanyası sürecinde AKP ve Erdoğan mitingleri, Muharrem İnce’nin mitinglerine göre genel olarak daha zayıf ve cansız geçmiştir. Tüm medya ablukasına ve tarafgirliğine rağmen, tarafların ekran reytinglerine bakıldığında, rejim cephesi, başta Muharrem İnce karşısında olmak üzere muhalefetin gerisinde kalmıştır. AKP ve Erdoğan, parmaklıklar arkasında seçim çalışması yapmak zorunda bıraktıkları Demirtaş’ın yarattığı kadar bir heyecana bile mazhar olamamış, önce onu görmezden gelmeye çalışmış, sonra da dizginlerinden boşanmış bir hiddetle saldırma tutumuna geçmek zorunda kalmıştır.

Daha da önemlisi, tüm çabalarına rağmen rejim, HDP’yi baraj altında bırakma hesabında başarısız olmuştur. Özellikle Kürt illerini hedef alan yüz binlerce kişilik sandık kaydırma kararlarının ardından, ülkenin batısında birçok muhalif seçmenin HDP’nin baraj altında kalmaması için cumhurbaşkanlığında İnce’ye parlamentoda ise HDP’ye oy vermesiyle rejimin oyunu bozulmuştur. HDP, 1 Kasım 2015 seçimlerinden daha fazla oy almış, daha fazla vekil çıkarmıştır. Seçim sürecinde tüm muhalefet liderlerinin Demirtaş’ın hapisten çıkması gerektiğini açıklamaları, İnce’nin Demirtaş’ı hapiste ziyaret etmesi, seçim çalışmaları boyunca muhalefet partilerinin Kürtlere yakın durmaya çalışması Türkiyeli emekçilerdeki milliyetçi önyargıların kırılması bakımından olumlu bir durumdur. Ne var ki Kürt sorunu çözülmediği müddetçe egemenler haksız savaşı kızıştırarak Kürt düşmanlığını ve milliyetçiliği yükseltmekten, emekçilerin bilincini felçleştirip halkları karşı karşıya getirmekten geri durmayacaklardır.

Politik atmosferdeki canlanma ve muhalefet cenahından esmeye başlayan rüzgâr, farklı geleneklerden gelmiş muhalefet partilerine yönelmiş toplumsal kesimler arasında genel bir yakınlaşma ve yumuşama eğilimi doğurmuştur. Bu tablo, Erdoğan’ın süregelen kamplaşma ve kutuplaşma siyasetinin nasıl kırılabileceğini de gözler önüne seriyor. İnce’nin mitinglerine giden geniş kitlenin yalnızca CHP’lilerden oluşmaması, İnce’nin CHP’nin oyunu geçerek yüzde 30’luk bir oyun üstüne çıkması bu gerçeği yansıtıyor.

Diyalektik düşünce, her şeyin kendi karşıtıyla var olduğunu ortaya koyar. Doğada olduğu gibi toplumsal alanda da gerçeklik tek taraflı, tek yönlü değildir. Erdoğan, kendi iktidarını baki kılmak amacıyla yıllarca kutuplaştırma ve kamplaştırma siyaseti izledi ve bu sayede AKP’ye oy veren kitleleri peşine takmayı başardı, başarıyor. Ancak aynı zamanda toplumun önemli bir kesiminin karşı kutupta toplanmasına, muhalif kitlelerin Erdoğan rejimine olan öfkesinin derinleşmesine neden oldu. Kuşkusuz Erdoğan, tüm devlet erkini elinde toplayacak şekilde bir totaliter rejim kurmayı başarmıştır. Ne var ki tüm muhalefeti ezecek bir güce henüz ulaşmış değildir. Kendi kurumlarını yaratarak kendince yasal bir nitelik kazanan bu rejim, zayıflık ve kırılganlıklara sahiptir.

Unutmayalım ki, kapitalizmin tarihsel kriz koşullarında Türkiye kapitalizmi ciddi sıkıntılarla yüz yüzedir. Rejim, Ortadoğu’da izlediği emperyalist politikalar nedeniyle uluslararası alanda sıkışmıştır. Diğer taraftan sermaye birikim düzeyi emperyalist ülkelere oranla zayıf olan Türkiye’nin ekonomisi, kapitalist krizin etkisine fazlasıyla açıktır. Nitekim Türkiye ekonomisinin girdiği dar boğaz, yaklaşmakta olan ekonomik çöküş bu gerçeği gözler önüne seriyor. Totaliter rejimin bağrında çok yönlü çelişkiler birikiyor, birikecek. İşçi sınıfının mücadelesini ilerletmek için her olanağı, her fırsatı değerlendirmek sınıf devrimcilerinin görevidir. Meselâ Erdoğan rejiminin sahneye koymak istediği oyunun tam anlamıyla tutmadığı koşullarda, muhalif kitleler seçimler ekseninde motive bir şekilde harekete geçmiş ve bir süreliğine de olsa genel ortam sınıf devrimcilerinin propagandasına açık hale gelmiştir.

Tüm seçim öncesi süreç, geniş kitlelerde tek adam rejimine karşı önemli bir mücadele potansiyeli olduğunu ortaya koymaktadır. Toplumun en az yarısı bu yeni rejimi ve onun liderini istememektedir. Üstüne iktidarın son dönem icraatını ve ekonomik krize giden koşulları eklediğimizde, gelecek günlerde AKP’ye oy veren emekçi kitlenin de içinde ciddi sallanmalar olması muhtemeldir. Muhalefet partilerinin tabanında yer alan işçi-emekçiler ve gençler ciddi bir tepki ve öfkeyle doludur. Sınıf devrimcileri, ilan edilen sandık sonuçlarının muhalefet cephesinde yaratabileceği moral bozukluğuna en ufak bir prim vermeden, işçilere, emekçilere ve mücadele saflarına çekilebilecek gençlere gerçekleri göstermeye ve onları totaliter rejime ve kapitalizme karşı örgütlü mücadeleye çekme doğrultusundaki çabalarına kararlılıkla devam edeceklerdir.