Navigation

Hong Kong’da Neler Oluyor?

Hong Kong’da yaşanan süreç, gittikçe daha da gericileşen emperyalist-kapitalist sistemde burjuvazinin, kitlelerin demokratik taleplerini ve özlemlerini kendi çıkarları doğrultusunda suiistimal etmelerinin örneklerinden birisini oluşturuyor. Burjuvazinin derdi emekçi halkın yakıcı sorunlarına çözüm bulmak değildir. Kendi işine gelen hususlarda kontrollü bir kitle seferberliğini hayata geçirebilen burjuvazi, kapitalist sömürünün yarattığı sorunları tümüyle görmezden gelmekte, bu doğrultudaki mücadelelerin önünü kesmektedir.

Çin’e bağlı özerk bir yönetimle idare edilen Hong Kong’da protesto gösterileri devam ediyor. Gösterilerin başını çeken “Hong Kong Öğrenci Federasyonu” ve “Merkezi İşgal Et” (“Occupy Central”) hareketi, genel oy hakkının tanınmasını, hükümet başkanının istifasını, Çin’in Hong Kong’daki seçim sistemine yönelik kararını geri çekmesini ve seçim sistemine dair yeni bir reform paketinin yürürlüğe sokulmasını istiyor. Hâlihazırdaki sisteme göre Hong Kong’da hükümeti 1200 kişilik bir “Seçici Komite” ve Çin yönetimi belirliyor. Üstelik bu yılın başlarında Çin yönetimi zaten anti-demokratik olan bu seçim sistemini daha da geriye götürecek adımlar attı ve bu da gösterilerin fitilini ateşledi.

13 Eylülde bir grup öğrencinin hükümet binası önünde gösteri düzenlemesiyle başlayan, 22 Eylülde Hong Kong Öğrenci Federasyonunun dersleri boykot etmesiyle devam eden protestolar, 26 Eylülden itibaren kitlesel bir boyut kazandı. Hükümet binası önünde toplanan öğrenci gruplarına karşı uygulanan polis şiddetinin yarattığı tepki sonucu farklı kesimlerden insanlar da gösterilere katılmaya başladı. Ardından “Merkezi İşgal Et” hareketinin lideri Benny Tai’nin (Hong Kong Üniversitesinde hukuk profesörü) çağrısı ve bir grup milletvekilinin de katılımıyla 28 Eylülde kitlesel bir yürüyüş düzenlendi. “Merkezi İşgal Et” hareketi, öğrencilerin öne sürdüğü talepleri sahiplenerek bunlara gösterilerde gözaltına alınan protestocuların serbest bırakılmasını da ekledi.

Hükümet göstericilere polis saldırılarını arttırarak yanıt verdikçe kitlelerin protestolara katılımı da arttı. Protestocular hükümet ve diğer yönetim binalarının bulunduğu meydanı işgal etmeye başladılar ve gösteriler süreklilik kazandı. Gösteriler Çin’in 1 Ekimdeki ulusal gününde daha da kitleselleşti. “Ulusal Gün” ile ilgili resmi törenlere katılan Hong Konglular burada da protestolarına devam ettiler. Bu da Çin yanlısı gruplarla protestocular arasında ilk çatışmanın yaşanmasına neden oldu. Hükümetin protestocularla görüşmeyi kabul etmemesi ve polis saldırılarının dozunun giderek artması, gösterilerin Hong Kong’un farklı bölgelerine de yayılmasına yol açtı. Bunun üzerine hükümet göstericilerle görüşeceğini açıkladıysa da, ÇKP’nin baskısı üzerine bundan vazgeçti.

Göstericilerin önemli bir kesimini oluşturan üniversite öğrencileri, protestoların da lokomotifi konumunda. Öğrencilerin yanı sıra yine üniversitelerde görev yapan akademisyenleri ve hizmet sektöründe çalışan beyaz yakalı işçileri de saymak gerek. Hong Kong Sendikalar Birliği, çeşitli sol, liberal grup ve partiler de hareketi destekliyorlar. Sokak gösterilerine aktif katılım çoğunlukla öğrenciler ve beyaz yakalı işçilerle sınırlı kalsa da, kendilerini Çinli değil Hong Konglu gören halkın çoğunluğu demokratik reform taleplerini destekliyor. Halkın çoğunluğu, Çin’in baskıcı ve anti-demokratik rejimini bir tehdit olarak gördüğünden, seçim sisteminin demokratikleşmesini ve Çin’in güdümünde olmayan bir hükümetin seçilmesini istiyor.

Protestocuların karşısında ise en başta Çin yönetimi, mevcut Hong Kong hükümeti ve Çin yanlısı gruplar bulunuyor. Çin yönetimi, gösterilerin Çin’e yayılmasından ve demokratikleşme yönünde atılacak adımların Hong Kong üzerindeki kontrolünü zayıflatmasından korktuğundan, göstericilerin taleplerini yerine getirmeyi ve hükümetin onlarla görüşmesini kabul etmiyor. ÇKP’nin güdümündeki Hong Kong hükümeti de polis şiddetini kullanarak ve paramiliter grupların saldırılarını kışkırtarak göstericileri sindirmeye ve hareketi zayıflatmaya çalışıyor.

Ancak gösterilerin kısa vadede ve bu yöntemlerle sona ermeyeceği ortada. Bunun birkaç sebebi bulunuyor. Birincisi, bugün protestolara konu olan taleplerin aslında Hong Kong’un Çin’e devrinden beri gündemde oluşu. Yani mevcut protestoları, Hong Kong burjuvazisinin özellikle Batı yanlısı kesimi ile Çin yönetimi arasındaki kapışmadan bağımsız düşünmemek gerekiyor. Bahsi geçen taleplerin karşılanması adanın Çin yönetiminden daha da bağımsızlaşması ve/veya Çin’in kontrolünün zayıflaması anlamına geleceğinden, bu tür gösteriler Hong Kong burjuvazisinin Batı yanlısı kesimi tarafından 70’lerden beri organize ediliyor. Burjuvazinin diğer kesimi de son tahlilde burjuva anlamda daha “demokratik” bir yönetime karşı olmasa da, temsil ettikleri sermaye gruplarının Çin’de önemli yatırımları bulunduğundan ve Çin yönetimini karşılarına almak istemediklerinden işin daha “diplomatik” yollarla ve zamana yayılarak yürütülmesini istiyorlar. Çünkü işler kızışırsa Çin’in adaya asker sevketmesinden, yani dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmaktan korkuyorlar.

Dolayısıyla mevcut gösterilerin arkasındaki temel dinamiğin Çin yönetimi ile Hong Kong burjuvazisi arasındaki çatışma olduğunu görmek gerekiyor. Kuşkusuz buna, Batılı emperyalistlerin Çin’le giriştikleri emperyalist kapışmayı ve bu nedenle de güya demokrasi adına gösterileri destekleyerek Çin yönetimine karşı baskı oluşturmaya çalışmalarını eklemek gerekiyor. Özellikle İngiliz emperyalizmi, eski sömürgeci güç olmasının verdiği avantajı da kullanarak, aktif biçimde devrede. Çin’le yürüttükleri emperyalist kapışmada Batılı güçler, gerek kitle hareketini kullanarak gerekse de meselenin “bağımsızlık” boyutunu kaşıyarak (yani Hong Kong’un Çin’den tamamen koparılması) ÇKP yönetimini sıkıştırmaya çalışıyorlar.

Gösterilerin arka planı

Çin toprağı iken, 1842’de Afyon Savaşları sonucunda İngiltere’nin egemenliğine geçen Hong Kong, 1898’te Çin tarafından 99 yıllığına İngiltere’ye kiralanmıştı. Bu süre sona erip 1 Temmuz 1997’de İngiltere tarafından Çin’e devredildiğinden beri “Hong Kong Özerk Yönetim Bölgesi” olarak anılan Hong Kong’un kâğıt üstündeki statüsü, dışişleri ve askeri konularda Çin’e bağlı olan ve geri kalan hususlarda özerkliği bulunan bir “otonomi” durumunda.

İstanbul’un beşte biri büyüklüğünde yüzölçümüne sahip olan ve Çin’in güneyindeki irili ufaklı bir grup adadan oluşan Hong Kong’da, İngilizlerin yaptığı anayasa halen geçerli ve buna göre yönetim “Yürütme Konseyi”, “Yasama Konseyi” ve yargıdan oluşuyor. Yargı ve hukuk sisteminde İngiliz geleneği devam ediyor olsa da (bu yüzden Çin’den görece bir bağımsızlık söz konusu), hükümet sayılabilecek “Yürütme Konseyi” ile parlamentonun karşılığı olarak görülebilecek “Yasama Konseyi” Çin yanlısı politikacıların hâkimiyetinde.

Yürütme Konseyi’nin başına geçecek adayı (başbakan ya da hükümet başkanı da denilebilir) 1200 kişiden oluşan bir “Seçici Komite” belirliyor ve bu kişi Çin tarafından atanıyor. Bunun anlamı Çin’in kabul etmediği birinin hükümetin başına geçemeyeceği. Seçici Komite’nin üyeleri ise oldukça karmaşık bir seçim sistemiyle belirleniyor. Buna göre dört farklı sektöre ayrılmış kontenjanlar söz konusu. Örneğin “endüstri, ticaret ve finans” sektörünün 300 kişilik kontenjanı bulunuyor. Benzer şekilde akademisyenlerden 300 kişi belirleniyor. Sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin ve dini kurumların da toplam 300 kişilik kontenjanı bulunuyor. Geri kalan 300 kişilik kontenjan ise Yasama Konseyi üyelerine, belediye başkanlarına, köylü temsilcilerine, Çin Ulusal Halk Kongresi’nin sorumlularına ve bu kongrede Hong Kong’u temsil eden bürokratlara ayrılmış durumda. Son sektör bir yana bırakılacak olursa, diğer sektör kontenjanındakiler, sektörü temsil eden çeşitli kurumlar aracılığıyla seçiliyorlar. Bunun anlamı da şu oluyor; aslında Seçici Komite denilen kurumun çoğunluğu bizzat burjuvalardan (finans gruplarının CEO’larından, banka müdürlerinden, büyük kapitalistlerden vb.) ve Çin yanlısı bürokratlardan oluşuyor.

Yürütme Konseyi’nin diğer 14 üyesi ise hükümet başkanı tarafından ve çeşitli siyasi parti temsilcileri, bürokratlar ve Yasama Konseyi üyeleri arasından seçilerek atanıyor. Yani çoğunluğu burjuvalardan ve bürokratlardan oluşan Seçici Komite’nin önerdiği ve Çin’in atadığı hükümet başkanı, ki bu durumda Çin yanlısı olması kaçınılmaz oluyor, bir nevi teknokrat hükümet benzeri bir Yürütme Konseyi oluşturarak Hong Kong’u yönetiyor.

Yasama Konseyi’nde de durum farklı değil. 70 vekilden oluşan Yasama Konseyi üyelerinin 30’u coğrafi olarak oluşturulmuş seçim bölgelerindeki seçmenler tarafından genel seçim yoluyla belirlenirken, 30’u ise tıpkı Seçici Komite üyelerinin belirlenmesinde olduğu gibi farklı sektörleri temsilen çeşitli kurumlar (odalar, sendikalar, esnaf birlikleri, işveren birlikleri vb.) tarafından belirleniyor. Kalan 10 üye ise Yürütme Konseyi tarafından atanıyor. Bu şekilde belirlenen Yasama Konseyi, parlamento işlevini yerine getirmesinin yanı sıra yargı sisteminin başındaki Yüksek Mahkeme Başkanını ve bizdeki Yargıtay’a benzetebileceğimiz üst mahkeme heyetini atıyor.

İşte Hong Kong’da uzun yıllardan beri devam eden ve zaman zaman alevlenen gösterilerin temel talebi, bu yönetim biçiminin ve seçim sisteminin değiştirilmesi. Bu bağlamda, bugünkü protesto dalgasının temelini oluşturan hareketlerin başlangıcını 1970’lerin sonuna kadar götürmek mümkün. 1979’da gerçekleşen kitlesel gösteriler neticesinde dönemin Çin devlet başkanı ve İngiliz sömürge valisi arasındaki mutabakatla demokratik anlamda ilk reformlar gerçekleştirilmişti. Buna göre Hong Kong’un yönetimi daha özerkleştirilecek ve ilerleyen yıllarda yapılacak düzenlemelerle Yasama Konseyi üyeleri genel seçim yoluyla belirlenebilecekti. Ancak takip eden yıllarda İngiliz yönetimi söz verdiği adımları atmadığı için 1986’da büyük kitle gösterileri düzenlendi. Bu gösterilerin basıncı sonucu İngiliz yönetimi 1988’de Yasama Konseyi’ni genel seçim yoluyla belirleyeceğini açıklamak zorunda kaldı. Ancak Çin’in bunu istememesi ve Hong Kong’daki Çin yanlısı grupları kışkırtmasından da faydalanan İngilizler, geri adım atarak sadece 18 Yasama Konseyi üyesinin halk tarafından seçileceğini ilan ettiler.

1997’deki devir esnasında Çin, İngiltere’yle yapılan anlaşma gereği “bir ülke, iki sistem” modeline uyacağına ve seçim sisteminin anayasanın 45. maddesinde belirtildiği şekilde demokratikleştirileceğine dair güvence verdi. Oysa “bir ülke, iki sistem” modelinin demokratikleşmeyle bir ilgisi bulunmuyordu. Bu model asıl olarak kapitalist İngiltere’yle sözde komünist Çin arasında yapılmış olan ve Hong Kong yönetimi Çin’e devredildikten sonra Hong Kong’da kapitalist sistemin devam edeceğini kabul eden bir anlaşmaydı. Çünkü İngiliz sömürgeciliği altında geçen 156 yılda Hong Kong Asya’nın birinci, dünyanın ise üçüncü büyük finans merkezi konumuna gelmişti ve Batılı emperyalistlerin Hong Kong’da devasa sermaye yatırımları bulunuyordu. Çin bu anlaşmaya harfiyen uydu ve Hong Kong’u “serbest ticaret bölgesi” ilan etti. Ama halkın beklediği demokratik reformların hiçbirini gerçekleştirmedi.

Oysa gerek Hong Kong anayasasının 45. maddesine göre gerekse de Çin Ulusal Halk Kongresi’nin 2007’de aldığı karara göre, en kısa zamanda genel oy hakkının kabul edilmesi gerekiyordu. Fakat bunun Hong Kong üzerindeki kontrolünü zayıflatacağını düşündüğü için Çin hiçbir zaman bu yönde bir adım atılmasına izin vermedi ve hatta 2014 yılında aldığı bir kararla, mevcut seçim sistemini daha da güdükleştirmeye niyetli olduğunun işaretlerini verdi.

Çin’in bu tutumu 1996’da, 2004’te, 2007’de, 2008’de ve 2010’da birçok kitlesel gösteriye ve demokratik reformların gerçekleştirilmesi için düzenlenen kampanyalara sebep oldu. Her yıl 1 Temmuzda reform yanlıları kitlesel gösteriler düzenleyerek Çin’i ve hükümeti protesto ediyorlar. Son olarak da bu yıl, “Merkezi İşgal Et” hareketi tarafından, genel oy hakkının kabulüne yönelik bir referandum düzenlenmişti. Çin’in tanımadığı ve Hong Kong yönetiminin de yasal dayanağı olmadığını söylediği bu referanduma 800 bin kişi katıldı ve genel oy hakkının tanınması yönünde oy kullandı. Reform yanlılarının taleplerinin dikkate alınmaması ve dahası Çin’in 2017’de yapılacak seçimlerde daha fazla kısıtlamaya gideceğini açıklaması (hükümet başkanı adaylarının Çin yönetiminin onayından geçmesi ve Seçici Komitenin bu adaylar arasından birini seçmesi), Eylüldeki gösterilerin patlak vermesine sebep oldu. Son olarak da Çin yanlısı hükümet başkanı, gösterileri destekleyen burjuva kesimleri, genel oy hakkına geçilmesi durumunda işçi sınıfı ve fakir nüfusun seçimlerden güçlü çıkacağını söyleyerek tehdit etti.

Düzen sınırları içinde bir isyan

Hong Kong’da yıllardır devam eden bu mücadelenin temel talebinin (genel oy hakkının tanınması) son derece meşru ve haklı olduğu, genel anlamda halkın desteğine sahip olduğu açıktır. Ancak hareketin liderliğini üstlenen Batı yanlısı burjuva kesimlerin temel derdi daha fazla demokrasi olmayıp, Hong Kong’un Çin’den olabildiğince bağımsızlaşmasını sağlamaktır. Bunun için de çoğu zaman el altından kitle gösterilerini desteklerken diğer taraftan Çin’le pazarlıklar yürütmektedirler. Ayrıca burjuvazinin önemli bir kesimi de Çin’le arayı bozmak istememektedir. Büyük bir finans gücünün tepesinde oturan Hong Kong burjuvazisinin, Çin’in Hong Kong’u “komünistleştireceği” yönündeki korkuları artık mazide kalmıştır. Onlar kısa sürede “serbest ticaret bölgesi” olmanın faydalarını görmüşler, Çin’in en büyük dış yatırımcıları haline gelmişler ve Çin’in sağladığı ucuz işgücünden faydalanmanın tadını çıkarmaya başlamışlardır.

Ezici çoğunluğu hizmet sektöründe çalışan beyaz yakalı işçilerden oluşan Hong Kong işçi sınıfı ise henüz bu burjuva kesimlerden medet ummaya devam etmektedir. Devrimci bir sol hareketin olmaması, güya sosyalist kimi grupların “Maocu” geleneği devam ettirerek Çin’i desteklemeleri, sendikaların ve diğer işçi örgütlerinin demokrasi mücadelesine aktif olarak sahip çıkmamaları ve destek vermekle yetinmeleri temel sorunlardır. Bu da süregiden gösterilere yansımaktadır.

Protestoların başını çeken öğrenci birliği ve “Merkezi İşgal Et” hareketi, gösterilerin “barışçıl” karakterinin korunması ve Çin’in fazladan tepkisini çekmemek adına, gerçek anlamda kitleleri seferber etmeye çalışmak yerine “sivil itaatsizlik” eylemleriyle yetinmektedirler. Yer yer polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşansa da, bu durum aslında polisin kullandığı aşırı şiddete karşılık göstericilerin direnmesinden ibarettir.

Öte yandan Batılı emperyalist güçler çoktandır devrededirler ve farklı örneklerini bildiğimiz “renkli devrim”lerden birini daha hayata geçirmek üzere işbaşındadırlar. Batılı gazetecilerden birinin gösterilere “şemsiye devrimi” (polisin sıktığı biber gazına karşı göstericilerin şemsiyelerle korunmaya çalışmasından esinlenerek) adını koyması ya da burjuva liberallerin “sivil itaatsizlik” eylemlerini överek “kibar devrim” yakıştırmasında bulunmaları boşuna değildir.

Hong Kong’da yaşanan süreç, gittikçe daha da gericileşen emperyalist-kapitalist sistemde burjuvazinin, kitlelerin demokratik taleplerini ve özlemlerini kendi çıkarları doğrultusunda suiistimal etmelerinin örneklerinden birisini oluşturuyor. Burjuvazinin derdi emekçi halkın yakıcı sorunlarına çözüm bulmak değildir. Kendi işine gelen hususlarda kontrollü bir kitle seferberliğini hayata geçirebilen burjuvazi, kapitalist sömürünün yarattığı sorunları tümüyle görmezden gelmekte, bu doğrultudaki mücadelelerin önünü kesmektedir. İşçi-emekçi kitleler kendi bağımsız örgütlenmelerini yaratarak düzeni hedef alan bir mücadeleye atılmadıkları sürece, en iyi ihtimalle artık tiridi çıkmış burjuva demokrasisinin dar sınırlarına hapsolmaya mahkûmdurlar.