Navigation

Krizin Sorumlusu Sermaye Düzeni, Mağduru İşçi Sınıfıdır

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
İktidar ortada bir kriz olduğunu reddedip yaşanılan süreci dış güçlerin Türkiye’nin önünü kesmek için giriştiği ve ekonomik araçlarla yürütülen bir savaş olarak adlandırırken, düzen muhalefeti krizin hükümetin izlediği hatalı iktisadi politikalardan ve tek adam rejimi uygulamalarından kaynaklandığını öne sürüyor. Her iki açıklamada da gerçekliğin bir kısmı abartılıp tek boyutlu olarak öne çıkartılıyor. TC’nin ABD’yle yaşadığı gerilim de, hükümetin kayırdığı sermaye kesimleri lehine aldığı kararlar da, tek adamın keyfi karar ve uygulamaları da gerçektir ve bugünkü krizin seyrinde önemli etkileri vardır. Ancak bunlar ağırlaştırıcı faktörlerdir, mevcut krizin gerçek nedeni değil.

Türkiye ekonomisi büyük bir çöküşle karşı karşıyadır. Önümüzdeki dönemde bu krizin sonuçları çok daha acı bir şekilde ortaya çıkacaktır. Hiç tereddütsüz ve peşinen vurgulamalıyız ki, her krizde olduğu gibi bu kez de fatura işçi ve emekçilerin sırtına bindirilmeye çalışılacaktır. Tam da bu amaçla hepimizin aynı gemide olduğu söylemi bir kez daha köpürtülmeye başlanmıştır. Oysa işçi sınıfıyla sermaye sınıfı aynı gemide değildir, çıkarları asla ortak değildir. Daha şimdiden sermayenin çeşitli kesimlerini korumak için önlem paketleri yürürlüğe sokulurken, işçi ve emekçilerin zaten berbat durumdaki yaşam koşullarının daha da kötüleşmesini engellemeye dönük tek bir önlem bile açıklanmamıştır. Bilakis, döviz kurlarındaki artış gerekçe gösterilerek yapılan akaryakıt, doğalgaz ve elektrik zamlarını takiben, kelimenin gerçek anlamıyla iğneden ipliğe tüm tüketim mallarına zam yağmuru sürmektedir.

Birkaç haftalık bir süre içerisinde TL’nin değer kaybının yüzde 30’lara yaklaşmasının ardından (yılbaşına göre bu kayıp yüzde 50 civarındadır) egemenlerin ve yardakçılarının “dolardaki artıştan sıradan vatandaşa ne”, “dolarla mı doğduk ki etkilenelim” gibi seviyesiz açıklamaları en geri bilinçli emekçi kesimlerde belli bir karşılık bulsa da, zam yağmurundan sonra gerçekler acıtmaya başlayacak. Krizin gerçek nedenlerini kavramak hiç kuşku yok ki doğru bir hatta mücadele etmenin de önkoşuludur. Bu noktada gerek iktidar cephesinden gerekse de düzen muhalefetinden gelen açıklamalar, kimi noktalarda ortaklaşırken kimi noktalarda da tam ters kutuplarda odaklanıyorlar.

İktidar ortada bir kriz olduğunu reddedip yaşanılan süreci dış güçlerin Türkiye’nin önünü kesmek için giriştiği ve ekonomik araçlarla yürütülen bir savaş olarak adlandırırken, düzen muhalefeti krizin hükümetin izlediği hatalı iktisadi politikalardan ve tek adam rejimi uygulamalarından kaynaklandığını öne sürüyor. Her iki açıklamada da gerçekliğin bir kısmı abartılıp tek boyutlu olarak öne çıkartılıyor. TC’nin ABD’yle yaşadığı gerilim de, hükümetin kayırdığı sermaye kesimleri lehine aldığı kararlar da, tek adamın keyfi karar ve uygulamaları da gerçektir ve bugünkü krizin seyrinde önemli etkileri vardır. Ancak bunlar ağırlaştırıcı faktörlerdir, mevcut krizin gerçek nedeni değil. Yaşanılan kriz ancak kapitalizmin tarihsel krizi bağlamında doğru kavranabilir. Hastalığın kaynağı kapitalist sistemin işleyiş yasalarıdır ve salgın tüm dünyada hüküm sürmektedir. Hastalık bağışıklık sistemlerinin zayıflığına bağlı olarak farklı ülkeleri farklı ölçülerde etkilemekte, ülkelerin kendine has koşulları hastalığın seyri üzerinde önemli bir etkide bulunmaktadır. Tüm yetkinin tek adamın elinde toplandığı; ekonominin son derece kırılgan ve dış borca bağımlı olduğu; boyuna posuna bakmadan ABD’yle aşık atmaya ve uluslararası finans kuruluşlarına güya meydan okumaya kalkışan Türkiye’de kriz daha da ağır seyretmektedir.

ABD’yle yaşanan gerilim krizin gerçek nedeni değil, ağırlaştırıcı bir faktördür

İktidar, yardakçıları ve yandaşlarıyla birlikte, aslında ekonomide ciddi bir sorun olmadığını, krizin kaynağının dışarıda olduğunu, ülkenin dışarıdan gelen açık bir ekonomik saldırı altında bulunduğunu ve dolayısıyla bu “dış güçlerin saldırısı”na karşı “milli birlik ve beraberlik ruhu içinde hareket edilmesi” gerektiğini söylüyor. Onlara kalırsa bu saldırının arkasındaki ABD ve uluslararası faiz lobisine karşı bir “ekonomik savaş” verilmektedir ve bu savaş bir “vatan savaşı” mahiyetindedir. Bu sözümona savaşın başkomutanı olan Erdoğan’ın açıklamaları, onun hizmetkârları tarafından tek sesli biçimde çoğaltılıp medya tarafından topluma empoze ediliyor. Devletin tüm baskı ve ideolojik aygıtlarının seferber edildiği, gerçek muhalefetin sesinin bastırıldığı bir ortamda iktidarın elindeki medya tekelinin beyin yıkama seansları geniş kitleler üzerinde etkili de oluyor.

Hükümet krizi kabul etmeyip onu bir ekonomik saldırı olarak yutturmaya çalışıyor. Onlara kalırsa ekonomide aslında ciddi hiçbir sorun yoktur. Oysa döviz kurlarındaki ani, güçlü ve sürekli tırmanış, bir krizin yaşanmakta olduğunu inkâr edilemez biçimde gösteriyor. Dahası dövizdeki bu önlenemez tırmanış, iktidarın iddia ettiği gibi rahip Brunson krizi ve takip eden zayıf denebilecek ABD yaptırımlarıyla başlamamıştır. Geçen yılın son çeyreğinden itibaren, dev boyutlara ulaşan dış borçlar, ayyuka çıkan bütçe ve cari açık sorunu, yabancı sermaye yatırımlarının kesilmeye başlaması ve ülkeden sermaye kaçışı nedeniyle döviz kurları hızla artmaya başlamıştı zaten. Bu koşullarda borçların nasıl geri ödeneceği sorusu gerek yerli gerek yabancı kapitalistler tarafından yüksek sesle dillendirilmeye başlanmıştı. Hatırlanırsa, 2019 seçimlerinin öne çekilmesi kararını gerekçelendirirken gerek Erdoğan gerekse de destekçisi Bahçeli tam da ülkeyi bekleyen ekonomik zorluklara atıf yapıyor, bir an önce seçim yapılarak yaklaşan zor dönemi güçlü bir hükümet önderliğinde atlatmaktan dem vuruyorlardı. Olgunlaşan kriz patlak verdikten sonra seçimlere gidilmesi halinde bir hezimet yaşamaktan korkuyorlardı. Öne çektikleri seçimlerden önce zaten çoktan yükselişe geçen döviz kurları karşısında, “seçimlerden sonra düşecek” diyorlardı. Seçimlerin ardından durum değişmeyince “düştüğünü kısa zamanda göreceğiz” diyerek bir iki ay dişimizi sıkalım söylemine sarıldılar. Şimdi de birkaç yıla işaret ederek, “bu da geçer yahu” demeye başladılar! Yine hatırlanacak olursa, başkanlık sistemi için yapılan referandumda Erdoğan’ın temel argümanlarından biri “hızlı ve etkili kararlar alma gereği” idi. Bugün tüm yetkiyi elinde toplamasına rağmen olgunlaşan kriz karşısında çaresiz durumda olduğu çırılçıplak ortadadır.

İktidar, elinde topladığı olağanüstü yetkilerle yangını söndürmek şöyle dursun, doğrudan temsilcisi olduğu sermaye gruplarının çıkarları doğrultusunda aldığı siyasi ve iktisadi kararlarla krizi daha da ağırlaştırmaktadır. Yeni Erdoğan hükümetinin açıklanması ve arkasından Merkez Bankasının faizleri arttırmama kararı alması, beklentileri karşılanmayan uluslararası mali-sermaye için belli ki bardağı taşıran son damla olmuş, sermayenin kaçışını hızlandırarak döviz kurlarının fırlayışını beraberinde getirmiştir. Bu aslında nice zamandır sürekli baskılanan ve ertelendikçe daha da büyüyen krizin artık üstünün örtülemeyecek bir olgunluğa ulaşması anlamına gelmektedir. Demek ki rahip krizi ve ABD yaptırımlarının şu anki krizi başlatmasından değil, olsa olsa, zaten olgunlaşıp patlak veren krizi daha da ağırlaştırmasından bahsedilebilir. ABD’yle Türkiye gibi bir karşıtlaşma içerisinde bulunmayan Brezilya, Arjantin ve Meksika gibi ülkelerde aynı sıkıntıların benzer göstergelerle ortaya çıkmış olması da, yaşanan krizin nedenini yalnızca ABD’yle gerilime bağlayan yaklaşımın bir demagoji olduğunu yeterince kanıtlıyor. ABD’yle yaşanan siyasi gerilim yarın ortadan kalksa bile mevcut krizin sona ermeyeceği gerçeğini aklı başında tüm iktisatçılar kabul etmek zorunda kalıyorlar.

ABD’yle yaşanan gerilimin Türkiye kapitalizminin içine girdiği krizin nedeni değilse de onu ağırlaştıran faktörlerden biri olduğunu söyledik. Amerikan emperyalizmi, Erdoğan iktidarının burnunu sürterek onu kendi istediği çizgiye getirmek için bastırmaktadır.[1] Ama ABD’nin ilan ettiği yaptırımların ve kimi ürünlere getirdiği ek gümrük vergilerinin yalnızca Türkiye’ye has olmadığını da unutmamak gerekir. Aslında Türkiye’ye uygulananların çok daha ağırlarını ABD büyük rakiplerine karşı hayata geçirerek ticari dengeleri kendi lehine çevirmeye çalışıyor.[2] ABD’nin tüm dünyaya meydan okuması kaçınılmaz olarak onun AB ve Çin gibi büyük rakiplerini de iktisadi alanda birlikte davranmaya sevk ediyor. Almanya ve Fransa gibi AB’nin dev ekonomilerinin yanı sıra Çin de, Türkiye’ye ve İran’a uygulanan yaptırımları haksız bulduklarını açıkladı. Bu ülkelerden Türkiye’nin yalnız bırakılmaması çağrıları yükseliyor. İktidar da AB ve Çin’den mali yardım almaya ve bu doğrultuda bu ülkelerle ilişkileri geliştirmeye çabalıyor. AB ülkeleri Türkiye’deki olası bir çöküşün kendilerine de yansıyacağından duydukları endişelerle[3], Çin ise (Rusya’yla birlikte) fırsattan istifade ederek TC’yi ABD’den daha da uzaklaştırmak ve Türkiye pazarında daha çok yer tutabilmek için bu girişimleri karşılıksız bırakmıyor. Ama unutmayalım, “bedava peynir ancak fare kapanında mevcuttur”!

Krizin nedeni “yanlış ekonomi politikaları” mıdır?

Burjuva muhalefet partileri milliyetçi ve devletçi reflekslerle bir yandan ABD’nin yaptırımlarına karşı iktidarla kol kola girip ortak bildiriler yayınlarken, bir yandan da krizin temelinde AKP’nin izlediği “yanlış ekonomi politikaları”nın yattığını ileri sürüyorlar. Mesele AKP’nin “kötü yönetimine” indirgendiği gibi, çözüm olarak da faiz artırımları ve “yapısal reformlar” savunuluyor. Bu tür önlemler burjuvazinin bir kesiminin yarasına merhem olabilir kuşkusuz, ama işçi sınıfının çıkarlarına olmayacağı da bir o kadar açıktır. Gerek krizin derinleşmesindeki payı gerekse de totaliter uygulamaları nedeniyle tek adam rejimine tepki gösterilmesi elbette önemlidir. Ne var ki Merkez Bankasının bağımsızlığı ve faizlerin arttırılması gibi önlemlerle krizin çözüleceğini vaaz etmek doğru değildir. Unutmayalım ki, burjuva düzende, diğer tüm devlet aygıtları gibi Merkez Bankası da her halükârda göbekten sermayenin çıkarlarına bağlıdır. Sermayenin çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapar, işçi ve emekçilerin çıkarlarını ise umursamaz.

Yalnızca bugünkü krizde değil, her krizde, muhalif burjuva siyasetçiler, krizin nedenini hükümet politikalarına indirgeyerek bundan siyasal bir fayda beklerler. Oldukça yaygın olan ve solcu akademisyenleri de etkileyen bu tür bir izahat, nasıl bir ekonomi politikasının benimsenmesi gerektiği, “doğru bir büyüme modelinin” nasıl olması gerektiği üzerine biteviye tartışmaları doğurur. Bu yaklaşım doğru değildir, çünkü “doğru” politikalar izlenirse, şu değil de bu tip bir büyüme modeli benimsenirse kapitalizmin krizsiz bir şekilde işleyeceğini varsayar. Oysa krizler kapitalist sömürü sisteminin kaçınılmaz sonuçlarıdırlar. Burjuva hükümetlerin izledikleri en “doğru” politikalar bile krizleri bir süre boyunca ertelemekten ya da patlak veren krizin daha yumuşak bir şekilde atlatılmasından öte bir rol oynayamazlar. Üstelik kapitalizmde tüm toplumun çıkarları açısından doğru denilebilecek bir ekonomi politikasından da bahsedilemez. Zira emeğin sömürüsüne dayanan sınıflı bir toplumda her kesimin çıkarlarını gözeten “doğru” bir ekonomi politikası yoktur ve olamaz da. Kapitalizmde egemen sınıf burjuvazi olduğuna göre, büyük burjuvazinin çıkarlarına daha iyi hizmet eden politikalar vardır, hepsi bu. Tüm burjuva hükümetler genelde burjuvazinin, özelde de daha yakın oldukları sermaye gruplarının çıkarlarını gözeten politikalar izlerler. Egemen sınıfın bir kesimine “hata” olarak gözüken şey diğer kesimlerinin çıkarlarını ve hükümet üzerindeki etkinliğini anlatır. Dolayısıyla “hata” denilen şeyler, çoğunlukla, bilinçli olarak atılmış adımlardır. Krizler patlak verdiğinde tüm burjuva hükümetler faturayı emeğiyle geçinen insanlara kesmek ve temsil ettikleri sermaye kesimlerinin krizden daha da güçlenerek çıkması için çaba gösterirler.

Krizlere yol açan temel sebebin hükümet politikaları olmadığını söylemek kuşkusuz hükümetlerin bu süreçlerdeki sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Bugün de işçi ve emekçi kitlelerin ağır çalışma ve yaşam koşullarına mahkûm edilmesinde AKP hükümetlerinin ağır ve belirleyici bir sorumluluğu vardır. 2001 krizinden sonra kabul edilen IMF patentli neoliberal saldırı programını AKP hükümetleri yıllar boyunca sadakatle takip ettiler. Özelleştirmeler sonucu işten atmalara, sosyal hakların gasp edilmesine, parasız kamu hizmetlerinin büyük oranda tasfiye edilmesine yol açan adımlar en çok onun tarafından atıldı. Çalışma koşullarını ağırlaştırıp güvencesiz esnek çalışmayı yasalaştıran, taşeron işçiliği adeta kural haline getiren, iş cinayetlerinin önünü açan, işçileri borç batağına sürükleyen uygulama ve politikalar, sağlanan siyasi istikrar koşullarında AKP hükümetleri tarafından acımasızca hayata geçirildi. Büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda tüm bu adımları atabilmek için sendikasızlaştırma saldırısını körükleyen de, hakkını arayan işçilerin işten atılmasına sesini çıkarmayan da, mücadeleci işçilerin tepesinden sopayı eksik etmeyen de, grevleri yasaklayan da, sendikaları burjuva devletin korporatist aygıtları haline getiren de AKP hükümetleridir. Gerek hüsranla sonuçlanan dış politikası sonucu ağırlaşan siyasi koşullara gerekse de olgunlaşıp patlama noktasına yaklaşan ekonomik koşullara karşı burjuvazinin egemenliğini ve kendi iktidarını sürdürebilmek için demokratik hak ve özgürlükleri ortadan kaldırıp totaliter bir rejim kuran da, içeride ve dışarıda militarizmi körükleyen de AKP iktidarıdır.

Kriz, kapitalist sistemin krizidir!

İster iktidar yandaşı ister karşıtı olsunlar, tüm burjuva siyasetçiler ve iktisatçılar yaşanan krizin kapitalizmin has krizlerinden biri olduğunu kitlelerden saklamaya çalışıyorlar. Hepsinin ortak kaygısı, kitlelerin kapitalist sistemi sorgulamasının önüne geçmektir. Krizin gerçek nedeninin aranması gereken yer kapitalist sistem ve onun dünya çapında yaşadığı tarihsel krizdir. Milenyum dönemecinden itibaren olgunlaşan bu tarihsel kriz, ekonomideki dönemsel iniş çıkışların ötesindeki bir gerçekliktir. Şu ya da bu ileri ülkenin ekonomisinde büyüme rakamlarının bir dönem boyunca tekrar artması bu büyük krizin aşıldığı anlamına gelmiyor. 2008 küresel krizi, kapitalizmin tarihsel krizinin şiddetli bir dışa vurumuydu. Aslına bakılacak olursa, 2008 krizinin çok büyük çöküşlerle sonuçlanmaması için emperyalist ülkelerde alınan parasal tedbirler, onu yalnızca bir süreliğine daha erteleyip hafifletme ve dolayısıyla bir sonraki kriz evresini çok daha derinleştirmekten başka bir işe yarayamazdı.

O dönemde emperyalist ülkelerin Merkez Bankalarının piyasalara sürdüğü trilyonlarca doların bir kısmının hızla Türkiye gibi ülkelere akması, bu kategorideki ülkelerin 2008 krizinin etkilerini göreli olarak daha yumuşak atlatabilmelerini sağlamıştır. Yurtdışından ucuz, düşük faizli ve uzun vadeli borçlanma imkânları artan Türkiye gibi ülkeler bu dönem boyunca emperyalist metropollerle karşılaştırıldığında ciddi bir ekonomik büyüme yaşadılar. Bu yıllarda Türkiye’de de dışarıdan sağlanan borçlarla, yani “emanet paralarla” yatırımlar yapıldı. “Başkasının parasıyla” sağlanan ekonomik büyümeyle iktidar hem içeriye hem de dışarıya caka sattığı gibi, halkta da istikrarlı bir şekilde büyüyoruz algısı yaratarak tüketici kredilerini pompaladı. Tüketici kredileriyle talep arttırıldıkça yatırım iştahı da arttırıldı ve bu da dönüp dış borçlanmayı daha da körükledi. Ama gerek kapitalizmin anarşik yapısı gereği hesapsızca yapılan yatırımlar sonucu satılabilecek olandan daha fazlasının üretilmesi, gerekse de tüketici kredilerinin artık tıkanmaya başlamasıyla birlikte, borç dağlarının yanı başında stok tepeleri de yükselmeye başladı. İnşaat sektöründe elde kalan konut sayılarının muazzam büyüklüğe ulaşması tipik bir göstergedir. Emanet paralarla büyüme ve tüketimi pompalama döneminin sonuna er geç gelinecekti. Borçların ödenme günü gelecek, ödemeler zinciri kopmaya başlayacaktı. Öyle de oldu.

2013’ten itibaren emperyalist metropollerin parasal politikalarda değişikliğe gitme kararları almaya başlamasıyla birlikte, bu ülkeler için alarm zilleri çalmaya başlamıştır. Türkiye gibi ülkeler, artık daha pahalıya ve yüksek faizlerle borçlanabilir hale geldiği gibi, bu ülkelere dönük sermaye hareketlerinin yönü de tersine çevrilmeye başlanmış, sermaye girişleri azalırken çıkışlar artma eğilimine girmiştir. Sermaye çıkışlarıyla birlikte döviz kurlarının ve kaçınılmaz olarak enflasyonun artmaya başlaması, sermaye yetersizliği çeken ve ekonominin çarklarının döndürülmesi için dış borçlara ihtiyaç duyan bu ülkeleri, faizleri arttırma baskısıyla karşı karşıya getirmiştir. Sözkonusu dönemde “parlak gelişmeler” kaydeden Türkiye, Brezilya, Arjantin, Meksika, Güney Afrika gibi ülkelerin hepsi bugün aynı sorunla karşı karşıyadır. Artık ucuz kredi muslukları kapandığı için borçları çevirmek alabildiğine güçleşmiştir. Görünen o ki, artık faiz oranlarını arttırmak şeklindeki parasal politikalarla da bu krizden çıkış yolu bulunmuyor.

Arka planda işleyen tarihsel kriz ve 2008 krizinin gecikmeli yansımaları bu ülkeleri ağır bir şekilde sarsıyorsa, kuşkusuz bunda sözkonusu ülkelerdeki kapitalist ekonomilerin kendine has yapısal sorunları da önemli bir rol oynuyor. Türkiye’den biliyoruz: Bu ülkelerin egemen sınıfları bu yapısal sorunları aşmak için nice öneriler geliştiriyorlar. “İnşaat kapitalizmi” yerine, katma değeri yüksek, yüksek teknolojili ürünlerin üretimine geçmekten, marka yaratmaktan vb. dem vuruyorlar. Burjuva muhalefetin yönelttiği eleştirilerin biri de iktidarın buna yönelik adımları atmadığı şeklindedir. Ancak unutulan ya da göz ardı edilen şeylerden biri şu ki, bu tip dönüşümler sağlanabilse bile, kapitalist bir ekonomiyi krizlerden muaf hale getirmek imkânsızdır. İleri kapitalist ülkelerde bugün yaşanan kriz bunun kanıtıdır. Diğer bir gerçeklik de şu ki, Türkiye gibi ülkelerin bu tip dönüşümleri hayata geçirebilecek nesnel olanakları sınırlıdır! İster Türkiye’yi ister benzer kategorideki ülkeleri ele alalım, bunlardaki burjuva iktidarlar bir sıçrama için gerekli dönüşümleri, yapmak istemediklerinden değil, yapacak olanaklara yeterince sahip olmadıklarından hayata geçiremiyorlar. Bu olanakların darlığına rağmen boyundan büyük heveslerle iktisadi ve siyasi atılımlar yapmaya çalışmanın çok daha ağır faturalarla karşı karşıya kalınması anlamına gelebileceğini Türkiye somut bir şekilde gösteriyor.

Döviz kurlarındaki yükselişin ilk sonucu enflasyonun tırmanışı ve dolayısıyla gerçek ücretlerdeki düşüştür. Cari açık ve bütçe açıklarının büyüklüğü devleti borç çevirme konusunda ciddi sıkıntıya sokarken, reel sektörün dış borç yükü kısa sürede gerçekleşecek bir iflas dalgasına işaret ediyor. Bunun anlamı kitlesel işten atma dalgasıyla karşı karşıya kalacağımızdır. Emekçiler temel günlük ihtiyaçlarını karşılamak için bile sürekli artan bir borç batağına saplanmış durumdalar. Diğer faktörlerle birleştiğinde bu durum, işçi ve emekçileri yakın dönemlerde yaşamadıkları ölçüde büyük bir yıkımın beklediğini gösteriyor.

Bunun elbette siyasal sonuçları olacaktır. Ancak kapıda bekleyen çöküş somutlandığında emekçi kesimlerin bunun faturasını doğrudan ve otomatikman siyasal iktidara keseceği şeklindeki beklenti kısa vadede gerçekçi değildir. Derinleşen kriz ekonomiyi bir çöküşe götürse de saray rejimini kendiliğinden çökertmeyecektir. Her şeyden önce iktidar kurduğu olağanüstü rejimle ideolojik aygıtları dört koldan çalıştırmakta, medya tekeli sayesinde emekçilerin bilinçlerini çarpıtmaya devam etmektedir. Geçmişteki iktidarlardan farklı olarak toplumun derinliklerine nüfuz eden örgütlenmesiyle onları siyaseten yönlendirmekte çok daha büyük olanaklara sahiptir. “Dış güçlerin oyunu” söylemi şimdilik önemli bir yankı bulabilmektedir. ABD’den gelen açıklamalar da bu algıyı beslemeye devam ediyor. Kuşku yok ki koşullar ağırlaştığında, emekçi kitlelerde hoşnutsuzluk artacaktır ve sorgulayıcı sesler yükselmeye başlayacaktır. Önemli olan bu tepkileri anlamlı hale getirmek üzere, işçi kitleleri içinde gelecek günler için gerekli hazırlığı büyütmektir!



[1]      ABD ile Erdoğan yönetimi arasındaki gerilimin nereden kaynaklandığını Marksist Tutum sitesindeki birçok yazıda ortaya koymuş bulunmaktayız. Son dönem yaşananları da ele alan özet bir değerlendirme, ABD ile Dalaşma, Yaptırımlar ve Sol adlı makalede bulunabilir.

[2]       Trump yönetiminin körüklediği “ticaret savaşları”nın kapsamlı bir analizi için bkz: Utku Kızılok, Kapitalizmin Tarihsel Çıkmazında Ticaret Savaşları.

[3]      Zira Türkiyeli kapitalistlerin 450 milyar doları aşan dış borçlarının önemli bölümü Avrupalı finans kuruluşlarından alınmış durumda. Bunlar içinde İspanyol, Fransız ve İtalyan bankaları başı çekiyorlar. Zaten başı krizle dertte olan bu ülkeler Türkiye’deki kaçınılmaz iflas dalgasının batık kredilere dönüşüp kendilerine de yansımasını istemiyorlar. AB’nin toplam ekonomik büyüklüğüyle ya da sözkonusu bankaların varlıklarıyla karşılaştırıldığında bu borçlar çok büyük bir meblağ gibi görünmese bile, dünya kapitalist sisteminin içinden geçtiği ağır kriz ortamında sinekten yağ çıkarmaya çalışılırken küçük gibi görünen bir sarsıntının beklenenden çok daha büyük etkilere yol açması pekâlâ da mümkündür. Türkiye’de iştirakleri olan Avrupalı bankaların borsalardaki hisselerinin %5’lere varan ciddi değer kayıplarına uğraması bu kaygıların dışa vurumudur.