Navigation

ABD’nin Yeni Stratejisi: Tüm Ortadoğu Irak Gibi Olsun!

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Ortadoğu’nun kadim topraklarında hayatını kaybetmiş, yaralanmış, sakat kalmış, ailesini, işini, evini ve yurdunu yitirmiş, yoksulluğa ve sefalete sürüklenmiş milyonlarca insana her gün yenileri ekleniyor. Sadece Irak’ta, artık bir içsavaş görüntüsünü andıran manzaralar eşliğinde her gün 100-150 kişinin bombalarla yahut başka vahşi yöntemlerle katledildiğini görüyoruz. Filistin’de terörist İsrail devletinin tankları ve helikopterleri, Gazze ve Batı Şeria’daki yerleşim birimlerine aralıksız saldırıyor. Bu bölgelerde yaşayan 3 milyona yakın Filistinli kuşatılmış durumda. Halk aç, susuz, işsiz, hapis durumda. Bombalamalar esnasında yaralanmış olanlar ve hastalar tedavi edilemiyor. Lübnan’da da durum farklı değil. İsrail saldırısı ve işgaliyle bir kez daha yıkımın eşiğine gelen Lübnan halkı ne yapacağını bilemez durumda. Tüm ülke yeni bir iç savaşın eşiğinde ve emperyalist güçler bunu alabildiğine kışkırtıyorlar. Ortadoğu coğrafyasına biraz uzak kalsa da, Afganistan’da da vaat edilen “demokrasi ve özgürlük”ten eser yok. Çatışmalarda her gün onlarca insan ölmesine rağmen gerici Taliban güçleri ülkenin güneyinde egemenliği tekrar ele geçirmeye başlamış durumdalar. Açlıktan ve sefaletten bitap düşmüş halk içinse, yaşadıkları cehennemin zebanisinin kim olacağı fark etmiyor. İşte ABD emperyalizminin 11 Eylül’le başlattığı emperyalist savaş sürecinin Ortadoğu’da yarattığı tablonun bugünkü hali budur.

ABD’nin yeni Irak stratejisi neyi hedefliyor?

Yeni Irak stratejisini Ocak ayında açıklayan ABD, Irak’a 21 bin 500 ek asker göndermeyi planladığını duyurmuştu. Bush açıklamasında, takviye askerlerin gönderilmesi karşılığında Irak yönetiminden (ülkede “istikrarı sağlama” konusunda) elini çabuk tutmasının isteneceğini, Irak’a karşı “düşmanca eylemler” içinde olan İran ve Suriye’ye karşı askeri önlemler alınacağını söylüyordu. Ayrıca işgali finanse etmek için bütçeden yaklaşık 170 milyar dolar daha ek para talep edileceğini de açıklamıştı. İşler yolunda giderse, ABD ordusu 2009’a kadar kademeli olarak Irak’tan çekilecekti ya da daha doğru bir deyişle asker sayısı azaltılacaktı.

Bush’un açıklamasının ardından ABD ve dünya basınından canhıraş çığlıklar yükselmeye başladı. ABD yönetimini ellerinde tutan neo-conlar, yine “aptalca” davranmış ve ne Demokratların ne de Irak Çalışma Grubunun önerilerini dinlemişlerdi. Sözümona IÇG’nin tüm uyarılarına rağmen Saddam’ın asılmasıyla başlayan süreçle, yapılan yanlışlara bir yenisi daha ekleniyor ve yenilgiyi kabul etmeyen neo-conların ısrarı yüzünden ABD’nin iyiden iyiye bataklığa saplanacağı söyleniyordu. Ancak bu gaz ve toz bulutu dağılıp da ABD emperyalizminin diplomatik ve askeri aygıtları yeni rota doğrultusunda çalışmaya başladıklarında, kopartılan vaveylanın neyin üzerini örtmeyi amaçladığı da daha iyi görülmeye başlandı. ABD’nin “yeni” Irak stratejisi, aslında “eski” emperyalist oyunların günümüz Ortadoğu sahnesine uyarlanmasından başka bir şey değildi.

Öncelikle birkaç hususu hatırlatalım. Ne Demokratların Kongrede çoğunluğu ele geçirmiş olmaları, ne de Irak ve Afganistan’da istikrarın bir türlü sağlanamamış olması, ABD emperyalizminin bölgeye ve dünyaya ilişkin politikalarında bir değişiklik yaratıyor. 2008’deki seçimleri Demokratların kazanması halinde de durum değişmeyecektir, çünkü kimi solcu geçinen liberallerin yahut reformistlerin sandığı gibi ABD emperyalizminin politikaları neo-conların saldırganlığı ya da Bush’un aptallığına indirgenemez. Bu politikalar hegemonya yarışının ve paylaşım kavgasının gereğidir, dolayısıyla kim gelirse gelsin amaçlar ve sonuçlar pek değişmeyecektir. Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, ABD emperyalizmi hedeflerine ulaşıncaya ya da açık bir yenilgiye uğrayıncaya kadar emperyalist savaşın sürmesi ve yayılması kaçınılmazdır. Demokratların savunduğu ve sanılanın aksine Bush yönetiminin de gayet iyi bir şekilde uyguladığı şey, İran ve Suriye ile girişilecek muhtemel bir savaş öncesi cephe gerisinin derlenip toparlanmasıdır. İşin aslı bu derlenme ve toparlanma çalışmasının da sonlarına yaklaşılmakta, bir yandan İran’a yapılacak saldırının planları tartışılırken diğer yandan Ortadoğu’da İran ve Suriye karşıtı bir cephe örülmeye çalışılmaktadır.

Demokratların ve dünyadaki anti-Amerikancı cephenin alaya aldığı “aptal” Bush, mevcut Irak yönetimini, Kürtleri, Türkiye’yi ve hemen hemen tüm bölge ülkelerini (İran ve Suriye hariç) Irak’tan askerlerini tamamen çekmekle tehdit ediyor. Bush’un çekilmeyi dillendirmesi bile, tüm Demokrat ve liberal koronun bir anda çark etmesine ve “mademki bizi bu bataklığa soktunuz, o halde çıkartana kadar işinize devam etmelisiniz!” seslerinin yükselmesine neden oldu. Burjuva politikacılarının ikiyüzlülüğü her yerde aynıdır.

ABD’nin Irak işgaline sözde karşı olan ve Bush yönetiminin politikalarını eleştiren bu çevreler, böylesi bir çekilme durumunda Irak’ın parçalanacağından ve istikrarsızlığın tüm bölgeye yayılacağından söz ediyorlar. Bu, burjuvazi açısından ironik bir durum olsa gerek: kargaşayı ve istikrarsızlığı yaratandan ortalığı toparlamasını istemek! ABD’nin askerlerini Irak’tan çekmesi durumunda, mezhep çatışmalarının iç savaşa dönüşeceği ve bunun da tüm Ortadoğu’yu bölgesel bir savaşa sürükleyeceği senaryosu, emperyalist güçlerin gerçek niyetlerini yansıtan yaklaşımın bir parçasıdır.

ABD’nin yeni strateji çerçevesinde gündeme getirdiği bir diğer seçenek ise, Irak’ta ve bölgedeki kimi ülkelerde “demir yumruklu liderler”in işbaşına getirilmesidir. Afganistan ve Irak’ı “özgürlük ve demokrasi” sloganları eşliğinde işgal eden ve bölgedeki İslamcı-gerici rejimlere karşı daha demokratik-liberal yönetimleri destekleyeceği imajını veren ABD, bu söylem değişikliği ile birlikte kendi eliyle peçesini indirmekten başka bir şey yapmış olmuyor. Askeri bir diktatörlüğün ülkedeki direnişi ezeceğini ve istikrarı tekrar sağlayacağını düşünen ABD emperyalizminin, Afganistan ve Irak’ı işgalinin en temel gerekçesinin diktatörlük rejimleri altında inleyen halkları özgürleştirmek ve onlara demokrasi getirmek olduğu hatırlanınca, emperyalizmin halklara baskı ve zulümden başka bir şey sağlamayacağı bir kez daha kanıtlanmış oluyor.

ABD emperyalizminin “demokrasi ve özgürlük” söyleminden çark etmesinin bir diğer nedeni de, Şii İran ve Suriye’ye karşı Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan’ın yer aldığı Sünni bir cephe örme çabalarıdır. Ortadoğu’daki Sünni devletlerin pek çoğunda ABD’nin “demokrasi ve özgürlük” söylemine ters düşecek baskıcı rejimlerin bulunması, değişikliğin sebeplerinden biridir. Bunun yerine yeni bir söylem geliştirilerek Ortadoğu’daki rejimler “ılımlılar ve aşırılıkçılar” olarak ikiye ayrılıyor, çünkü Sünni-Şii ayrımı duruma her koşulda uymamaktadır. Böylece ABD’nin hedefi de bölgedeki ABD çıkarlarına karşı hareket eden İran, Suriye, Hamas ve Hizbullah gibi “aşırılıkçı” güçlere karşı “ılımlılar”ı desteklemek, daha doğru bir ifadeyle, kullanmak oluyor.

Bush’un yeni stratejiyi açıklamasının hemen ardından ilk adımlar atılmaya başlandı. Açıklama ile aynı saatlerde Erbil’deki İran konsolosluğu basılarak 5 kişi tutuklandı, tüm belge ve bilgilere el konuldu. Sonraki günlerde de İranlı diplomatlara yönelik tacizler devam etti. Ve en son olarak Bush yönetimi, Irak’taki karışıklığın ve ABD askerlerine yönelik saldırıların sorumlusu olarak İran’ı hedef gösteriyor. Geçtiğimiz günlerde Bush, Kongreye bu tezleriyle ilgili “kanıtlar” gösterdi. Sünni ve Şii direnişçilere silah ve lojistik yardımının İran tarafından yapıldığını “kanıtlayan” bu deliller ışığında, İran’a olası bir saldırının temelleri döşenmeye çalışılıyor. Kuşkusuz geçmiş deneyimlerinden hareketle ne Kongredeki Demokratlar ne de dünya basını, Bush’un öne sürdüğü delilleri inandırıcı bulmadı, ama zaten bunun oyunun bir parçası olduğunu herkes biliyor. Açıkçası Irak’taki istikrarsızlığın sebebinin mezhep çatışmaları ve/veya İran-Suriye gibi dış güçlerin işe karışması şeklinde ortaya konulması kimseyi yanıltmamalıdır. Irak’taki ve Ortadoğu’daki istikrarsızlığın tek sebebi başta ABD olmak üzere emperyalist-kapitalist güçler ve egemen sınıflar arasında yürüyen paylaşım kavgası ve etnik-mezhepsel farklılıkların bu doğrultuda kaşınmasıdır. Yoksa halklar durduk yerde farklı etnik kökene veya mezhebe mensup oldukları gerekçesiyle birbirlerini boğazlamazlar.

ABD dışişleri bakanı Rice ve İngiltere başbakanı Blair şimdiden İran ve Suriye karşıtı “ılımlılar” cephesini oluşturmak için turlara başladılar. Bir taraftan diplomasi turları sürerken, diğer taraftan ABD emperyalizmi ve yardakçısı Siyonist İsrail devleti, Lübnan’da Hizbullah’a karşı Sünni Sinyora hükümetini silahlandırıyor, Filistin’de Hamas’a karşı Abbas’ın partisi El Fetih’i kışkırtıyor. Öte yandan İran ve Suriye’ye karşı örülmeye çalışılan Sünni cephe politikasının meyvelerini vermeye başlaması ve Irak’ta Sünni grupların yönetime daha fazla katılmaları yönünde yürütülen çabalar sonucu, direnişçi grupların başını çeken İslami Direniş Hareketinden ilk kez işgalin bitirilmesi karşılığında ateşkes önerisi geldi. Bu politikanın devamı olarak Irak’taki isyancı Şiilere de sert çıkılmaya başlandı. ABD, Irak yönetimini de yanına alarak isyancı Şii lider Sadr’a karşı bir operasyon başlattı. Şubat ayı başında Necef’te Sadr’ın Mehdi Ordusuna karşı yapıldığı öne sürülen saldırıda kadın ve çocuklar da dâhil 263 kişi katledildi, 210 kişi yaralandı. Ardından Şii ve Sünni gruplar arasında başlayan karşılıklı bombalama eylemleri yüzünden günlük bilanço yüzlerce ölüye ulaştı.

Anlaşılacağı üzere ABD’nin yeni Irak (belki de Ortadoğu demeli) stratejisinin belkemiğini İran’a (ve Suriye’ye) karşı girişilecek saldırının hazırlığının yapılması çabaları oluşturuyor. Bush yönetiminin asıl odaklandığı nokta Irak’ın nasıl kurtarılacağı değil, İran’ın nasıl batırılacağı. Bu yüzden, sanılanın aksine, Irak’taki direnişin ve çatışmaların büyüyerek ülkenin bir içsavaşa sürüklenmesi ve ardından bölünmesi, ABD açısından o kadar da kabul edilemez bir durum oluşturmuyor. ABD emperyalizminin çıkarları açısından bakıldığında aslolan enerji alanlarının ve pazarların kontrolü, hegemonya yarışında küresel dengenin kendi lehine gelişmesidir ve bu hedefe ulaşıldığı takdirde üçe bölünmüş bir Irak pek de sorun yaratmayacaktır. Bu yüzden bölge ülkeleri de (örneğin Türkiye) mevcut koşullarda ABD ordusunun çekilmesini pek istememektedirler. Irak’ın bölünmesi durumunda bölgedeki dengelerin ve sınırların değişeceği açıktır. Bu durumda kuzeyde kurulacak olan ve Kerkük’ü de kapsayacak bir Kürt devleti, barındırdığı zengin petrol rezervleri bakımından ABD açısından en değerli parça olacaktır. [1] Bu durumda, şimdiden bazı senaryolarda belirtildiği gibi, ABD, ordusunun büyükçe bir kısmını Türkiye ile sınırı olan bu topraklara yerleştirecek, böylece hem İran ve Türkiye cenahından gelecek olası saldırılara karşı koruma sağlayacak, hem de petrol rezervlerini ve nakil hatlarını güvenceye almış olacaktır. Böylesi bir durumda, Irak’ın diğer bölgelerinde de ABD ordusu daha güvenli ve petrol kuyularını çevreleyen üslere çekilecektir. Ardından da, Irak’ta asli amaçlarına ulaşmış olduğundan, Sünni Arap devletlerini de arkasına alarak Suriye ve İran’a karşı bir savaşa çok daha rahat girişebilecektir.

ABD emperyalizmi kanlı bir sayfa daha açıyor: Sünni-Şii savaşı

ABD emperyalizminin İran’a karşı girişmeyi düşündüğü savaşın amacı, bölgede ABD çıkarlarına aykırı hareket eden mevcut rejimi değiştirmektir. Böylece rakiplerini bu alandan dışlayarak hegemonya yarışındaki yerini sağlamlaştırmış olacaktır. Ancak Afganistan ve Irak’ın işgaliyle başlayan süreçten ders çıkartmış olan ABD emperyalizmi, bu işin Irak’ın işgali kadar kolay olmayacağını biliyor. Sünni Arap devletlerini cephenin ön saflarına sürmek istemesi boşuna değildir. ABD bu ittifaka Türkiye’yi de dâhil etmeye uğraşmaktadır. Bu sayede İran ve Suriye tamamen kuşatılmış olacaktır.

ABD yönetimi İran’a gözdağı vermek ve savaş hazırlıklarını tamamlamak amacıyla körfeze yeni savaş gemileri ve asker yolluyor. Basra’daki askeri yığınağını da arttıran ABD, savaş uçakları ile İran hava sahasından içeriye doğru girerek sözde devriye uçuşlarına başladı. İncirlik üssünden ve Körfez’deki uçak gemilerinden kalkan F-16 uçaklarının hedefi, İran tarafından Irak’taki direnişçilere gönderilen silah ve mühimmat sevkıyatına engel olmak, gerekirse bu konvoyları vurmak olarak belirtiliyor. Ayrıca Irak topraklarına ve İncirlik üssüne patriot füzeleri yerleştirilmeye başlandı. Böylece İran’ın yollayacağı füzelerin etkisiz hale getirilmesi hedefleniyor. ABD bir yandan da Suudileri petrol üretimini arttırmaya ve fiyatları düşürerek en büyük geliri petrol ihracatı olan İran’ı ekonomik açıdan da köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. Kısa süre önce de İran’a yatırım yapan veya kredi veren uluslararası bankaları engelleyerek, petrol ihracatı gittikçe düşen İran’ın yeni yatırımlar yapmasını engellemişti. Irak işgali öncesindeki süreci hatırlatan bu gelişmelere bakarak, ilk saldırıların Nisan veya Mayıs aylarında yapılacağını öne sürenler az değildir.

Ne var ki, ABD-İsrail-İngiltere üçlüsünün bahsetmiş olduğumuz gibi bir Sünni cephesi oluşturabilmesi için, İsrail ile Filistin ve Lübnan arasındaki sorunu çözmesi veya en azından gözle görülür bir ilerleme kaydetmesi gerekiyor. Bu yüzden ABD emperyalizmi ve yardakçıları, Filistin ve Lübnan halkının kaderiyle de oynamaktan çekinmiyorlar. Ortadoğu’nun belki de en makûs talihe sahip halklarından birisi olan Filistinliler, bir kez daha emperyalist-kapitalist güçlerin tepişmesi altında eziliyorlar. Seçimle işbaşına gelen Hamas ciddi baskılara maruz kaldı ve birçok yöneticisi, milletvekili gayrimeşru bir biçimde İsrail tarafından tutuklandı. Bazı liderleri, İsrail tarafından açıkça üstlenilen suikastlarla öldürüldü. Hamas’ın seçimleri kazanmasının ardından ateşkes ilan etmesine ve İsrail ile müzakerelere başlayacağının sinyallerini vermesine rağmen, bu ne İsrail ne de ABD tarafından dikkate alındı. ABD emperyalizminin dilinden düşürmediği “demokratik ve özgür” yoldan seçimle işbaşına gelen Hamas, en azından şimdilik Filistin sorununda genel olarak daha mücadeleci bir çizgiyi temsil ettiği için “terörist” ilan edildi.

Seçim sonrası tüm mali yardımlar kesildiği gibi, Hamaslı yöneticilerin Arap ülkelerini dolaşarak topladıkları yardımların ülkeye sokulmasına da izin verilmedi. Sadece 2006 yılında binden fazla Filistinli (150’si çocuk olmak üzere) İsrail askerlerince öldürüldü. İsrail hapishanelerinde 10 binden fazla Filistinli tutuklu durumunda. Kuşatma altındaki Gazze’de açlıktan ölen insan manzaralarıyla karşılaşmak mümkün. İsrail şimdi de, Filistinliler ve Müslümanlarca kutsal kabul edilen Mescid-i Aksa’da kazı çalışmalarına başladı ve bu girişim yüzünden başlayan çatışmalarda ondan fazla insan öldü.

Tüm bunlar olurken, bir süreden beri devam eden El Fetih-Hamas çatışması sonucunda da 100’den fazla Filistinli hayatını yitirdi. [2] Birçok sonuçsuz uzlaşma girişimine rağmen neticede Suudi kralı Abdullah’ın girişimiyle Abbas ve Hamas lideri Meşal, birlik hükümeti konusunda Mekke’de anlaştılar. Riyad yönetimi anlaşmanın hayata geçmesi kaydıyla Filistin yönetimine 1 milyar dolarlık yardım sözü verdi. Gerici Suudi yönetimi, İran liderliğindeki Suriye, Libya, Yemen, Hizbullah ve Hamas’tan oluş(turul)an cepheye karşı, ABD’nin örmek istediği ittifakın liderliğini ele geçirmek noktasında bir avantaj elde etmeyi ummaktadır. Fakat BM, AB, ABD ve Rusya’dan oluşan Ortadoğu Dörtlüsü, Rusya hariç tutulursa birlik hükümetine sıcak bakmıyor. ABD emperyalizminin isteği İsrail işgalinin ve devletinin Filistin yönetimince tanınması.

ABD’nin kanlı Ortadoğu stratejisinin izini Lübnan’da da sürmek mümkün. Lübnan halkı henüz İsrail saldırısının ve işgalinin şokunu atlatmış değil. Hizbullah ise, son derece güçlenmiş bir ulusal direniş hareketine önderlik etmenin verdiği güvenle, Sinyora hükümetine karşı cephe almış durumda. Lübnan’da açık bir siyasi kriz söz konusu. ABD ve İsrail destekli Sinyora hükümeti, İsrail’e karşı başarılı bir direniş sergilemiş olan Şii Hizbullah’ın yükselişinden son derece kaygılı ve sürekli olarak Hizbullah’ı silahsızlandırmaya ve tasfiye etmeye çalışıyor. Buna karşılık Hizbullah’ın başını çektiği koalisyon da (Hizbullah, Şii Emel örgütü, Hıristiyan-Marunî lider Aoun ve Süleyman Faranjiye, Lübnan Komünist Partisi vd.), 2007’nin başından beri sokak gösterileri eşliğinde hükümeti istifaya zorluyor. Bu koalisyonun hükümetteki temsilcileri de geçtiğimiz ay istifa ettiler. Koalisyona bağlı partilerin destekçilerinden oluşan binlerce kişi şehrin merkezinde (hükümet konağının karşısındaki meydanda) çadırlar kurdu ve protestolar devam ediyor. 24 Ocakta Hizbullah’ın ilan ettiği bir günlük genel grev tüm ülkede hayatı felç etti.

ABD destekli Sinyora hükümeti ise çatışmalardan Suriye ve İran’ı sorumlu tutuyor. Hizbullah, İsrail’in Lübnan’a saldırısından sorumlu tutuluyor ve şu anda da ülkeyi iç savaşın eşiğine getiren İran’ın kuklası bir parti olarak gösteriliyor. Ama bunu yapanlar, İsrail saldırısının ABD emperyalizminin bölgedeki planlarının bir parçası olduğundan ve Hizbullah’ın yükselişinin sebep değil sonuç olduğundan bahsetmiyor. Lübnan şu anda uluslararası istihbarat örgütlerinin ve ajanlarının cirit attığı bir ülke durumunda. İç savaş patlak verirse tek kazanan ABD ve İsrail, kaybeden ise Lübnan halkı olacaktır. Oysa hem Filistin’de hem de Lübnan’da, halk mevcut yönetimleri istemediği halde bu istekleri ABD emperyalizminin çıkarlarına ters düştüğü için baskı ve zorbalıkla yönetiliyor. Ve ABD emperyalizmi, her iki ülkede de saldırılarıyla korkunç yıkımlara ve katliamlara yol açan Siyonist İsrail’i koşulsuz destekleyerek adeta kedinin fareyle oynadığı gibi Lübnan ve Filistin halklarının kaderleriyle oynuyor. Üstelik bu tehlikeli oyun tüm Ortadoğu’yu etkileyecek bir boyuta sahiptir.

Türkiye burjuvazisi emperyalist kavgada daha “aktif rol” istiyor

TC öteden beri Ortadoğu’da İngiliz-ABD emperyalizminin çıkarlarının ve bununla bağlantılı olarak kendi yayılmacı emellerinin savunucusu olmuştur. Bu durum bugün de aynen devam ediyor. Türkiye Ortadoğu’daki yeni misyonunu oynamaya son derece isteklidir. ABD emperyalizminin yeni Irak (Ortadoğu) stratejisinde Türkiye’ye biçtiği rol, İran ve Suriye’ye karşı yürüttüğü harekâtta daha aktif rol alması ve ABD askerleri çekildikçe Irak’ta oluşacak boşluğu doldurması düşünülen (Müslüman ülke askerlerinden müteşekkil) “barış gücü”nde yer almasıdır. TC burjuvazisinin niyeti de farklı değildir. Hükümetin en yetkili ağızlarından “aktif rol” (siz bunu yayılmacı diye de okuyabilirsiniz) talebi dile getirilmiştir. Türkiye bu amaçla Filistin ve Lübnan’da birtakım girişimlerde bulunmakta, Irak’ın içişlerine eskiye oranla çok daha fazla karışmaktadır.

Türkiye burjuvazisinin çıkarları, Kürt sorunu bir tarafa bırakılırsa ABD emperyalizmininkilerle örtüşmektedir. Ne var ki Kürt sorunu, oturduğu bağlam ve Türkiye’nin iç siyasetinde-dengelerinde tuttuğu yer itibariyle öyle kolay kolay aşılabilecek bir mesele olmaktan uzaktır. Güney Kürdistan’da kurulacak olası bir Kürt devletinin engellenmesi, PKK’nin yok edilmesi ve şimdilerde de Kerkük’ün Kürtlerin eline geçmesinin önlenmesi hedefleri, Türkiye’nin Ortadoğu politikasının özünü oluşturuyor. Buradaki çelişki Türkiye burjuvazisinin yayılmacı emellerini gerçekleştirmesinin önünde de ciddi bir engel haline gelmiştir. Fakat meselenin çözümü konusunda AB’ci kesimlerle milliyetçi-statükocu kesimin farklı yaklaşımlara sahip olması yüzünden, bir türlü ağız birliği edilememekte, atılan her adımda tökezlemeler yaşanmaktadır.

Ancak ABD emperyalizminin son hamleleri doğrultusunda sürecin hızlanması ve kızışma eğilimi taşıması, Türkiye burjuvazisini de politikalarını netleştirmek ve oyuna girmek ya da tamamen diskalifiye olmak seçeneklerine zorluyor. Erdoğan’ın Ocak ayı başlarında mecliste yaptığı konuşmasında öne çıkan husus, “Türkiye’nin Irak’ta, Kerkük’te ve Ortadoğu’da yaşanacak gelişmelere seyirci kalamayacağı” yönündeydi. Ortaya koyduğu “kırmızı çizgiler” Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması, Irak’ın petrol gelirlerinin eşit dağılımı, Kerkük sorununun şehirde yaşayan etnik gruplar tarafından uzlaşarak çözülmesi ve PKK’nin yok edilmesidir. Yani 80 yıl önceki yerde durulmaktadır. Bölünme fobisi hâlâ devam etmektedir. Aslında tek bir kırmızı çizgi vardır, o da Kürtlerin bağımsızlıklarını ilan edip Türkiye’yi bölecekleri korkusuna dayanmaktadır.

Katalizör işleviyle süreci hızlandıran faktör, 2007 yılı sonlarına doğru Kerkük’te referandum yapılacağının açıklanmasıdır. Referandumun Kürtlerin lehine sonuçlanacağı herkesin malûmudur. Tam da bu sebeple Türkiye burjuvazisi referanduma karşı çıkmakta, Kürtlerin suni bir şekilde demografik bileşimi değiştirip Kürt ailelerini yığdığını iddia etmekte, Türkmenler başta olmak üzere Arap ve diğer azınlık nüfusun zorla göç ettirildiğini öne sürmekte, bunlara rağmen referandum yapılır ve Kerkük Kürdistan yönetimine bağlanırsa bunun bir içsavaşı başlatacağını söylemektedir. Hatta bizzat başbakanın ağzından Kerkük’ün Kürtlere geçmesi halinde askeri müdahalede bulunulabileceği ifade edilmiş, CHP lideri Baykal meclise tezkere önerisi getirilmesi gerektiğini buyurmuştu. Askeri müdahale veya sınır ötesi operasyon mavrası, benzer şekilde Güney Kürdistan’da bulunan PKK kamplarının yok edilmesi gerekçesiyle de yapılmıştı. Oysa ABD’nin izni olmadan bu tür işlere kalkışılamayacağını herkes biliyor. Sınırlı olmak kaydıyla sınır ötesi operasyonların yapıldığı ise zaten bilinen bir gerçekliktir. Geçtiğimiz yılın Temmuz ile Eylül ayları arasında birçok sınır ötesi operasyon yapılmış, en son kapalı meclis oturumunun ardından da PKK kampları top ateşine tutulmuştur. Üstelik Güney Kürdistan ve Kerkük, JİTEM’inden MİT’ine her türlü Türk istihbarat elemanının cirit attığı ve provokasyonlar tezgâhladığı sahalara dönüşmüştür.

Gerek 2006 Aralığındaki MGK toplantısında, gerek Gül ve Büyükanıt’ın ABD ziyaretlerinde, gerekse de geçtiğimiz ay yapılan meclis kapalı oturumunda ve son MGK toplantısında ortaya konulan çizgi aynıdır. Türkiye burjuvazisi, Güney Kürdistan’da bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına ve Kerkük’ün de bu devletin/yönetimin eline geçmesine karşı çıkmakla, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkına karşı çıkmaktadır. Bu gerici ve baskıcı politika, Türkiye Kürtlerinin özgürlük mücadelesinde izlenen hattın devamıdır. Dört ülkeye yayılmış durumdaki Kürtlerin birleşerek bağımsız bir devlet kurmaları Türkiye-Suriye-İran’ın korkulu rüyasıdır. Bu konu, her üç ülkenin de ortak çıkarlara sahip olduğu ve fakat ABD emperyalizmiyle ters düştüğü bir özelliğe sahiptir.

Ancak ABD yönetiminin getirdiği son açılımlar ve ikazlar sonrasında, Türkiye burjuvazisi askeri müdahale ve sınır ötesi operasyon söylemini geri çekmeye, “maceracı” politikalar yerine “diplomasinin sunduğu olanakları kullanmanın” önemini dillendirmeye başlamıştır. Hatta başbakan ve dışişleri bakanının ağzından, “vatan ve milletin yüksek menfaatleri” gerektirdiğinde Kürt yönetimiyle de görüşülebileceği ifade edilmiştir. Her ne kadar bu konuda genelkurmay ile hükümet arasında görüş ayrılığı bulunsa da, bu söylem değişikliği önemlidir. ABD yönetiminin ve liberal çevrelerin getirdiği açılımın anlamı, Türkiye için Ortadoğu’da daha “aktif rol”ün Kürtlerle işbirliğine giderek ve hatta onların hamiliğini yaparak olanaklı hale geleceğidir. Yine de Türkiye burjuvazisinin ve devletinin tarihsel reflekslerini aşarak böylesi bir politika değişikliğine gidebileceğini düşünmek için henüz erkendir. DTP yöneticilerine yönelik gerçekleştirilen son tutuklamalar bunun en özlü ifadesidir. Türkiye burjuvazisi, Türkiye dışındaki Kürtlerle uzlaşsa bile kendi içindeki Kürtlere karşı en acımasız ve baskıcı siyaseti uygulamakta bir beis görmeyecektir.

Özetlersek, Türkiye’nin Irak’a ve Ortadoğu’ya yönelik dış politikası, her ne kadar zıtlaştığı bazı noktalar olsa da ABD emperyalizminin planlarının devamı niteliğinde olup bölgesel düzeyde bir alt-emperyalist güç olma hedefine yöneliktir. Türkiye burjuvazisi bölgedeki en gerici güçlerden biridir ve yayılmacı hedeflerine ulaşmak için her türlü zorbalığı, kıyımı, katliamı yapmaya hazır bir sicile ve anlayışa sahiptir. Bu özelliğiyle emperyalist güçler için ideal bir “tetikçi” olma özelliği taşırken, bölge halkları için de geçmişte kendilerine nice acılar yaşatmış bir imparatorluğun diriltilmeye çalışılan gölgesi gibidir.

Ortadoğu halklarının kurtuluşu kendi ellerindedir

Hiç kuşku yok ki, ABD emperyalizminin Irak ve Ortadoğu’ya yönelik planlarını hayata geçirmesi çok kolay olmayacaktır. Diğer emperyalist güçlerin bu gelişmelere sessiz kalması beklenemez. Nitekim Rusya, Putin’in ağzından tavrını net bir biçimde ortaya koymuştur. Kimilerince yeni bir soğuk savaş döneminin başlangıcı sayılan bu çıkışın arkasında, ABD emperyalizminin Ortadoğu’da, Asya’da ve Avrupa’da giriştiği Rusya’yı kuşatma politikalarına[3] tepki vardır. Tek kutuplu bir dünyanın ilelebet süremeyeceğini ve ABD’nin kendine karşıt kutupları yaratacağını biliyoruz. Bu kutuplaşma/kamplaşma süreci halen devam etmektedir. Ancak Putin’in yaptığı son çıkışta iddia ettiği gibi, dünyanın eskisi gibi çok kutuplu bir hale dönüşmesi de işçi-emekçi sınıflar açısından bir şey değiştirmeyecektir. Çok kutupluluktan anlaşılması gereken, emperyalist paylaşım kavgasının daha da kızışması ve büyük oyuncuların artık daha açıktan sahneye çıkmaları, kamplaşmaların daha belirgin hale gelmesidir.

İstisnasız tüm emperyalist güçler, ABD emperyalizminin başlattığı kavgada yerlerini alıyor ve dünyayı emperyalist savaş sürecinin daha yüksek aşamalarına götüren yolda ilerliyorlar. Bu yol halkları şimdi de yeni ve kanlı bir sayfanın açılışına götürüyor. Irak’ta yarattığı durumu tüm Ortadoğu’ya yaymak niyetinde olan ABD, Sünni Arap halklarını Şiilere karşı kışkırtarak İran’a karşı girişeceği haksız savaşta onları cephenin ön saflarına sürmeye hazırlanıyor. Bu ülkelerin egemen sınıfları ise elde etmeyi umdukları kârların hesabını yaparak ve ellerini ovuşturarak, işçi ve emekçi sınıfları kardeşlerini boğazlamaya gönderecekler. Savaştan umulan kârların bedeli milyonlarca insanın hayatı ve halkların birbirine kırdırılarak uzun yıllar silinmeyecek düşmanlık tohumlarının atılması olacaktır. Bu, emperyalizmin yıllanmış taktiğidir.

Bugün bu kâbus pekala gerçekliğe dönüşebilir, çünkü işçi ve emekçi sınıflar örgütsüz ve önderliksiz durumda. Onlara önderlik etme iddiasında olan sol çevrelerin çoğunluğu ise küçük-burjuva milliyetçiliğinden kurtulabilmiş değil. Anti-Amerikancılık anti-emperyalizmle bir tutuluyor ve bu temelde Ortadoğu halklarını peşinden sürükleyen İslamcı-milliyetçi burjuva siyasi akımlar bile anti-emperyalist ilan edilebiliyor. Bu, işçi-emekçi sınıfları gerici Arap milliyetçiliğinin veya şeriat savunuculuğunun kucağına itmektir. ABD emperyalizminin politikaları, Bush ve ekibinin aptallıklarına ve “akıl dışı” isteklerine indirgenerek emperyalist savaş ve yayılma tehlikesi küçümseniyor. Tüm Ortadoğu’yu korkunç acılara gark edecek emperyalist politikalar, mezhep çatışmalarını ve etnik ayrımcılığı körükleyen stratejiler neo-conların çılgınlıkları olarak görülerek, Demokratlar iktidara geldiğinde her şeyin düzeleceği, emperyalist güçlerin nükleer silahların kullanılacağı yeni bir dünya savaşını göze alamayacakları düşünülüyor. Oysa nükleer silahlara sahip olma çılgınlığı hızla yayılırken, bu güce sahip olan ABD ve Rusya gibi ülkeler de silahlarını daha yıkıcı teknolojilerle donatmanın hesaplarını yapıyorlar. Tarih, Elif Çağlı’nın acı bir şekilde dile getirdiği gibi, “hegemonya için büyük bir kapışmaya tutuşan emperyalist güçlerin cephaneliklerinde biriken bombaların er geç halkların tepesinde patladığını kanıtlayan sayısız örnekle doludur”.

Turnusol kâğıdı işlevi gören emperyalist kapışma, şimdiden küçük-burjuva solcuların ve reformistlerin maskesini düşürmüştür. Halkların birbirine düşürülmesini öngören emperyalist planların ve çıkarların sonucu kaçınılmaz olarak yükselen milliyetçilik dalgası ve şovenizm karşısında, proletaryanın enternasyonalist bayrağını yükseltecek yerde, yurtseverlik ve “pozitif milliyetçilik” sloganlarıyla bilinç bulandırıyorlar. Oysa ezilen halkların kurtuluşunun yolu, işçi sınıfının uluslararası devrimci mücadelesinden geçiyor.

 



[1] BP, Shell, Exxon ve Mobil gibi tekeller şimdiden Irak petrolünün paylaşılması için bir yasa çıkartma uğraşına girişmişlerdir. Çıkmasına kesin gözüyle bakılan yasaya göre bu tekeller, 30 yıllığına Irak’ta petrol arama ve çıkartma hakkı elde ediyor. Yasanın diğer maddeleri de göz önüne alındığında, bu imtiyazlar sayesinde Irak’ın petrol gelirinin yaklaşık %75’i bu petrol tekellerinin kasasına gidecek.

[2] ABD-İsrail-İngiltere, işgalci İsrail’le görüşmeyeceğini açıklayan Hamas’a karşı Abbas’ı desteklemiş ve 86 milyon dolar hibe etmişti. Şimdiye kadar El Fetih’e yapılan bu en büyük çaplı yardıma ek olarak silah da sağlanmış, Abbas’ın bunları Hamas’la giriştiği çatışmalarda kullanması teşvik edilmişti.

[3] Son olarak ABD, Polonya ve Çekya’ya İran’dan gelecek olası füze saldırılarını önlemek maksadıyla radar ve füze sistemi kurduğunu açıkladı.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:24, Mart 2007