Keynesçilik Yeniden Parlatılırken


Kapitalizm, yeni milenyumun başında esas olarak Arjantin, Rusya, Türkiye gibi ülkeleri sarsan, 2008’de bu kez ABD merkez üslü küresel bir spazmla kendini gösteren ve şimdilerde çok daha şiddetli bir spazma doğru ilerleyen tarihsel bir kriz sarmalı içinde debeleniyor. Olgular, Elif Çağlı’nın, tıkanmışlık ve çıkışsızlıkla bütünleşmiş olan bu krizin kapitalizmin olağan periyodik krizlerinden farklı olarak tarihsel bir sistem krizi olduğu yönündeki tespitini kanıtlamaya devam ediyor.


Kapitalizm, yeni milenyumun başında esas olarak Arjantin, Rusya, Türkiye gibi ülkeleri sarsan, 2008’de bu kez ABD merkez üslü küresel bir spazmla kendini gösteren ve şimdilerde çok daha şiddetli bir spazma doğru ilerleyen tarihsel bir kriz sarmalı içinde debeleniyor. Olgular, Elif Çağlı’nın, tıkanmışlık ve çıkışsızlıkla bütünleşmiş olan bu krizin kapitalizmin olağan periyodik krizlerinden farklı olarak tarihsel bir sistem krizi olduğu yönündeki tespitini kanıtlamaya devam ediyor.[1] Kapitalist sistem her biri öncekinden daha şiddetli ve yıkıcı olan bu spazmların yarattığı tahribat nedeniyle giderek daha zor nefes alır hale gelirken, burjuva iktisatçılar, bu krizi aşmak adına, yaklaşık iki yüz yıllık tarihsel süreçte her biri paçavraya dönüşmüş olan ekonomik reçeteleri yeniden ve yeniden gündeme getirmekten başka bir şey yapamıyorlar. Kimileri neo-liberal programları çıkış yolu olarak gösteriyor, kimileriyse onlara taban tabana zıt olduğunu iddia ettikleri Keynesçi ekonomi programlarını her derde deva reçeteler olarak sunuyorlar. İster o modeli savunsunlar ister bu, tümü de onyıllardır, bu politikalarla krizlerin bir daha yaşanmamak üzere tarihe gömüleceğini vaaz ediyorlar. Burjuva hükümetler de bu politikaları dönemine göre değişik dozlarda harmanlayarak uygulamaya koyuyorlar. Ancak tüm bunların tıknefes hale gelen kapitalizmin ömrünü emekçi kitleler ve üretici güçler açısından büyük bir yıkım pahasına biraz daha uzatmaktan başka bir işe yaramadığı görülüyor.

Bilindiği gibi burjuvazi 1980’lerden itibaren tüm dünyada neo-liberalizm rüzgârları estirmeye başlamıştı. İkinci Dünya Savaşını izleyen ekonomik büyüme dönemi 1970’lerin başında sona erip kriz yeniden patlak verdiğinde, neo-liberalizmin şampiyonluğunu yapan Milton Friedman gibi iktisatçılar, bunun yapısal bir sistem krizi olduğu gerçeğinin üstünü örterek, suçu devletin ekonomi üzerindeki ağırlığına, müdahalelerine vb. yüklemişlerdi. Bunlar, devletin elini piyasa üzerinden çekmesi ve “küçülmesi”yle piyasanın kendi dengesini bulacağını iddia ediyorlardı. SSCB’nin çöküşünün ardından, liberalizmin insanlığın geldiği ve gelebileceği nihai noktayı temsil ettiğini söyleyen Fukuyama gibi burjuva ideologlar ise, liberal demokrasiyi ve serbest piyasa ekonomisini bu nihai noktanın temel belirleyenleri olarak ilan ediyordu. Bu iddiaya göre, artık tarihin sonu gelmiş, krizlerden azade, barış, özgürlük, demokrasi ve refah dolu bir dünyanın yolu açılmıştı. Dolayısıyla insanlığın farklı arayışlara girmesinin bir nedeni kalmamış, toplumsal ayaklanmalar ve devrimler çağı da kapanmıştı!

“Küreselleşme” adı altında emperyalizme övgüler düzüldüğü bu dönemde, kapitalizmin krizlerini tarihe gömdüğü ve yüksek büyüme oranlarının önündeki engelleri kaldırdığı iddia edilen neo-liberal iktisat politikaları albenili cilâlarla parlatılırken, ekonomiye devlet müdahalesini simgeleyen Keynesçilik günah keçisi ilan edilmişti. Mal ve sermaye dolaşımının dünya ölçeğinde serbestleşmesi ve emeğin haklarının budanması temeline dayanan neo-liberal program, emekçi kitleler için büyük yıkımlar pahasına, tekellerin kâr alanlarının korunmasını ve genişletilmesini esas almaktaydı. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi emperyalist merkezlerin küresel politikalarının bir parçası olarak özelleştirme uygulamaları furya halinde tüm dünyada devreye sokuldu. İşçi sınıfının tüm sosyal ve ekonomik kazanımları da hedef tahtasına oturtularak birer birer budanmaya başlandı. Esnek çalıştırma, taşeronlaştırma gibi uygulamalar sendikasızlaştırmanın, kuralsız ve güvencesiz çalışmanın, düşük ücretlerin, uzayan iş saatlerinin aracı haline getirildi. Böylece, dizginsiz bir sömürü ve özel teşebbüse peşkeş çekilen kamu kaynakları sayesinde kâr oranlarının yükseltilmesi amaçlanıyordu.

Ne var ki SSCB ve Doğu Bloku’nun çöküşüyle açılan yeni pazarlar ve 90’lardaki yeni teknolojiler geçici bir yükselişe yol açsa da, tüm bunlar kapitalizmin yarattığı sorunları çözmeye, onu krizden kurtarmaya yetmedi. Üstelik küreselleşen kapitalizm, krizini de küresel ölçekte yaşayacağı bir döneme girmişti. Fakat burjuva iktisatçılar her zaman olduğu gibi başlangıçta meseleyi basite indirgeme eğilimindeydiler. Öyle ki, 1994’te “Meksika mucizesi” çökmüşken, 1998’de kriz Rusya ve Brezilya’yı büyük bir çöküşe sürüklemişken, ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan, 1998 Haziranında Kongre’de yaptığı bir konuşmada, artık “tarihin ötesine geçildiği”nden, krizlerin aşılıp kesintisiz büyümeye ulaşıldığından dem vurarak kapitalizmin zafer naralarını yükseltiyordu. Çok geçmeden, 2001’de Arjantin ve Türkiye kriz girdabına kapıldığında ise, bu beyler bunun “yapısal dönüşümlerini tamamlamayan ahbap çavuş kapitalizmlerine” özgü bir kriz olduğu avuntusunu yayarak kapitalizmi aklamaya çalışmışlardı. Ancak 2008’de ABD’de patlak veren ve tüm dünyayı etkisi altına alan küresel kriz karşısında IMF’sinden Dünya Bankasına tüm emperyalist ekonomi merkezlerinde alarm zilleri çalmaya başlandı. Çünkü karşı karşıya olunan gerçeklik, üzeri örtülemeyecek kadar aleni ve tahripkârdı.

İşte o zamandan bu yana, gerek sistemi tehdit edici boyutlara ulaşan işsizlik olgusu, gerek akıl almaz boyutlara varan gelir eşitsizliği ve yoksulluk olgusu, burjuva ideologların da derdi olmaya başladı. Tam da bu nedenledir ki, neo-liberal ekonomi politikaları ciddi biçimde sorgulanır oldu ve burjuvazi “ekonomiye müdahale etmekten uzak dur” dediği devletini imdada çağırdı. 2008 krizinde trilyonluk devlet fonlarının mali-sermayeyi çöküşten kurtarmak için nasıl devreye sokulduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak ekonomiye devlet müdahalesi bununla da sınırlı kalmamış, adıyla sanıyla Keynesçilik yeniden başvurulması gereken bir program olarak ciddi bir şekilde gündeme getirilerek çeşitli unsurlarıyla şu ya da bu ölçüde uygulamaya konmaya başlanmıştır. Kapitalizmin 2008’deki spazmdan çok daha şiddetli bir spazma sürüklendiği bugünlerde ise bu burjuva iktisat politikası, sistemin yüksek mahfillerindeki pek çok iktisatçı tarafından kurtuluşun anahtarı olarak görülüp gösterilir olmuştur. Kısa bir süre öncesine kadar, devletin ekonomi alanındaki müdahaleci kısıtlamalarını, gümrük duvarlarını, sübvansiyonları, serbest rekabetin ve serbest ticaretin önündeki en büyük engel olarak gören, sistemin işleyişinin bu nedenle bozulduğunu, kendi haline bırakıldığında piyasanın kendi dengesine kavuşacağını iddia edip “laissez faire” (bırakınız yapsınlar) nutukları atan, merkez bankalarının özerkliğinden dem vuran burjuva iktisatçılar, bugün neo-liberalizmin prensi Friedman’ı tahtından indirirken, Keynes’e yeniden taç takmaktadırlar. Peki kimdir Keynes ve nedir Keynesçilik, tarihe kısa bir geri dönüş yaparak bakalım.

Keynes kimdir, Keynesçilik nedir?

Burjuva iktisadı, kapitalizmin krizlerinden arındırılarak istikrarlı bir işleyişe kavuşturulabileceği, sonsuz bir büyümenin sağlanabileceği iddiasındadır. Bu iddiayı gerçekleştirmek üzere de farklı ekoller boy göstermiştir. Kapitalizm her büyüme döneminin ardından krizlere kapıldığında ise, bu ekollerin temsilcisi olan iktisatçılar, sorunun sistemden değil izlenen ekonomik politikalardan kaynaklandığını iddia etmişler, kendilerinden önceki ekolleri suçlamışlardır. Keynesçi ekol de, içinden çıktığı neo-klasik iktisat geleneğinin çeşitli yönlerine ilişkin eleştirileriyle ve yeni bir model önerisiyle öne çıkmış ve bu model 20. yüzyılın ikinci yarısında geniş ölçekte uygulamaya konulmuştur. Bu yüzdendir ki, John Maynard Keynes, 20. yüzyıla damgasını basan en ünlü burjuva iktisatçıdır denebilir.

Cambridge Üniversitesinde iktisat ve mantık dersleri veren bir babanın ve sosyal yardım kuruluşlarında aktif olarak çalışan, yazar ve tarihçi olarak da ünlenen bir annenin oğlu olarak 1883’te doğan Keynes, seçkin okullarda parlak bir öğrencilik hayatı geçirdi. Matematik ve felsefeye yakın ilgi duymakla birlikte daha sonra iktisada yöneldi. Yaptığı çalışmalarla dikkatleri üzerine çekti ve devlet bürokrasisinde önemli görevler aldı. Ayrıca çeşitli şirketlerde yönetici olarak çalışacak, bir ekonomi dergisinin editörlüğünü üstlenecek, bir süre Bank of England’ın yöneticiliğini yapacaktı. İki savaş arası dönemdeki borsa spekülasyonlarından da faydalanarak önemli bir servetin sahibi olan Keynes, 1942’de baron unvanını alarak Lordlar Kamarasına girmişti.

Birinci Dünya Savaşı sonunda yapılan Versailles barış konferansında İngiliz mali heyetinin içinde yer alan Keynes, o dönemde Almanya’ya uygulanan ağır yaptırımlarla birlikte geleneksel iktisat politikalarını da sorgulamaya başlamıştı. Bu sorgulama, büyük bir işsizlikle ve ekonomik yıkımla karakterize olan 1929 bunalımıyla birlikte doruğa çıktı. 1936’da yayınladığı “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi” adlı kitabında, krizin nedenlerine ve çözümüne yönelik görüşlerini teorileştirdi. Amaç, önerilen ekonomik politikalarla, kapitalizmi içine düştüğü darboğazdan ve sürüklendiği çöküşten kurtarmaktı.

Keynesçi yaklaşım, neo-klasik ekolün tezlerinin aksine kapitalizmin “tam istihdam”ı sağlayacak bir dengeyi kendiliğinden kuracak mekanizmalara sahip olmadığını, bunun için devletin maliye ve para politikalarıyla ekonomiye müdahale etmesi gerektiğini savlayarak, “bırakınız yapsınlar”cı liberal anlayıştan ayrışıyordu. Kriz dönemlerinde bu anlayışın sistemi daha derin bir çöküşe sürüklediğini gören Keynes, ekonomik krizlerden kurtuluşun yolunun, devletin yatırımları ve istihdamı arttırıcı, tüketimi canlandırıcı politikalar izlemesinden geçtiğini savunuyordu. Ona göre mesele toplam talebi arttırmaktı. Toplam talep içinde en büyük payı bireysel tüketim harcamaları değil yatırım harcamaları oluşturduğu için, onun önerdiği şey ücretlerin yükseltilmesi değil, devletin devreye girerek kamu harcamalarını arttırması, gümrük duvarlarını yükseltmesi ve düşük vergi ve faiz politikası izleyerek yatırımı teşvik etmesiydi. Faizler düşük olursa sermaye yatırıma yönelecek, böylece istihdam mümkün olan en yüksek düzeye ulaşacak, faizden ve borsa spekülasyonlarından para kazanan rantiye kesim ortadan kalkacak, gelir dağılımındaki aşırı eşitsizlik son bulacak ve sistem istikrara kavuşacaktı Keynes’e göre.

Görüldüğü gibi, Keynesçi teori de diğer burjuva iktisat teorileri gibi, kapitalizmin işleyiş yasalarını ve gerçek çelişkilerini görmüyor, bunun yerine ütopik açıklamalar getiriyor, kapitalizmin yarattığı sorunların arızi olduğunu ve doğru politikalarla bunların üstesinden gelinebileceğini savunarak imkânsızı gerçekleştireceğini iddia ediyordu. Oysa kapitalizm devam ettiği müddetçe, şu ya da bu ekonomik politikayla krizlerin önüne geçilmesinin, gelir dağılımındaki eşitsizliğin ve diğer sistemik sorunların üstesinden gelinmesinin olanaksız olduğunu Marx onyıllar önce ortaya koymuştu. Keynes’in doğduğu ay hayata gözlerini yuman Marx, aşırı-üretim olgusuna ve kâr oranlarının düşme eğilimine bağlı olarak kapitalizmin krizlerinin kaçınılmaz olduğunu kanıtlamıştı. Kapitalist işleyiş mekanizmasındaki pek çok unsuru ihmal eden, onu statik bir sisteme indirgeyen Keynes ise meseleyi üretim alanında değil dolaşım alanında görmekte ve son tahlilde dolaşımdaki tıkanıklığı aşacak önlemlerle krizlerin üstesinden gelinebileceğini iddia etmekteydi.

Onun kapitalizmde “tam istihdam”ın sağlanabileceğini savunması da köklü bir yanılgının eseriydi. Yine Marx, işsizliğin kapitalizme içsel ve kaçınılmaz bir olgu olduğunu, onun giderek büyüyen bir “yedek sanayi ordusu” yaratmaksızın var olamayacağını ekonomik temelleriyle ortaya koymuştu. Buna rağmen burjuva iktisatçıların bu bilimsel doğruları gözardı etmelerinin, sözde yeni teorilerle sistemin sorunlarının çözülebileceği yönündeki boş iddialarını sürdürmelerinin akılcı bir tarafı yoktur. Ama akıldışı bir sistemi, üretici güçlerin yıkımı, milyarlarca emekçinin sefaleti, kronikleşen işsizlik gibi yıkıcı sonuçlarına rağmen ayakta tutmaya çalışmak gibi akıldışı bir uğraş ve görev söz konusu olduğunda, bu kaçınılmazdır da aynı zamanda. Tam da bu yüzdendir ki, Marx burjuva iktisadın bir bilim dalı olmayıp burjuvazinin ideolojisi yani politik ekonomi olduğunu belirtmiş ve tüm çözümlemelerini bunun eleştirisine hasretmiştir. Elif Çağlı’nın vurguladığı gibi, bu politik ekonomide gerçeklik burjuva ideolojisinin hizmetinde ters yüz edilmiştir, ileri sürülen tahliller olanı değil, sermaye sınıfının olmasını istediklerini gösterir.[2]

Neo-klasik olarak da adlandırılan geleneksel iktisat modellerinin çıkışsız göründüğü bir ortamda, egemen sınıfın dönemsel ihtiyaçlarına yanıt vereceği düşünülen Keynesçi tezler burjuvazinin yakın ilgisine mahzar olmuştu. Sonuçta bir tür “sosyo-liberal” program olarak hayata geçirilen Keynesçilik, tıkanan kapitalizmi açmak için devreye sokuldu. Ama bu kalıcı değil geçici bir açılma durumu olabilirdi ancak ve nihayetinde de öyle olacaktı.

1929 büyük buhranını takiben 1933’te iktidara gelen Roosevelt’le birlikte ABD bu politikayı hayata geçirmeye başlayan ilk ülke oldu. “New Deal” olarak adlandırılan ekonomik politikanın bir uzantısı olarak, kamu harcamaları arttırılıyor, devlet ve belediyeler eliyle işsizlere ve çiftçilere milyarlarca dolarlık yardım fonları ayrılıyor, işçi ücretlerinin arttırılması teşvik ediliyordu. Hatta devlet, ABD’de daha önce görülmedik bir şey yaparak, fabrikalar ve barajlar kurup bunları işletmeye başlamıştı. Tüm bunlarda amaç, krizin yıkıcı etkilerini azaltarak sistemin bekasını sağlamaktı. Askeri sanayinin körüklenmesi de, gerek ekonomiyi canlandırmak gerekse istihdam alanı yaratmak üzere bu politikanın ayrılmaz bir parçasını oluşturuyordu. Bu arada hükümet tekellere karşı mücadeleden dem vurmaktan da geri durmuyordu. Ne var ki bu süreçte devlet borçları hızlı bir şekilde artarken, tekelleşmede en ufak bir gerileme yaşanmamış, kapitalizmin çelişkileri ve krizi de alabildiğine keskinleşmişti. İkinci Dünya Savaşının arifesine gelindiğinde, tüm bu politikalara rağmen 1929 krizinin hemen öncesindeki büyüme rakamlarına ulaşılamamıştı. O günlerde kaleme aldığı bir yazıda şöyle diyordu Troçki:

“Zamanımızda tekelci kapitalizmin yaşamı bir krizler zinciridir. Her kriz bir felâkettir. Bu kısmi krizlerden gümrük tarifeleri, enflasyon, hükümet harcamalarının ve borçlarının artışı vasıtasıyla kurtulma gerekliliği, katmerli, daha derin ve daha yaygın krizler için zemin hazırlar. Pazar için, hammadde için, sömürgeler için verilen mücadeleler, askeri felâketleri kaçınılmaz kılar. Ve en önemlisi, devrimci felâketleri hazırlar.”[3]

Öyle de oldu. Kriz tüm emperyalist ülkeleri benzer biçimde vururken, 1939’da patlak veren İkinci Dünya Savaşıyla, bir yandan birincisiyle tamamlanamayan emperyalist paylaşım tamamlanmaya çalışılacak, öte yandan da savaşın yıkıcılığı ve sonrasında ulaşılacak yeni pazarlar ekonomik yükseliş için fırsat olarak kullanılacaktı. 70 milyon insanın ölmüş olması ise burjuvazinin umurunda olmayacaktı. Bu arada ortaya çıkan “devrimci felâketler”den de burjuvazi Stalinizmle anlaşarak minimum hasarla kurtulacaktı.

Keynes’e dönecek olursak, kendisi, 1944’te ABD’de yapılan Bretton Woods konferansına İngiliz heyetinin başkanı olarak katılmıştı. IMF ve Dünya Bankasının kurulma kararının da alındığı bu konferansta dolar uluslararası eşdeğer olarak kabul edilirken, savaştan zarar gören ülkelere maddi destek sağlanması (IMF ve Dünya Bankasının vereceği krediler aracılığıyla) konusunda anlaşmaya varılmıştı. Savaş sonrasında tüm bu kararlar Keynesçi iktisat politikalarıyla bütünleştirilerek hayata geçirilecekti. Keynesçi politikaların, daha sonra neo-liberal iktisatçılar ve ideologlar tarafından her türlü melanetin sorumlusu olarak gösterilen bütçe açıklarının, devlet borçlarının ve enflasyonun artması gibi yan etkileri ise bu süreç boyunca sorun edilmediği gibi, ekonomiyi canlandırıcı unsurlar olarak kabul edilecekti.

Keynes 1946’da ölse de onun şekillendirdiği iktisadi program otuz yılı aşkın bir süre boyunca tüm kapitalist ülkelerde uygulanan ekonomik ve sosyal politikalara damgasını bastı. Burada iki temel etken rol oynamaktaydı. Krizin ve takip eden emperyalist savaşın üretici güçlerde ve işgücünde yarattığı büyük yıkım ve daha da önemli bir faktör olarak SSCB’nin işçi sınıfı açısından büyük bir çekim merkezi oluşturması. Bu iki etmenden ilki, çöken ekonominin ayağa kaldırılmasında devlet müdahalesini, ikincisi ise “sosyal devlet” ya da refah devleti” olarak anılan ekonomik ve sosyal politikaların o güne dek görülmedik bir düzeyde devreye sokulmasını zorunlu kılmıştı burjuvazi açısından. Keynes’in savunduğu tezler de bu yönelimin kuramsal altyapısını döşemişti.

Burjuvazi açısından konjonktürün zorunlu kıldığı bu politikalar sonucunda işsizlik önemli ölçüde düşürülmüş, sosyal güvenlik sistemleri kurulmuş, asgari ücret uygulamasıyla ücretlerin belli bir düzeyin altına inmesi engellenirken reel ücretler de yükselmişti. 8 saatlik işgününün norm haline gelmesi, hatta çeşitli sektörlerde toplu sözleşmelerle bunun bile altına inilmesi, işgücünün korunmasına yönelik yasaların yaygınlaşması, ücretli tatil izinlerinin yasal güvence altına alınması da bu dönemde gerçekleşmişti. Kuşkusuz tüm bunlar, işçi sınıfının hızla yükselen sendikalılık düzeyiyle örgütlü gücünün artması sayesinde kalıcılığını koruyabilmişti. Avrupa ülkelerinde sendikaların sosyalist ya da komünist partilerin etki alanında olduğunu da unutmamak gerekiyor elbette. Ne var ki gerek söz konusu partiler gerekse bunların etkisi altındaki sendikalar tümüyle düzene entegre olmuşlardı ve devrim korkusuyla bu tavizlerde bulunmaya mecbur kalan burjuvazi için bu durum bir emniyet sübabı işlevi görüyordu aynı zamanda.

İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yükseliş döneminde işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarının belirgin bir şekilde düzelmesi reformizme kan aşılarken, Keynes de bu politikaların teorisyeni olarak baş tacı ediliyordu sosyal-demokrasi tarafından. Sağ liberal yaklaşımlar ise Keynes’i hür teşebbüsü engelleyip aşırı bir devletçiliğe yol açacağı gerekçesiyle eleştiriyor ve Marksist politikalar izlemekle suçluyorlardı. Oysa o, “Genel Teori” adlı kitabında şunları söylemekteydi devletçilik konusunda: “Devlet için önemli olan, üretim araçları mülkiyetine sahip olmak değildir. Eğer devlet üretim kaynaklarının büyümesine ayrılan toplam kaynak miktarını ve bunlara sahip olanların elde edeceği kazanç haddini belirleyebiliyorsa, gerekli olan her şeyi yapmış demektir.

Liberal Parti üyesi bir burjuva olan Keynes’in işçi sınıfına, sosyalizme ve hatta sosyal-demokrasiye hiçbir yakınlığı yoktu. Marksizme her daim düşman olan Keynes, “çamuru balığa tercih ederek kaba proletaryayı, tüm kusurlarına rağmen yaşam kalitesi olan ve tüm insani gelişmenin tohumlarını taşıyan burjuvazinin ve entelijansiyanın üzerinde gören bir inancı nasıl kabul edebilirim ki” diyerek bu konudaki görüşlerini açıkça ifade etmekteydi. İşçi Partisinin bir sınıf partisi olduğunu ama bu sınıfın onun sınıfı olmadığını söyleyen Keynes, sınıfsal konumunu ve duruşunu da şu sözleriyle belirtiyordu: “Eğer kesimsel çıkarlar peşinde koşacak olsam kendi çıkarlarımın peşinden koşarım. Sınıf mücadelesine gelince, lokal ve kişisel yurtseverliğim … beni kendi çevreme bağlıyor. Bana adalet ve sağduyu olarak görünen şeylerden etkilenebilirim; ama sınıf savaşı beni eğitimli burjuvazinin safında bulacaktır.

1970’lerin başlarında patlak veren yeni krize dek Keynesçilik burjuva iktisat dünyasında baskın ekonomik model olarak kabul görecekti. Ne var ki Keynesçi politikalar krizleri engelleyemediği gibi, ertelenmeye çalışılması nedeniyle daha da derinleşerek patlak vermelerine yol açtı. Bu noktada sözü Elif Çağlı’ya bırakalım:

“Ekonomik yükselişin zorlama tedbirlerle uzatılmaya çalışılması, kapitalist hükümetlerin enflasyonist politikalar izleyerek dolaşımdaki kâğıt para miktarını ve borçlanmaları arttırması, yapay ve şişirilmiş bir ekonomik canlanma demektir. Sanayi üretimindeki görece düşüşe rağmen sermaye piyasalarında hızlanan spekülatif hareketler nedeniyle hayali bir sermaye şişkinliği gerçekleşir ve şişirilmiş bu balon eninde sonunda büyük bir gürültüyle patlamaya yazgılıdır. Belirli bir süre boyunca ekonomik canlanmayı sürdürmeye hizmet etmiş olan borçlar, biriken faizleriyle birlikte muazzam yekûnlara ulaştığında, gerek borçlarını ödeyecek olanlar ve gerekse alacaklarını tahsil edemeyenler açısından başlıbaşına bir problem haline gelir. Kapitalist ekonominin tekrar görece bir dengeye kavuşabilmesi için, birikimli krizin sonuçları itibarıyla yaşanması gerekir.

“İşte 1980’ler, dünya burjuvazisinin krizin sonuçlarının realize olacağı yeni bir döneme hazırlandığı dönemeç oldu. Ekonomik koşullardaki değişime bağlı olarak, egemen ekonomi politikalarında da değişiklik ihtiyacı kendini dayattı. Bu nedenle kapitalist sistemin II. Dünya Savaşı sonrası yükseliş dönemine eşlik eden Keynesçi politikalar, ilerde tekrar ihtiyaç duyulacağı günler gelinceye dek gözden düşürüldü. Yüksek kamu harcamalarını gerektiren kapitalist devletçilik politikası krizlerin yaratıcısı olarak ilân edilip suçlandı, artık yeni dönemin gereksinmeleriyle bağdaşmayan mali politikaların tasfiyesi yoluna gidildi. Bunun yerini ise, kapitalist devletin, iktisadi devlet teşebbüslerinden ve eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim gibi kamusal alandan elini çekerek ekonomiyi tamamen piyasanın serbest rüzgârlarına bırakmasını ve tüm bu kuruluşların özelleştirilmesini savunan neo-liberalizm aldı. Artık yeni dönemin gözdesi, Friedman misali iktisatçılar tarafından teorize edilen ve Reaganizm, Thatcherizm örneklerinde somutlanan neo-liberalizmdi.”[4]

Neo-liberal iktisatçılar ve politikacılar, Keynes’i tahtından alaşağı edip 1980’lerde kendi hükümranlıklarını ilan etmişlerdi. Fakat devasız bir ölümcül hastalıkla doğan kapitalizmi, şu ya da bu iktisadi reçetelere dayanarak tedavi edip iyileştirmek mümkün değildir. Nitekim, bir zamanlar Keynesçi reçetelere sarılan, ardından neo-liberalizmi baş tacı eden burjuvazi, aldığı rahat nefesin ilelebet devam edeceğini düşünürken, 21. yüzyıl girişinde bu kez tarihsel nitelikte bir sistem kriziyle karşı karşıya kalmıştır.

Keynesçi uygulamalar yeniden sahada

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki, neo-liberal ekonomi programları uygulamaya konurken, hiçbir zaman sermayenin çıkarlarını korumak ve mevzilerini güçlendirmek için gerekli görünen konularda devlet müdahalesi dışlanmamış, sermaye zora girdiğinde derhal devleti göreve çağırmıştır. Bu amaçla ABD’de de diğer kapitalist ülkelerde de, gümrük vergilerinin yükseltilmesi, tarımsal ve sınai destekler, şirket kurtarmalar, hatta kamulaştırmalar gerekli görüldüğünde devreye sokulmuştur. Bununla birlikte işçi sınıfına saldırılarda sınır tanınmamış, burjuva devletler de çeşitli yasal düzenlemelerle bunun önünü açmıştır. Sonuçta da, onyıllar boyunca, ücretlerin baskılanmasını, işin minimum sayıda işçiye yaptırılmasını dayatan neo-liberal politikalar, çığrından çıkmış bir işsizlik ve satınalma gücünün sürekli düşmesi nedeniyle tüketimin de sınırlanmasına, böylece aşırı üretim krizlerinin çok daha şiddetli biçimde yaşanmasına yol açmıştır. Ne var ki, bu sadece neo-liberalizmin değil kapitalizmin çelişkisi, çıkışsızlığı ve açmazıdır.

Bunu gözlerden saklamak isteyen burjuva kesimler, bugünlerde, yatırımdan kaçarak paradan para kazanmaya yönelen rantiyeleri, çok yüksek maaşlar alan CEO’ları, “sorumlu” davranmayan girişimcileri suçlu gösterip kapitalizmi aklamaya çalışıyorlar. İş dünyasını sadece kâra odaklanmak yerine, “sorumluluk” üstlenmeye, çalışanlarına iyi davranmaya, çevre sorunlarına duyarlı olmaya çağırıyorlar. Bu çağrıları yapanların, dünyanın sayılı tekellerinin sahipleri ve IMF direktörlerinden bilumum burjuva ideologlara onların sözcüleri olması dikkat çekicidir. Bu, burjuvazinin beyin takımının, sistemin içinde bulunduğu krizi ve devrimci tehditleri ne denli yakıcı bir şekilde hissettiğini göstermektedir. Büyümenin otomatik olarak herkes için refah yaratacağı safsatası çöküp kapitalizmin alarm zilleri çalmaya başladığı içindir ki, hepsi, “sadece zengin bir azınlığın değil herkesin çıkarına”, “adil”, “kapsayıcı” bir kapitalizmin yaratılması gerektiğinden dem vurmaya başlamıştır.

Kriz denizine düşen egemenlerin yeniden Keynesçilik “yılanına” sarılmaları da bundandır. Bir zamanlar büyüyen borçların ve bütçe açıklarının sorumlusu olarak gösterilen Keynesçilik, kapitalizmin doğası gereği neo-liberal politikalarla da bunalımlara sürüklenmesinin ardından tekrar parlatılmaya başlanmıştır. Elbette kapitalizmin aslında ideal bir sistem olduğu ama onun dümeninde olanlar doğru politikalar uygulamadıkları için yoldan çıktığı yalanına sarılarak ve yüzyıl öncesindeki yanılsamaları aynen şimdi de yaratmaya çalışarak.

Keynesçi politikaları savunan günümüz iktisatçıları, küresel para birimi uygulamasına geçilmesi, kredi mekanizmasının düzenlenmesi için küresel bir merkez bankasının kurulması, devletin ekonomideki ağırlığının arttırılması, sermaye kontrollerine gidilmesi, kamulaştırmalar vb. ile krizin ve yaşanan sıkıntıların aşılabileceğini iddia etmektedirler. Bu gibi önlemlerle, sermayenin spekülasyona değil üretim alanına kaymasının sağlanacağını, işsizliğin ortadan kaldırılacağını ve krizlerin önüne geçilebileceğini savunmaktadırlar. Anlayacağımız, burjuva iktisadı, bir kısırdöngü içinde debelenip durmaktadır.

İşçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarının dibe vurması, gelir eşitsizliğinin akılalmaz ölçülere ulaşması, doğanın dur durak bilmeden yağmalanması gibi bugün karşı karşıya olduğumuz fecaat tablosunun asıl suçlusunun neo-liberal politikalar olduğu yönünde reformist solda da yaygın bir anlayış söz konusudur. Bu anlayış temel kötülük kaynağı olarak kapitalizmi değil onun şu ya da bu politikalarını görmektedir. Tam da bu yüzdendir ki, Keynesçi alternatifler coşkulu biçimde sahiplenilebilmektedir. Sanders’ların, Corbyn’lerin, Piketty’lerin adını koyarak ya da koymadan savundukları Keynesçiliğin “sosyalist” politikalar olarak pazarlanması da bunun bir ifadesidir.

Oysa bugün Trump’tan Erdoğan’a sağın en azgın politikacıları da şu ya da bu yönüyle Keynesçi yönelime girmiş bulunmaktadır. Yani Keynesçi uygulamalar, kapitalizm yeniden ihtiyaç duyduğu için gündeme getirilmektedir.

Trump, durgunluktan kurtulamayıp krize yuvarlanan piyasayı büyük maliyetli altyapı harcamalarıyla canlandırma, gümrük duvarlarını yükselterek ve vergileri düşürerek iç yatırımı teşvik edip istihdamı arttırma yoluyla krizden çıkma vaatleriyle başkanlık koltuğuna oturmuştur.

Türkiye’de Erdoğan iktidarı da faizler düşürülmeli ve yatırımlar artmalı derken ve yüksek maliyetli altyapı projeleriyle (köprüler, tüp geçitler, yollar, tüneller, “çılgın” kanal projeleri) ekonomiye kan pompalamaya çalışırken aslında benzer politikaları dillendirmektedir. Sermayenin vergi indirimleriyle, düşük faizli kredilerle yatırıma ve istihdama teşvik edilmesi, belediyelere ve devlet kurumlarına geçici işçi alımları aracılığıyla işsizliğin azaltılmaya çalışılması, çiftçilere ürün ve mazot desteği, part-time çalışan kadınlara, evde hasta ve çocuk bakanlara vb. çeşitli yardımlar yapılması… Tüm bunlar geçmişteki Keynesçi uygulamaların benzerleridir.

Ayrıca bunlara “savaş ekonomisi”nin körüklenmesi de eşlik etmektedir. En büyük kamu harcama alanı olarak askeri harcamalar öne çıkmakta, büyütülen askeri sanayi aynı zamanda istihdamı arttırmak için de bir araç olarak kullanılmaktadır. Kabinesini ülkenin sayılı zenginlerinden ve generallerden oluşturan Trump, daha koltuğuna oturmadan, silahlanmanın arttırılacağını söylemektedir. Türkiye’de de son yıllarda, askeri sanayiye özel bir ağırlık verilmekte, ayrıca her türden savaş harcamaları katlanarak artmaktadır.

Kapitalist güçler, bu uzun süreli ve derin çöküş dönemini atlatmak için tıpkı daha önce yaptıkları gibi, yine savaş silahına sarılmışlardır. Tıkanan dünya pazarını açmak için bir pompa olarak kullanılmaya çalışılan emperyalist savaş, milenyumun başından bu yana cephe geliştirerek yayılmaktadır. Yaşanan tarihsel kriz, bir dünya savaşı eşliğinde milyonlara kan kusturarak devam etmektedir. Ne var ki, körüklenen militarizm de diğer uygulamalar da kapitalizmi içine düştüğü derin uçurumdan kurtarmaya yetmemekte, işsizlik tüm dünyada hızla yükselmeye devam etmektedir.

Bugün gelinen noktada, küreselleşmenin ulus-devletleri, sınırları ortadan kaldıracağı yönündeki tumturaklı sözlerin yerini, içe kapanmacı söylemler, yükseltilen gümrük duvarları, göçmenlere karşı fiziki duvarların örülmesi, AB’nin gümbürtüyle çatırdaması, arşa çıkarılan milliyetçilik ve milyonlara kan kusturan bir emperyalist dünya savaşı gerçeği almıştır.

Karşımızda kriz ve savaş sarmalıyla emekçi kitlelere yıkım getiren bir kapitalizm gerçeği durmaktadır. Bugün 70 trilyon dolarlık bir dünya ekonomisinin kanatlarıyla, 2,5 katrilyon dolarlık rakımlarda dolaşan finans balonu bir kez daha büyük bir gümbürtüyle patlamaktadır. 2008’de patlayan bu balonu trilyon dolarlık devlet fonları akıtarak yamamaya kalkanlar, şimdi çok daha şiddetli bir sarsıntıyla karşı karşıyadırlar. Spekülasyonla ve kredi mekanizmasıyla kof bir şişkinlik içindeki kapitalist ekonomi tam anlamıyla iflas etmiştir.

“Toplam hasılası 70 trilyon dolar olan dünya ekonomisinin liberal düzeninde, 2002 yılında 62 trilyon dolar olan toplam borç stoku beş yılda yüzde 80 artarak 2007’de 112 trilyon dolara yükselmiş. Bu 2001-2’deki resesyonu durdurmak için genişleyerek neredeyse ikiye katlanan borç stoku üzerinde 2007 mali krizi patlak verdi. Ancak kriz boyunca temizlenmesi beklenen borç stoku, en az yüzde 35 daha artarak 2016 yılında 152 trilyon doları geçmiş. Bu borç dağı üzerinden üretilen mali enstrümanları da içeren türev piyasalarının hacmi kriz başladığında 630 trilyon dolar düzeyindeydi, şimdi 1,2 katrilyon dolara yakın bir yerlerde olduğu düşünülüyor.”[5]

Neo-liberal programların, bir zamanlar “borç sarmalı”na yol açtığı iddia edilen Keynesyen programlarla aynı sonuca ulaşması bir tek şeyi göstermektedir: Kapitalist ekonominin şu ya da bu programlarla yapısal sorunlarından arındırılması, kalıcı bir istikrara kavuşturulması, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçilere iş-gelecek garantisi ve refah getirmesi mümkün değildir.

Burjuva iktisatçılar, bu akıldışı sistemin rehabilite edilebileceğini, krizlerden ilelebet kurtarılabileceğini iddia ederek, çeşitli model önerileriyle kendilerini buna vakfetmişlerdir. Marx ise, tüm bunların sisteme içkin sorunlar olduğunu ve giderek daha da yakıcı ve yıkıcı hale geleceğini ortaya koymuş ve ekonomik ve sosyal sorunların ortadan kaldırılması için kapitalizmin ortadan kaldırılmasının kaçınılmaz olduğunu göstermiştir. Bununla da kalmamış, bunu ancak, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet engelini ortadan kaldıran ve planlı bir ekonomiyi hâkim kılan işçi sınıfının başarabileceğini ortaya koymuştur. Dolayısıyla, ekonomik ve sosyal sorunların çözümünün anahtarı, bunu hayata geçirebilecek yegâne sınıf olan proletaryanın elindedir. O gerekli örgütlülüğe ve bilince sahip olduğunda bu anahtarı kolaylıkla kullanacak ve kendisiyle birlikte insanlığı da kapitalizmin deli gömleğinden kurtaracaktır.



[1]      “Kapitalizm artık tarihsel bir gerileme ve durgunluk eğilimi içine girmiştir. Bu eğilim, kapitalist ekonomideki kısa dönemli iniş çıkış döngülerinin çok ötesine geçen uzun dönemli bir düşüş dalgası yaratmıştır. Kapitalist işleyişin olağan periyodik krizlerinden ayırt etmek ve çarpıcı biçimde ifade etmek gerekirse, bu, kapitalizmin tarihsel bir sistem krizidir.” (Elif Çağlı, Gerçekler Ortada, Aralık 2015, marksist.com)

[2]      Elif Çağlı, Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum, Kasım 2003, marksist.com

[3]      Troçki, Zamanımızda Marksizm, Nisan 1939, marksist.com

[4]      Elif Çağlı, Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum

[5]      Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 19 Aralık 2016