Navigation

Yanılsamalar ve Düş Kırıklıkları: Sıra Podemos’ta

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
İspanya’da etkisi hızla artan ve reformist solun gözbebeği haline gelen Podemos üzerinde durmak istiyoruz. Bu partinin “ideoloji”sinin son yıllarda Türkiye sol hareketinde de (özellikle Gezi hareketinin ve Kürt hareketi bağlamında da Öcalan’ın “teorik açılımları”nın etkisiyle) yaygın bir kabul görmeye başlayan politik yönelimle örtüşmesi, bu yazıyı yazma ihtiyacının temelini oluşturuyor. Bu yönelimin “teorik” altyapısını, sınıfın yerine “çokluk”u, “halk”ı vb. koyan; toplumsal değişim ve dönüşümün ateşleyici gücü olarak sınıf hareketinin yerine muğlak bir “sokak” söylemi eşliğinde “yeni toplumsal hareketler” denilen hareketleri (kadın hareketi, ırk ayrımcılığına karşı yükselen hareketler, öğrenci hareketleri, çevre hareketleri, savaş ve “küreselleşme” karşıtı hareketler, eşcinsel hareketi, yerli hareketleri, gecekondu direnişleri, göçmen isyanları vb.) ikame eden; kapitalizmi devrim yoluyla ortadan kaldırmayı değil bu tür mücadeleler sayesinde demokratik temellerde dönüştürmeyi amaçlayan bir anlayış oluşturuyor.

Onyıllar boyunca “demokrasi”nin iki ya da üç partinin dönüşümlü iktidarlarına indirgendiği burjuva rejimlerde, gerek sağda gerekse solda konumlanan hükümetlerin izledikleri neoliberal politikalarla emekçi kitleleri derin bir sömürü ve ezilmişlik girdabına sürüklemeleri, pek çok ülkede geleneksel düzen partilerinden umudun kesilmesine paralel olarak yeni alternatif arayışlarını da beraberinde getiriyor. Saldırı politikalarından sıtkı sıyrılan işçi ve emekçi kitlelerin tahteravalli misali biri gidip diğeri gelen düzen partilerini hiç beklenmedik şekilde iktidardan devirmelerinin ilk örneklerini 2000’lerin başından itibaren Latin Amerika’da görmüştük. Brezilya, Venezuela, Bolivya, Ekvador gibi ülkelerde tanık olduğumuz durumlara yol açan kitlesel tepkiler, farklı düzeylerde ve şekillerde olmakla birlikte, ilerleyen yıllarda Yunanistan, İspanya gibi Avrupa ülkelerinde de görülmeye başlandı. Her ikisinin de özgün yanları olmakla birlikte, Syriza ve Podemos da işte bu tepkilerin ve alternatif arayışlarının ürünü olarak doğdu ve güç kazandı.

Burada, İspanya’da etkisi hızla artan ve reformist solun gözbebeği haline gelen Podemos üzerinde durmak istiyoruz. Bu partinin “ideoloji”sinin son yıllarda Türkiye sol hareketinde de (özellikle Gezi hareketinin ve Kürt hareketi bağlamında da Öcalan’ın “teorik açılımları”nın etkisiyle) yaygın bir kabul görmeye başlayan politik yönelimle örtüşmesi, bu yazıyı yazma ihtiyacının temelini oluşturuyor. Bu yönelimin “teorik” altyapısını, sınıfın yerine “çokluk”u, “halk”ı vb. koyan; toplumsal değişim ve dönüşümün ateşleyici gücü olarak sınıf hareketinin yerine muğlak bir “sokak” söylemi eşliğinde “yeni toplumsal hareketler” denilen hareketleri (kadın hareketi, ırk ayrımcılığına karşı yükselen hareketler, öğrenci hareketleri, çevre hareketleri, savaş ve “küreselleşme” karşıtı hareketler, eşcinsel hareketi, yerli hareketleri, gecekondu direnişleri, göçmen isyanları vb.) ikame eden; kapitalizmi devrim yoluyla ortadan kaldırmayı değil bu tür mücadeleler sayesinde demokratik temellerde dönüştürmeyi amaçlayan bir anlayış oluşturuyor. Doğrudan demokrasi adına, işçi sınıfının aynı zamanda iktidar araçları olan özörgütlülükleri yerine, “halk meclisleri”, “hak meclisleri” gibi oluşumları savunan, Marksizmin temel fikirlerini reddedip Marksist kavramları kullanmaktan uzak duran bu anlayış, iktidar hedefi gütmeyen, hiçbir merkezi otoriteye tâbi olmayan, gevşek bir hareket savunuculuğuyla da özünde örgütsüzlüğü teorize ediyor.

Her ne kadar hayatın gerçekleri karşısında, ısrarla reddedilen parti fikrinden geri adım atıp partileşmek zorunda kalsa da, Podemos da bu anlayışın cisimleşmiş hali olarak örnek gösterilen siyasi hareketlerden biri. Kapitalizmin derin krizinin yarattığı siyasal ortamda kendilerine uygun yaşam koşulları bulabilen bu tip reformist oluşumların kitlesel bir güç haline gelebildiklerini, ancak iktidar olduklarında düzen içi doğaları gereği bildik burjuva politikaların tipik birer temsilcisine dönüşerek popülaritelerini yitirdiklerini gayet iyi biliyoruz. Bu durumun emekçi kitlelerde büyük düş kırıklıkları yarattığını da. Latin Amerika’daki sol iktidarların ve Syriza’nın geldiği durum, bu bakımdan Podemos’un geleceğine de ışık tutuyor aslında.

Podemos’un doğuşu

Podemos, İspanya’da krizin faturasının emekçilere kesilmesinin ağırlaştırdığı ekonomik-sosyal yıkıma, genç nüfusta %50’lere tırmanan işsizliğe, ayyuka çıkan yolsuzluklara vb. tepki göstererek kitleselleşen “Öfkeliler” hareketinin yarattığı atmosferde şekillenmeye başlayan ve 2014 Ocağında partileştiğini ilan eden bir siyasi oluşum. 2011 Mayısında, Madrid’deki Puerta del Sol Meydanındaki işgal hareketiyle başlayıp yayılan Öfkeliler hareketine daha ziyade beyaz yakalı, genç, okumuş, işsizlik sorununu yakıcı bir şekilde yaşayan, bireysel özgürlüklerine yönelik müdahalelere tepki duyan ve bu tepkiyi çeşitli şekillerde dışavuran, bununla birlikte harekete sosyalist siyasi yapıların yön verme çabalarına ve en önemlisi de örgüt fikrine soğuk bakan, bilinçsizce de olsa apolitikliği teorize eden bir taban damgasını vurmuştu. Nihayetinde, bu hareket birkaç hafta içinde sönümlendi, fakat bir politik yaklaşımı da alabildiğine besleyerek. Akademik düzeyde pek bir revaçta olan ve girişte özetlemeye çalıştığımız anlayışın sözcüleri olan Laclau, Mouffe, Negri, Bookchin gibi “sol” teorisyenlerden feyz alan bu politik çizgi, İspanya’da Podemos’ta cisimleşti.

Podemos’un lider kadrosunu, ağırlıklı olarak, sosyalist hareketten gelen akademisyenler oluşturuyor. Podemos’un en yaşlı kurucu lideri olan Juan Carlos Monedero, beş yıl Chavez’in danışmanlığını yapmış, 51 yaşında bir siyaset bilimi profesörü. Partinin genel sekreteri ve en öndeki ismi ise, 36 yaşında bir siyaset bilimi profesörü olan ve İspanyol Komünist Partisinin gençlik örgütünden gelen Pablo Iglesias. At kuyruğu saçlarıyla, kravat takmamasıyla “asi” bir görüntü sergileyen Iglesias, fazlasıyla medyatik bir yüz aynı zamanda. Bu medyatiklik tesadüf değil bilinçli bir tercih elbette. Nitekim, İspanya’da yüksek oranda tanınırlığı olan bir lider figürünü “Podemos hipotezinin zorunlu unsuru” olarak niteleyen Iglesias, kendisinin bu niteliğe ulaşmak için sürekli olarak medyada yer aldığını dile getiriyor. Iglesias yıllardır internet üzerinden yayın yapan televizyonlarda ya da yerel televizyon kanallarında “talk show”lar ve tartışma programları düzenliyor.

Uzunca bir süre, “Öfkeliler” hareketine damgasını basan anlayışlar, yani merkezi bir işleyişe karşı yatay, gevşek, ağ tipi örgütlenmeyi öne çıkaran yaklaşımlar nedeniyle partileşmekten uzak duran Podemos liderliği, siyaset bilimi profesörlerinin ağır bastığı bir kadrodan oluşuyor olsa gerek (!), bu en basit gerçekliği bile “deneyimleyerek keşfedip”, bu yaklaşımını değiştirmek zorunda kaldı. Tıpkı Gezi eylemlerinde olduğu gibi İspanya’daki hareket sırasında da burjuva ideolojisinin hegemonyasının bir belirtisi olarak ortaya çıkan örgüt düşmanlığı, sınıfsal ayrımlardan ve ideolojiden soyutlanmış bir “çokluk”un, kendi örgütlenme modellerini yaratacağı yanılsamasını beslemişti. Bu yanılsamanın bir uzantısı olarak, son derece gevşek, parti-dışı bir örgütlülükle ve net bir anti-kapitalist politik program olmaksızın, yerleşik düzenin ve geleneksel politikaların alt edilebileceği varsayılıyordu. O dönemde “sandık değil sokak” anlayışı göklere çıkarılmıştı. Ne var ki, örgütsüzlük ve bununla doğrudan bağlantılı olarak politik hedef yoksunluğu nedeniyle dar bir alana sıkışan ve sorunun gerçek kaynağını yani kapitalizmi ortadan kaldırmaya yönelemeyen bu hareket, amacına ulaşamadan kısa sürede dağılıp sönümlendi. Bunun da ötesinde, hareketin yarattığı ruh hali henüz canlıyken yapılan yerel ya da genel seçimlerde, sözde örgütlere ve partilere karşı çıkan bu tabanın ve hareketi desteklediğini dile getiren %80 halk çoğunluğunun tıpış tıpış gidip geleneksel düzen partilerine oy verdiği görüldü. Bu durum söz konusu anlayışın savunucularını hayal kırıklığına uğrattı ve Podemos liderliğini oluşturacak olan figürler bir sorgulama sürecine girdiler.

Bu noktada hareket içinde keskin görüş ayrılıkları ortaya çıksa da, sonuçta, “öfkeyi siyasi değişime dönüştürmek” hedefiyle bir politik platform olarak oluşturulan Podemos (yani “Yapabiliriz” - hatırlanacağı gibi Obama’nın seçim kampanyasının sloganı da buydu) 2014 Ocağında partileşti. İçinde Troçkistler de dahil irili ufaklı pek çok siyasi yapıyı, feminist grubu vb. de barındıran bu parti, kuruluşundan dört ay sonra Avrupa Parlamentosu seçimlerine katıldı. Bu seçimlerde genel beklentilerin üstüne çıkarak %8 oy alan Podemos, İspanya’nın 54 üyeyle temsil edildiği Avrupa Parlamentosuna 5 milletvekili göndermeye hak kazandı ve bu milletvekillerinden biri de Pablo Iglesias oldu.

Parti programında, bir kurucu meclis oluşturularak anayasanın Franco faşizminin izlerinden arındırılması, İspanya’daki ezilen halklara (Katalan, Bask vd.) kendi kaderlerini tayin hakkının tanınması, vergi reformu, kemer sıkma politikalarına son verilmesi, asgari ücretin ve emekli maaşlarının yükseltilmesi, 35 saatlik iş haftası (şu anda 40 saat), kamusal eğitim ve sağlık hizmetlerinin kalitesinin yükseltilmesi, konut sorununun çözülmesi, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele, borçların yeniden düzenlenmesi gibi maddeleri öne çıkaran Podemos, kısa süre içinde büyük bir yükseliş kaydetti. Onyıllardır sağcı Halk Partisi (PP) ile Sosyalist Partinin (PSOE) dönüşümlü iktidarına tanık olan İspanya’da, üçüncü büyük güç olarak siyaset sahnesine adım atan Podemos, yükselişini sürdürüyor. Kamuoyu araştırmaları, geçtiğimiz Mayıs ayında yapılan yerel seçimlerde oy oranını arttıran Podemos’un, Kasım ayında yapılacak genel seçimlerde %25 civarında oy alarak birinci ya da ikinci parti olabileceğine işaret ediyor.

Bu arada İspanya’nın geleneksel düzen partileri, yaklaşan seçimler öncesinde büyük bir halk desteğine ulaşması nedeniyle Podemos’a karşı büyük bir seferberlik kampanyası başlatmış durumdalar. Bu seferberliğe burjuva sol yelpazedeki en güçlü aktör olan Sosyalist Parti de katılıyor. Zira Podemos’un oy tabanının önemli bir kısmı bu partiden geliyor ve dolayısıyla onun yükselişi diğerinin güç kaybetmesi anlamına geliyor. İspanya’daki patronlar kulübünün başkanı Juan Rosell de, Podemos’un yükselişine karşı sağcı Halk Partisi ile Sosyalist Partinin Almanya tarzı bir büyük koalisyon oluşturması çağrısında bulunuyor.

Podemos neyi savunuyor?

Her ne kadar köhnemiş geleneksel siyasi yapılar karşısında sergilediği dinamizmle düzenle çatışan bir görüntü verse de, Podemos’un düzen karşıtlığı, isyankârlığı, aslında politik ve medyatik bir şovdan ibaret. Iglesias’ın uzun saçları, kravat takmaması, meşhur “kast”a karşı sözde sert söylemler vb. de bu şovun vazgeçilmez malzemelerini oluşturuyor. Geleneksel “sağ-sol ekseni”nin ortadan kalktığını ve temel amaçlarının “siyasetin merkezinde yer almak” olduğunu vurgulayan Iglesias, bunun “politik yelpazenin merkezi” ile ilgisi olmadığını söylese de, savunduğu tezler bunun aksini gösteriyor.[1]

Podemos’un temel görüşlerinin ve anlayışının somutlandığı en temel hususlardan birini, onun Öfkeliler hareketine bakışı oluşturuyor. Bu bakış, onun sınıfsal yönelimini de ortaya koyuyor. Öfkeliler hareketinin bileşiminin ağırlıklı olarak, kriz öncesinde yüksek tüketim düzeyine sahip olduklarına inanan ve sonrasında konumlaranı yitiren yoksullaşmış “orta sınıflar”dan[2] oluştuğunu, meydanların işçi sınıfının örgütleri tarafından örgütlenmediğini ya da onların egemenliğinde olmadığını, tersine, kolektif politik ya da korporatif temsiliyetten tümüyle yoksun bu kesimlerin egemenliğinde olduğunu vurgulayan Iglesias tüm bunları olumluluk olarak değerlendiriyor. Bunların Laclau’nun söylediğiyle uyumlu olduğunu belirten Iglesias, “böyle bir hareketin solla ve işçi örgütleriyle güçlü bir şekilde eklemlenmiş politik alanda doğmasını tasavvur etmek güçtür” diyerek, söz konusu hareketi sınıf hareketinden daha makbul görüyor.

Ağırlığını güçlü sendikal örgütlenmelerin olmadığı sektörlerdeki gençlerin (Laclaucu terminolojide “plebyen” ya da “alt” konumdaki) oluşturduğu Öfkeliler hareketinin, kamu ve özel sektör işçilerinin örgütlediği genel grev eylemlerinin çok ötesine geçtiğini belirten Iglesias, bu kitleye dair şunları da söylüyor: “İspanyol toplumunun bu plebyen kesimleri, özellikle ilk günlerde, solun sembollerinden çok rahatsızlardı. Cumhuriyetçi bayrak [solun krallık bayrağına karşı kullandığı bayrak -İ.M.] pek çok sıkıntı yarattı; bu bizim ilk başlarda anlayamadığımız bir şeydi. Ama toplumsal bileşimin, bambaşka bir politik kültüre sahip olup, genel grevlerdekinden çok farklı olduğunu anlamak için, meydanlarda kısa bir süre geçirmek yeterliydi.”

Sınıf devrimcilerinin bu tür hareketlere ve söz edilen “sıkıntı”lara yaklaşımıyla küçük-burjuva solun yaklaşımı arasındaki uçurumsal farkı görmek için aslında bu ifadeler bile kendi başına yeterlidir. Kitle tapınmacılığıyla hareketin kuyruğuna takılmak, geriliklerine prim vermek, teslim olmak, gerçek karakterini, zaaflarını ve sınırlarını görmeksizin onu alabildiğine yüceltmek! Türkiye’deki “Gezi”ci solun da yaptığı gibi, bu tutum, savunucularını kaçınılmaz olarak popülizme de sürüklüyor. Nitekim Podemos da iktidar yolunda dört başı mamur bir popülist siyaset izliyor. Kitleselleşme kaygısıyla ve “halk anlamıyor, uzak duruyor, tepki gösteriyor” bahanesiyle en temel ve yerleşik sol kavramları ve argümanları kullanmaktan uzak durmaya varan bu popülist çizgi, siyasi yelpazede reformizmin sol liberal uçlarına ve dolayısıyla Syriza’dan daha sağ bir konuma denk düşüyor. Örneğin kapitalizme kapitalizm demekten bile kaçınan Iglesias, burada da “kitleler bizi anlamaz” savının arkasına saklanıyor:

“Problemin kapitalizm olduğunu ancak yüksek düzeyli politik ve teorik tasavvuru olan bir avuç insan söyleyebilir. Bir sosyal harekete katılan yüz binler içinse «kapitalizm» gibi bir sözcüğün, hareketin karşı olduğu şeyi somutlaştırabileceğini tasavvur etmek güçtür. Tek mantıklı olan, krizin sorumlularının somut kişileşmesi olarak elitleri işaret etmektir.”

Bilindiği gibi 1970’li yıllarda “reel sosyalizmi” sorgulama bahanesiyle avro-komünizme savrulan bir siyasi çizgi ortaya çıkmıştı. Bu çizgi sol liberalizmle noktalanan bir rotada ilerlerken, onlarca akademisyen de bu fikirlerin teorisini yapıp sözcülüğüne soyunmuştu. Bugün malûm kesimlerin “pir” gözüyle baktıkları akademisyenlerin büyük bir bölümünü işte bunlar oluşturuyor ve Iglesias gibiler de “teorisyen” pozlarında bunların yavelerini geveliyor.

Sermaye, burjuvazi, kapitalistler gibi sınıfsal terimler, Podemos’un söyleminde, “elitler”e, “üsttekiler”e, “kast”a dönüşüyor. Bunun karşısında ise işçi sınıfı, proletarya, emekçiler değil, “alttakiler”, “plebyenler”, “biz” yer alıyor. Solun “klasik” söylemini ve çehresini değiştiriyoruz iddiasıyla yürütülen bu çaba, “sağ seçmenden de oy alacağız, bu yüzden bir söylem değişikliğine ihtiyacımız var” kaygısıyla, muğlak ifadelerle soslanmış düzen içi bir söylemde noktalanıyor. Burada burjuvazinin belli kesimlerine yaranma isteği de devrede elbette. Daha iktidara gelmeden politik programını daha da ılımlılaştırmak için, “dış borçların ödenmemesi”, “65 olan emeklilik yaşının 60’a çekilmesi”, “kâr eden şirketlerin işçi atmasının yasaklanması” türünden taleplerini yeni programında ılımlılaştıran ya da tümüyle çıkaran Podemos, iktidara gelirse sermaye düzeni için hiçbir tehdit oluşturmayacağını şimdiden göstermiş bulunuyor.

Podemos liderlerinin Marksist anlayıştan alabildiğine uzak yaklaşımlarının bir ürünü de, “çoğunluğu onurlu ve düzgün olan patronların da kamu yolsuzluklarına karşı olduğunu, bunların da insan haklarını savunduklarını” söyleyerek sorunları sınıflar ve sistem üzerinden değil bireyler ve bireysel tutumlar üzerinden otaya koymaya çalışmalarıdır. Bunun sonucunun, ayrık otlarından temizlenmiş bir kapitalizm savunusu olduğunu, reformizmin iki yüz yılı aşan tarihinden iyi biliyoruz. Podemos’un kapitalizm karşıtlığını öne çıkaran bir söylem yerine “iktisadi” demokrasiden dem vurması da bildik reformist anlayıştan kaynaklanıyor.

Iglasias, sosyalist stratejinin ya da neo-liberalizmin Marksist eleştirisinin pratik, politik anlamda çeşitli sorunlar içerdiğini söylüyor ve bunun karşısında sosyal-demokrasinin klasik söylemlerini yineliyor. “Sosyalizme geçiş stratejisine karşı değiliz”le başlayan ifadelerini Iglesias şu sözlerle sürdürüyor: “… ama biz daha ılımlıyız ve tıpkı Avrupa solu gibi, yatırımların artması, sosyal hakların korunması ve yeniden dağıtımı savunarak yeni-Keynesçi bir yaklaşımı benimsiyoruz. ... iktidarı halktan gasp eden «kast»tan, ayrıcalıklı elitlerden söz etmeyi tercih ediyoruz.”

Iglesias, mevcut krizin, Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Podemos gibi yeni politik güçlerin ortaya çıkmasına yardımcı olduğunu, bunların gerçek politik değişim ve sosyal hakların geri kazanılması olanağı yarattıklarını söylüyor. Mevcut koşullarda bunun devrimle ya da sosyalizme geçişle hiçbir ilgisinin olmadığının altını çizmesi ise Iglesias ve hempalarının kafasındaki “gerçek politik değişim”in ne menem bir şey olduğunu gösteriyor. Zaten Iglesias bunu açmaktan geri de durmuyor: “… finansın gücünü sınırlandıracak, üretimin dönüşümünü teşvik edecek, zenginliğin daha geniş bir yeniden dağıtımını sağlayacak ve Avrupa kurumlarının daha demokratik bir yapılandırılması için çaba harcayacak egemenlik süreçleri….”

Buradaki “egemenlik” meselesine de değinmeden geçmeyelim. Zira aynı zamanda onun milliyetçiliğini de açığa vuran “egemenlik” söylemi Podemos’un temel politik argümanlarından ve propagandif malzemelerinden birini oluşturuyor. Bu söylemin özü, AB’nin tahakkümüne karşı İspanya’nın egemenliğinin yeniden tesis edilmesine, bağımsız bir ulusal duruş sergilemesine dayanıyor. Bu anlamda Venezuela, Bolivya gibi Latin Amerika ülkeleri de örnek gösteriliyor. Kapitalist dünya sistemine yani emperyalizme enternasyonalist temelde devrimci bir karşı çıkış yerine, milliyetçi ve reformist bir duruşu temsil eden bu yaklaşım, doğal olarak o noktada kalamayarak daha da ileri gidiyor. Örneğin Podemos liderlerinden Monedero, “vatanı uzun zaman sağcılara bıraktık” diyerek, bunun “çok büyük bir hata” olduğunu söylüyor ve “vatan”ın özgürleştirici güçlü bir yanı olduğundan, yurttaşlar toplamını siyasi kaderin ortağı yaptığından dem vuruyor.[3]

Son olarak monarşiye karşı pratikteki tutumuna bakacak olursak, Podemos’a hâkim olan reformizmin ve popülizmin bu hususta da yansımasını bulduğunu görürüz. İspanya’da genelde solun monarşiye karşı cumhuriyeti savunma tutumu, bu çağdışı, çürümüş kurumu meşrulaştırmamak için kralın huzuruna çıkmamak, onun resmi davetlerine icabet etmemek gibi pratik tavırlarla desteklenir. Podemos ise “monarşi İspanya’da en çok değer verilen kurumlardan biri”, “halk yeni krala sempatiyle yaklaşıyor”, “geleneksel sol bu tutumuyla halkı kendinden uzaklaştırıyor” diyerek, monarşiye karşı oportünist bir tutum takınıyor. Kral için verilen bir davete bu gerekçelerle katıldığını dile getiren Iglesias, bu tutumu, “ama kılık kıyafet vb. protokol kurallarına uymadık”, “İspanya’nın ne durumda olduğunu anlamakta sizin için yararlı olacaktır diyerek krala Game of Thrones dizisinin DVD’sini hediye ettik” (Iglesias’ın bunu “çok saldırgan bir mesaj” olarak nitelendirdiğini de ekleyelim!) argümanlarıyla meşrulaştırmaya çalışıyor. Podemos’un monarşinin geleceğine dair somut politik tutumuna dairse Iglesias, aynı anlayışın bir sonucu olarak, “halk buna bir referandumla kendisi karar verir” diyor.

* * *

Podemos, tüm bu yaklaşımlarıyla aslında gerisine bile düştüğü Syriza’nın rolünü oynamaya soyunmakta, işçi ve emekçileri yanılsamalara sürüklemektedir. Emekçi kitlelere içinde bulundukları durumdan kurtuluşu vaat edip iktidara gelen Syriza, nasıl ki, emekçilerin taleplerini karşılamak yerine sermaye düzeninin ihtiyaçlarına yanıt vermeye çalışıyorsa, Podemos da iktidara geldiği takdirde benzer politikaları izleyecektir. Bu durumda, emekçi kitlelerin beslediği umutların büyük bir düş kırıklığıyla sonuçlanması ve tıpkı Syriza gibi Podemos’un da politik olarak iflas etmesi kaçınılmaz olacaktır.

İspanya işçi sınıfının ve emekçilerinin kurtuluşunun yolu, tıpkı Yunanistan’da ve diğer ülkelerde olduğu gibi, kapitalist sistemin reforme edilmesi boş uğraşından değil onun yıkılmasından geçmektedir. Bunu yaşama geçirecek yegâne güçse enternasyonalist komünist bir anlayış temelinde örgütlenmiş devrimci işçi sınıfıdır, sınıfsal kimlikten soyutlanmış, “çokluk”lar, kalabalıklar değil!



[1] Iglesias ya da Podemos’un bu yazıda alıntıladığımız ya da özetlediğimiz görüşleri, New Left Review’ın Mayıs-Haziran 2015 sayısında, Iglesias’ın görüşlerine yer veren biri söyleşi iki yazıda (“Spain on Edge” ve “Understanding Podemos”) ayrıntılı olarak yer almaktadır.

[2] Laclau-Mouffe çizgisinin savunucusu olan Iglesias, sendikal örgütlenmenin zayıf olduğu hizmet sektörünün ağırlığı teşkil ettiği sektörlerden gelen ve çoğunluğu gençlerin oluşturduğunu söylediği bu kesimi “orta sınıf” olarak adlandırmaktadır. Laclaucu terminolojide “plebyen”, “alttakiler” gibi terimlerle nitelenen bu unsurların sınıfsal olarak proletaryanın kapsamına girdiğini, küçük-burjuva ideolojinin elbette bu kesimlerde daha bir hâkim olduğunu, fakat örgütsüzlüklerinin, bilinçsizliklerinin vb. bu düzeye ulaşmasının sınıf hareketinin gerilediği bir konjonktürel durumdan kaynaklandığını çeşitli yazılarımızda ele aldık. Elif Çağlı’nın Büyüyen İşçi Sınıfı adlı kitabında da bu konu Marksist bir irdelemeyle ayrıntılı olarak işlenmektedir.