Navigation

Vicdanlı Bir Kapitalizm Mümkün mü?

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Kapitalistlerin kapitalizmi eleştirir gözüktüğü açıklamalar, aslında, büyük burjuvazide giderek artan bir korkunun dışa vurumudur. “Toplumsal olaylar patlak verebilir” şeklinde kodladıkları şey aslında işçi sınıfının kapitalist düzeni devrimci yoldan tasfiye etmesinden duydukları korkuyu ele veriyor. Bunun olmaması için kapitalizme güya eleştiriler getirerek, sınırlarını ve çerçevesini kendilerinin çizdiği, kontrolünü kendi ellerinde tuttukları ve hatta gerekirse finansmanını da kendilerinin sağladıkları düzen içi bir “sol”a, ehlileştirilmiş bir anti-kapitalist söyleme ihtiyaç duyuyorlar. Emperyalist kapitalist çürümenin ayyuka çıktığı bir dönemde bu tarz bir ehlileştirilmiş anti-kapitalizm aslında kapitalizmin devamının önkoşullarından biri, olmazsa olmazı haline gelmiştir. Büyük patronlar sırtlarında taşıdıkları muazzam servetten şikayetçiymiş gibi görünmeden o servete sahip olmanın sürdürülebilir olmadığını görmüş durumdalar. Kimi büyük patronların söz konusu türden sansasyonel beyanları ile çeşitli ülkelerde kimi “alternatif sol” projelerin savunduğu sözde anti-kapitalist anlayışın aynı doğrultuya işaret ettiğini, bir paralellik oluşturduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

G20 zirvesinin Türkiye’de yapılmasıyla birlikte dünyada bir dönemdir etkili olan yeni bir moda Türkiye’ye de taşınmış oldu: kapitalistlerin kapitalizmi eleştirmesi. Türkiye’nin en büyük holdinglerinden Koç Holding’in Yönetim Kurulu üyesi ve veliahtı olan Ali Koç diyor ki: “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek sorun kapitalizmdir.”

Dünya medyasında, dev holdinglerin sahiplerinin, ünlü yöneticilerin, gözde iktisat profesörlerinin vb. kapitalizmin hal ve gidişatından duydukları ikiyüzlü rahatsızlığı dillendirmelerine hayli alışmıştık. Ali Koç gibi “yerli ve milli” burjuvalarımızın, kapitalizmi, üstelik de kapitalizm kavramını kullanarak eleştirmelerine ise bu topraklarda pek alışık değiliz. Nasıl olalım ki; bu büyük patronlar ve onların yalakalığını üstelenen sözümona akademisyenler, bıraktık kapitalizme karşı çıkmayı, yaşadığımız toplumun kapitalist bir toplum olduğunu bile her fırsatta reddetmeyi adet haline getirmemişler miydi? Peki, ne oldu da, Türkiye’nin büyük patronları da, emperyalist metropollerdeki sınıfdaşlarının ağzıyla konuşmaya başladılar?

Bu soruya farklı cevapların verilmesi gecikmedi. Sermayenin yalanlarına karnı tok olan mücadeleci işçiler ise, madem kapitalizm yıkılmalı diyorsun, “sen önden buyur Ali” diyerek eklediler: “… ama önce sırf sendika seçme özgürlüğünü kullanmak istedikleri için Türk Traktör’den, Tofaş’tan, Ford’dan, Arçelik-LG’den attığın 600’den fazla işçiyi işe geri almakla başlarsan gayet iyi olur.” Sınıf bilinçli işçilerin, Koç’un açıklamalarını ikiyüzlülük, sahtekârlık, halkı aptal yerine koyma ve aldatma girişimi olarak değerlendirdikleri açıktır. Çünkü büyük patronlar, güya kapitalizme yönelttikleri eleştirilere rağmen, kendi sınıfsal çıkarlarının gereğini yerine getirmekten, yani ücretleri düşürmekten, çalışma koşullarını kötüleştirmekten, sosyal hakları tırpanlayıp gaspetmekten, iş cinayetlerinde işçileri kurban etmekten vb. bir adım bile geri atmıyorlar, atmazlar.

Ne var ki Ali Koç gibi yerli ve yabancı kapitalistlerin, son yıllarda giderek artan bir sıklıkla, kapitalist toplumun doğurduğu “gelir eşitsizliği”nden ve buradan türeyen toplumsal sorunlardan dem vurmalarının ardında başka gerçekler de yatıyor. Kapitalizm büyük bir çıkmazdadır. 2000’li yıllarla birlikte muazzam derinlik ve yaygınlıkta bir krizin içine girilmiştir. Giderek şiddetlenen emperyalist paylaşım savaşı (ki Elif Çağlı bunu daha 2007 yılında Üçüncü Dünya Savaşı olarak adlandırmıştı), artan otoriterleşme eğilimi ve faşizan uygulamaların yaygınlaşması, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının tekrar güç kazanması, vahşet ve gaddarlığın sınır tanımazlığı… Tüm bunlar ve kuşkusuz bunlarla birlikte, dünyanın yoksullarının, emekçilerinin giderek artan huzursuzluğu ve devrimci eylemliliğin yükselmesi hep aynı zeminden beslenmektedir. Bu zemin, kapitalizmin normal çevrimsel krizlerini fazlasıyla aşan, tarihsel ölçekte bir sistem krizidir. Yaşadığımız dönemin temeli budur. Günümüzde yaşanan hiçbir büyük olay ya da önemli gelişmeyi bu bağlama oturtmadan anlamak mümkün değildir.

Ehlileştirilmiş anti-kapitalizm

Öncelikle bir noktaya değinmeden geçmeyelim. Büyük patronların bu tür açıklamalarının hiç de yabana atılamayacak bir PR (halkla ilişkiler) boyutu var. İşçilerin emeğine el koyarak biriktirdikleri servet o denli büyük ve bu nedenle yoksul emekçi kitlelerin kendilerine karşı duydukları öfke o denli derin ki, büyük sermaye sahipleri bu tür açıklamalarla imajlarını tazeleyip kendilerini şirin göstermeye çabalıyorlar. Büyük kapitalistlerin, çeşitli sosyal etkinliklerde, “sosyal sorumluluk projelerinde” boy göstermesinin en temel nedeni budur. Bu sayede, hiçbir bedel ödemeden kendi isimlerinin ve sahip oldukları markaların reklâmını yapmaları da işin cabası. Bu pazarlama yöntemlerinin üniversitelerin ilgili bölümlerinde birer ders olarak okutulduğu ve her bir büyük patronun hizmetinde işi gücü bu tür şeylere kafa yormak olan düzineyle uzmanın çalıştığı bilinen bir gerçek.

Ehlileştirilmiş anti-kapitalist söylem ya da ideoloji aslında köhnemiş sosyal-demokrasinin yeniden cilâlanması çabasıyla paralel yürüyor. Bu kez ona düzen dışı görünümler enjekte edilmeye, haşarı çocuklar olarak parlatılan kravatsız genç politikacılar önder olarak sunulmaya, bayatlamış sosyal-demokrat yaklaşımlar yeni tezler ve hiç denenmemiş kurtuluş yolları olarak takdim edilmeye çalışılıyor. Bu ehlileştirilmiş anti-kapitalist söylem ve ideoloji yaygınlaştıkça, kendine ait pazarlar yaratıyor, bizzat kendisi metalaşıyor. Burada tişörtlere basılan Che imajlarına da, pençeleri sökülmüş Marx’a da yer bulunuyor. Yeter ki alıcısı tatmin olsun, yeter ki satsın. Batı’nın dev medya imparatorluklarının sahip oldukları kanallarda anarşist soslu anti-kapitalist söylemli diziler yaygınlaşıyor, milyon dolarlık bütçelerle güya düzen karşıtı filmler çekiliyor. Bu filmlerin ürettiği semboller, dünyanın dört bir yanında protesto gösterilerinde düzen karşıtı semboller olarak rağbet görebiliyorlar. Emek ve doğayla dost olduğunu, tüketicilerine karşı sorumlu olduğunu iddia eden marka ve şirketler giderek yağlanan bir pazarda at koşturuyor, tatlı kârlar elde ediyorlar. Tüketim çılgınlığıyla aklını yitirmiş bir kesim bu şirketlerin ürünlerini tüketerek, o markaları kullanarak, aklınca kapitalizme karşı mücadele verdiği yanılsamasına bile kapılabiliyor.

Gelelim işin özüne. Bu tür açıklamalar, aslında, büyük burjuvazide giderek artan bir korkunun dışa vurumudur. “Toplumsal olaylar patlak verebilir” şeklinde kodladıkları şey aslında işçi sınıfının kapitalist düzeni devrimci yoldan tasfiye etmesinden duydukları korkuyu ele veriyor. Bunun olmaması için kapitalizme güya eleştiriler getirerek, sınırlarını ve çerçevesini kendilerinin çizdiği, kontrolünü kendi ellerinde tuttukları ve hatta gerekirse finansmanını da kendilerinin sağladıkları düzen içi bir “sol”a, ehlileştirilmiş bir anti-kapitalist söyleme ihtiyaç duyuyorlar. Emperyalist kapitalist çürümenin ayyuka çıktığı bir dönemde bu tarz bir ehlileştirilmiş anti-kapitalizm aslında kapitalizmin devamının önkoşullarından biri, olmazsa olmazı haline gelmiştir. Büyük patronlar sırtlarında taşıdıkları muazzam servetten şikayetçiymiş gibi görünmeden o servete sahip olmanın sürdürülebilir olmadığını görmüş durumdalar. Kimi büyük patronların söz konusu türden sansasyonel beyanları ile çeşitli ülkelerde kimi “alternatif sol” projelerin savunduğu sözde anti-kapitalist anlayışın aynı doğrultuya işaret ettiğini, bir paralellik oluşturduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

“Vahşi kapitalizm” söylemi

Kapitalist düzeni yıkacak bir proleter devrim tehdidi arttıkça, büyük sermayenin kapitalizmi ıslah etme arayışları da artıyor. Büyük sermayenin kapitalizme dönük eleştirilerinin kapitalizmi ortadan kaldırmaya ve sosyalist bir düzen kurmaya çağrı olarak algılanabilmesi için insanın aklını yitirmiş olması gerekir. Hayır, onlar sanki mümkünmüş gibi, vicdanlı bir kapitalizm, insani bir kapitalizm kuralım çağrısında bulunuyorlar. Bunu yutturabilmek için de bugünkü durumu “vahşi kapitalizm” olarak adlandırmakta bir beis görmüyorlar. Büyük patronlardan Kale Grubunun başı Zeynep Bodur, vahşi kapitalizmden dem vurarak, “kapitalizm insanileştirilmeli. Bir türlü azaltılamayan gelir adaletsizliği terörün yolculuğunu hızlandırdı” diyor. Onun “terör” dediği şey, artan toplumsal huzursuzluk ve yoksulların isyanıdır. Vahşi kapitalizmin diyerek de, vahşi olmayan, vicdanlı ve insani bir kapitalizm fikrini parlatıyorlar. Ama nafile.

G20 toplantıları esnasında, Erdoğan’ın dile getirdiği açıklamalar da boş laftan ibarettir. Şu sözler ona aittir: “Ben de işverenlere tavsiye ediyorum. Biraz az kazanın, kazandıklarınızı dar gelirli insanlarla paylaşın. … Neden? Fakiri tahrik etmeyelim. Ve paylaşımcı anlayışı hayatımıza egemen kılalım. Hepimiz ölüp gidiyoruz, paraları beraber götürüyor muyuz? Beraber gelmiyor. Onlar bu dünyada kalıyor. Arkada varisler bunu paylaşacak. Gel bunu işçinle bir kısmını paylaş, ondan sonra da gök kubbede hoş bir seda bırak.” Bu tarz öğütleri verenlerin kendi pratikleri, ettikleri lafların ne denli boş olduğunu yeterince kanıtlıyor. Boşuna denmemiştir, âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!

“Fakiri tahrik etmeyelim”, “vahşi kapitalizme son verelim” diyorlar da, vahşilik ile kodlanan şey, kapitalizme içsel olan bir şeydir, onsuz bir kapitalizm düşünülemez. Kapitalizm bir yanda muazzam ve giderek büyüyen bir servetin giderek azalan sayıda kapitalistin elinde birikmesi, bu arada toplumun giderek artan bir kesiminin daha da yoksullaşması ve sefalete doğru yol alması demektir. Çünkü kapitalist zenginliğin esas kaynağı, işçinin emeğinin bir kısmına karşılıksız el konulmasıdır. Bu kısmı hem miktar hem de oransal olarak mümkün olduğunca büyütmek; işte sermayenin hareketinin temel yasası budur. Ve bu yasa kapitalistlerin yani sermaye sahibi bireylerin zihinlerinden türemez. Onların vicdansızlıklarıyla ya da gayrı-insanilikleriyle de alâkası yoktur. Yasa, sermayedarın değil, sermayenin kendisinin varoluşundan kaynaklanır. Sermayenin sahibi olan tekil kapitalist, diğer kapitalistlerle rekabet içerisindeyken elindeki sermayeyi yitirmek istemiyorsa, kendi ahlâki ya da vicdani kararlarını değil, sermayenin kendisine dikte ettirdiği daha fazla kâr için daha fazla sömürü doğrultusundaki kararları hayata geçirmek zorundadır. Kapitalist, sermayeye kendisinin yön verdiğini sanır, ama aslında kapitalisti yönlendiren sermayenin kendisidir. Bu yüzden kapitalistin kendisi de sermayenin kölesidir. Sermaye ortadan kaldırılmadıkça, yani üretim araçlarının özel mülkiyeti ve emeğin ücretlendirilmesi sistemi ortadan kaldırılmadıkça, sömürü ve ondan türeyen her türlü eşitsizlik, adaletsizlik, baskı ve zulüm de ortadan kalkmaz.

Eşitsizliğin yumuşatılması mı, sömürünün yok edilmesi mi?

Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı da Ali Koç’un değerlendirmelerine katıldığını belirterek “kapitalizmin insanlık için istenen sonuçları veremediği”ni söylüyor. Bu beyefendiler sermayeyi ortadan kaldırmayı değil, onun doğurduğu eşitsizlikleri sömürülen kitleler için katlanılabilir düzeyde tutmayı hedefliyorlar. Bilindiği gibi bu tür girişimlerin bayraktarlığını son yıllarda Bill Gates yapmaktadır. Hani tüm dünyayı bilgisayar yazılımları üzerinden haraca bağlayan şu malûm şahıs. Bill Gates, bir başka multi-milyarder olan Warren Buffet ile birlikte 2010 yılında “Bağış Andı” adlı bir girişim başlatmış ve bu kapsamda 100’den fazla milyarder, 125 milyar dolardan fazla bir meblağı “yoksullara bağışlamış”tı. Buna rağmen dünyada yoksulluğun azaldığını duyan var mı? Rakamlar tam tersini söylüyor.

Üstüne basa basa söyleyelim. Kapitalizm devam ettiği sürece, uzun vadede, değil toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmak, bu eşitsizlikleri azaltmak bile mümkün değildir. Geçmişte, II. Dünya Savaşının ardından yaşanan büyük ekonomik canlanma döneminde, Batı işçi sınıfını devrimci yollardan uzak tutmak için (kuşkusuz SSCB’nin varlığının da etkisiyle) “refah devleti” uygulamalarıyla işçi sınıfının yaşam standartlarının bir süreliğine iyileştirildiği bir gerçektir. Ancak bu gerçekten yola çıkarak, toplumsal eşitsizliğin yumuşatıldığını söylemek mümkün değildir. Nitekim işçi sınıfının yaşam koşulları sefalet koşullarından bir nebze kurtulmuş olsa da aynı dönemde burjuvazinin serveti daha büyük ölçüde katlanarak artmıştı. Yani mutlak olarak değil ama nispi olarak Batı işçi sınıfı da yoksullaşmaya devam etmişti. Marx vaktiyle bu gerçeği, işçiler derme çatma kulübelerden kurtulurken, burjuvalar malikânelerden saraylara taşınırlar diyerek ifade etmişti.

Gelir dağılımının bozukluğu başta olmak üzere toplumsal eşitsizlikler, birer neden değil sonuçtur. Temelde yatan neden, kapitalist toplumun işçinin emeğinin sömürülmesine dayanmasıdır. Her bir tekil sermaye, rakiplerini alt etmek için bu sömürüyü arttırma doğrultusunda hareket eder. Demek ki asıl mesele, sömürünün ortadan kaldırılmasıdır ki, bunun tek bir yolu vardır: Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve sosyalist bir toplumun inşasına girişilmesi.

Devletçilik sosyalizm değildir

İklim değişikliğiyle ilgili bir röportajda “hayırsever kapitalist” Bill Gates, “kapitalizm bizi iklim değişikliğinden kurtaramaz” diyor. Bunun üzerine burjuva medya, “Bill Gates çare sosyalizmdedir dedi” şeklinde manşetler atıyor. Elbette ki Bill Gates, sosyalizmden bahsetmemiştir. O, tek tek kapitalistlerin bu meseleyi çözmeye niyetli olamayacaklarını aslında gayet güzel açıklamış ve topu devlete atmıştır. Devletlerin ve hükümetlerin bu konularda daha fazla düzenleme getirmesi gerektiğine, “araştırma ve geliştirme alanında büyük yatırımlar yapması” zorunluluğuna işaret etmiştir. Ancak Batı medyasının, hele de ABD medyasının devletin rolünü arttırmak doğrultusundaki her talebi “sosyalizm çağrısı” olarak yorumladığı bilinen bir gerçektir.

Hayırsever ya da vicdani bir kapitalizm hayal edenler, kapitalist sömürünün kendisine değil, onun ortaya çıkardığı sonuç ve görüntülere karşı çağrılar yükseltiyorlar. Aslında bu sonuçların kendisi bile değil onları rahatsız eden. Esas rahatsız oldukları şey, bu sonuçların kontrol edilebilir olmanın çok ötesine geçmesi ve kapitalist vahşetin sınır tanımazlığıdır. Öyle ki, kapitalist rekabet ve üretim anarşisi nedeniyle piyasanın insafına bırakıldığında doğanın ve emeğin talan edilmesinin önünde hiçbir engel olmadığını bildiklerinden, bu yıkımın toplumsal yapıyı düzeltilemeyecek kadar bozmasından, emek-gücünün yeniden üretiminin sekteye uğramasından ve doğal kaynaklarının tahrip olmasından korkuyorlar. Dertleri, devleti ortak bir akıl olarak devreye sokarak bu gidişatı dizginlemek ve böylelikle sürdürülebilir bir sömürü ortamında kapitalizmin bekasını sağlamaktır.

Burası tartıştığımız meselenin bam telidir. Aslında yukarıda andığımız tüm açıklamalar, bir şekilde neo-liberal kapitalizmin iflas ettiğini ve devletin ekonomide bir kez daha artan ölçüde rol üstlenmesi gerektiğini anlatıyor. Yani kapitalizmi ortadan kaldırmayı değil, bir çeşit devlet kapitalizmine ya da Keynesçiliğe geri dönülmesini istiyorlar. Nobel ödüllü iktisatçıların, Piketty gibi cilalanmış sözümona ekonomi dehalarının önerileri de hep bu kapıya çıkıyor.

Ama hiç de üzülmeyerek belirtelim ki, bugünkü kriz sıradan bir çevrimsel kriz değildir ve ondan kapitalizm sınırlarında kalındığı sürece kolay bir çıkış da gözükmüyor. Elif Çağlı, bir sistem kriziyle karşı karşıya olduğumuz gerçeğini, 2003 yılında kaleme aldığı Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum broşüründe detaylı bir biçimde ele almıştı. Marx’ın açılımlarına dayanan ve onun temel yaklaşımlarının altını çizen Çağlı, kapitalist krizlerin sonuçlarını yumuşatmaya ya da ertelemeye dönük tüm girişimlerin, bir sonraki krizi daha ağır, daha yıkıcı ve içinden çıkılması daha zor hale getirdiğini vurgular. Bu tarihsel sistem krizi yolun sonuna gelinmekte olduğuna işaret ediyor. Krizi aşmaya ya da yumuşatmaya dönük her palyatif önlem, bir sonraki krizi yönetmekte kapitalistlerin elini daha da zayıflatıyor, manevra alanını daha da daraltıyor ve olası çözüm yöntemlerini daha da işlevsiz kılıyor.

Gerçekten de üretici güçlerin geldiği düzey artık kapitalist mülkiyet ilişkileriyle çelişmektedir. Üretim süreci ve üretim araçları çoktandır toplumsal bir karakter kazanmıştır. Bu toplumsal karakter giderek daha da belirgin hale gelmektedir. Öyle ki, üretim araçlarının mülkiyeti bile giderek daha toplumsal biçimlere bürünmektedir. 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan hisse senetli şirketlerin zaman içinde muazzam gelişmesinin ve yaygınlaşmasının anlattığı gerçek budur. Devasa sermayeler, tek tek kapitalistlerin değil kolektif bir kapitalistler grubunun elindedir. Bu muazzam toplumsallaşma düzeyine rağmen, mülkiyet hakkının bireysel mülkiyet olarak kalması, yaşadığımız dünyanın tüm sorunlarının kaynağında yatan temel çelişkiyi oluşturmaktadır.

“Hisse senetli şirketler bir yandan kapitalizmin gelişimini hızlandırırken, diğer yandan da üretici güçlerin toplumsal karakter kazanarak büyüyüşünün dayattığı toplumsal mülkiyet ihtiyacının kapitalist formu olmaktadırlar. Marx, bu formun kapitalist üretim tarzından ortaklaşa üretim tarzına geçişi hazırlayan geçici biçimler olarak nitelenebileceğine değinir ve bu bağlamda son derece önemli bazı hususlara işaret eder. Birincisi, bu şirketler üretimin ve girişimin ölçeğinde bireysel sermayeler için olanaksız olan muazzam bir genişleme imkânı yaratırlar. İkincisi, üretim araçları ile işgücünün toplumsal yoğunlaşmasına yol açan sermaye, bu çok paylı şirketler sayesinde bireysel özel sermayeden farklı olarak toplumsal sermaye biçimine bürünür. Bu durum, özel mülkiyet olarak sermayenin kapitalist üretimin çerçevesi içerisinde bir anlamda ortadan kalkmasıdır; bir başka deyişle kapitalist üretim tarzının bizzat kapitalist üretim tarzı çerçevesinde yadsınmasıdır. Üçüncüsü, bu gelişme daha önce üretim sürecinde fiilen işlevi olan kapitalistin yerine başkalarına ait sermayeyi yöneten yöneticileri geçirir. Ve neticede sermaye sahiplerinin belirli bölümünü de salt para-kapitalistlerine dönüştürür. …

“Bireysel mülkiyet vaktiyle kapitalizmin çıkış noktasını oluştururken, bu bireysel mülkiyetin tasfiyesi işinin başarılması bizzat kapitalist üretim tarzının hedefi haline gelmiştir. Açıktır ki, kapitalizm ilerleyişi boyunca üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyet biçimini bireysel özel mülkiyetten kolektif özel mülkiyete dönüştürmektedir. O halde, daha kapitalizm altında toplumsal üretimin gelişmesiyle birlikte üretim araçları özel üretimin araçları ve özel üretimin ürünleri olmaktan çıkmaktadırlar. Ve adeta kendilerinin toplumsal üretim sürecinin ürünleri olduklarını kanıtlarcasına, kapitalist bir toplumsal mülkiyet formuna (kolektif kapitalist mülkiyet) bürünmektedirler. Ancak bireysel özel mülkiyete karşı kapitalist işleyiş içinde gerçekleşen bu «mülksüzleştirme» operasyonu, asla gerçek bir toplumsal mülkiyeti tesis etmemektedir. Tam tersine, toplumsal mülkiyetin yalnızca küçük bir kapitalist azınlık tarafından ele geçirilmesi biçimine bürünmektedir.” (Elif Çağlı, Kapitalizm Çıkmazda)

Bu çelişki eninde sonunda üretimin toplumsal karakteri lehine çözülecektir. Ama bunun kendiliğinden olmayacağını biliyoruz. Proleter dünya devrimi kapitalist özel mülkiyet sistemine son verecektir. Bu devrimle kurulan işçi iktidarı ilk adım olarak, zaten çoktandır toplumsal bir karaktere bürünen üretim araçlarına el koyarak devletleştirmeye gidecektir. Kapitalist özel mülkiyetin tasfiyesiyle birlikte sınıflar ortadan kalkacak, insanlık özgür üreticiler toplumu olarak yoluna devam edecektir.

İşte bugünlerde büyük patronları pek bir rahatsız eden toplumsal eşitsizliklerin yok edilmesinin tek yolu budur. Onların korkularını devrimci işçi sınıfı er geç gerçeğe dönüştürecektir, kimsenin şüphesi olmasın.