Navigation

Kapitalist İllet: İşsizlik

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Birbirini besleyen işsizlik ve iktisadi kriz olguları, kapitalist üretim tarzının ne denli akıl dışı ve ne denli yıkıcı olduğunun en çarpıcı göstergelerini sergiliyor. Yaşanmakta olan kriz işsizliği çok daha yaygınlaştırıp yakıcılaştırdığından, gerek işsizliğin gerçek nedenlerinin gerekse de işsizliğe karşı hangi talepler ve yöntemlerle savaşılması gerektiğinin doğru kavranılması önem taşımaktadır.

Kapitalizm, genelleşmiş meta üretimi anlamına geliyor; yani kapitalist sistemde her şey satılabildiği sürece ve satılmak üzere üretilir. Bu sömürü sisteminde işçinin hayatta kalabilmek için gerekli geliri elde etmek üzere satabileceği tek bir şey mevcuttur, o da kendi işgücüdür. Ancak bu, işçinin işgücünün, kapitalist emek pazarında mutlaka bir alıcı bulacağı anlamına gelmiyor. Tersine, her geçen gün, iş bulmak daha da zorlaşıyor. Hele kapitalist kriz dönemlerinde bu sorun tam bir kangren haline geliyor. İşsizlik ve daha dar anlamda kronik işsizlik sorunu, en gelişmiş kapitalist ülkelerde bile işçi sınıfının belini büken bir gerçekliktir.

Kapitalist düzeni aklamayı meslek edinen burjuva iktisatçıları, işsizlik sorununun nedenlerini çarpıtıyorlar. Bunlar sorunu genellikle nüfusun aşırı artmasıyla, ekonomik krizlerle, yanlış ekonomi politikalarıyla ve hatta sendikaların yüksek ücret talepleriyle açıklamaya çalışıyorlar. Kimi burjuvalar da sorunu işçilerin eğitimsizliğine ve “tembelliği”ne indirgeyecek kadar pervasızlaşabiliyorlar. Tüm bu açıklamalar, aslında işsizliğin gerçek nedenini kitlelerin gözünden saklamak için ileri sürülen yalanlardan ibarettir. İşçi sınıfının yaşadığı tüm sorunlar gibi işsizlik sorununun da gerçek sebebi kapitalist sistemin bizzat kendisinden başka bir şey değildir. Gerçek şu ki, aktif işçi ordusunun yanı sıra bir de yedek işçi ordusu yaratmayan bir kapitalizm düşünülemez bile. Kapitalist sistemde çalışabilir durumda olan tüm insanların istihdamı, yani tam istihdam, hiçbir zaman gerçekleşmemiştir ve sistemin kendi mantığı gereğince hiçbir zaman da gerçekleşmeyecektir.

Kimi burjuva iktisatçıları ise işsizliği, kapitalist ekonomik çevrimin kriz evresine has bir olgu olarak değerlendiriyorlar. Kriz dönemlerinde işsizliğin arttığı hatta çığ gibi büyüdüğü doğrudur; kapanan ya da kapasite kullanımını düşüren işyerleriyle birlikte milyonlarca insan sokağa atılır, ardından büyüme dönemlerinde tekrar açılan fabrikalarla ve yeni yatırımların yapılmasıyla işsizlik oranlarında belli bir düşüş yaşanabilir. Ne var ki, sorunun yalnızca krizden kaynaklı bir sorun olmadığını, krizlerin işsizliği son derece arttırmasına rağmen, kapitalist ekonominin kriz dışı dönemlerinde de işsizlik sorununun devam ettiğini biliyoruz. Hele çağımızda, işsizliğin kronik ve kitlesel bir hal aldığı en çıplak biçimde ortaya çıkmıştır. Yedek işçi ordusu hem sayıca hem de oransal olarak gittikçe büyüyor.

Gerek Türkiye’deki gerekse de dünyadaki işsizlik oranlarına baktığımızda işsizlik oranlarının hiçbir zaman belli bir değerin altına düşmediğini görüyoruz.[1] Bir başka deyişle ekonomik döngünün evrelerine bağlı olarak işsizlik oranları da azalıp çoğalıyor, ama bu dalgalanma daima, belli ve gittikçe yükselen bir asgari düzey üzerinde gerçekleşiyor. Örneğin, son yirmi yıla baktığımızda, birbirinden rahatlıkla ayırt edilebilen farklı ekonomik döngülere rağmen, Avrupa Birliği’ndeki işsizlerin sayısı sürekli bir artış göstermiştir: 1980’de 8,1 milyon, 1985’te 15,9 milyon ve 1994’te 20 milyon işsiz. Türkiye’ye baktığımızda da manzara aynıdır. DİE’nin son derece yetersiz verileri bile bu gerçeği ortaya seriyor. 1991’den bu yana Türkiye’de açık işsizlik oranı %6’nın altına inmemiş görünüyor. Buna “eksik istihdam” edilenleri, yani part-time veya geçici işlerde çalışanları da eklediğimizde, aynı minimum oranın %11’ler civarında olduğunu görürüz. Üstelik bu oran yalnızca bir alt sınırı temsil ediyor. Sendikaların yaptığı araştırmalar bugün Türkiye’de gerçek işsizlik oranının %26’lar civarında olduğunu gösteriyor!

Emek üretkenliği ve işsizlik olgusu

İşsizlik olgusu, tek tek kapitalistlerin iradesinden bağımsız olarak, kapitalist sermaye birikim sürecinin hem gereğidir hem de kaçınılmaz sonucudur. Burjuvazi, hem yeni yatırımlarda ihtiyaç duyacağı işgücünü sağlamak hem de mevcut çalışanlar üzerinde baskı kurarak onları daha fazla sömürebilmek için, her daim bir işsizler ordusunun varlığına ihtiyaç duyar. İşgününü kısaltarak işsizlere de iş imkânı yaratmak pekâlâ mümkünken, kapitalist sistemin doğası buna izin vermez. Tersine, kapitalist sömürüyü arttırma güdüsü, daha az sayıda işçiyi mümkün olan en uzun süre boyunca ve en yoğun biçimde çalıştırmayı dayatır.

Bilindiği gibi kapitalist toplumda işgünü iki kısımdan oluşur: işçinin kendi ücretinin karşılığına denk düşen bir değer toplamını ürettiği gerekli emek-zamanı ve ikincisi, karşılığı ödenmeksizin patron hesabına çalıştığı artı-emek zamanı. İşte kapitalistin kârının kaynağı bu artı-emek zamanıdır. Kapitalist üretim kâr amacıyla yapıldığından ve ancak en büyük kâr oranını elde eden kapitalistler pazarda tutunabilme ve daha fazla pay kapma yarışında galip gelebileceğinden, her bir kapitalist, bu artı-emek zamanını hem oransal hem de toplam büyüklük olarak arttırmaya çalışır. Yani kapitalist rekabet savaşından galip çıkmanın tek yolu işçiyi daha fazla ve daha büyük oranlarda sömürmekten geçmektedir. Bunun bir yolu, işgününü daha da uzatmaktır; ne var ki bunun fiziksel sınırları vardır: kapitalistler bu gerçek karşısında ne kadar hüzünlenirlerse hüzünlensinler, bir işgününü 24 saatten daha fazla uzatmak mümkün değildir.

İkinci bir seçenek, gerekli emek-zamanını kısaltarak artı-emek zamanını uzatmaktır; ki bunun da yolu, işçinin çalışma temposunun arttırılmasından, bir işçinin birden fazla işi yapar hale getirilmesinden, işbölümünün ve kullanılan makinelerin yetkinleştirilmesinden ve en sonu işin daha önce işçi tarafından yapılan kimi bölümlerinin de artık yeni makineler tarafından yapılmasını sağlamaktan geçmektedir. İşçi sınıfı kapitalistler karşısına sendikal alanda militan ve güçlü bir örgütlülükle çıkabildiği sürece, kapitalist, işgününü uzatarak sömürüyü arttırma seçeneğinden mahrum olur ve ikinci yola, yani esasen emek verimliliğini arttırma yoluna başvurmak zorunda kalır. İşçi sınıfı örgütsüz durumdaysa, kapitalist hem işgününü giderek uzatarak birinci yola hem de emek verimliliğini arttırıcı önlemlerle ikinci yola başvurma olanağını elde eder. Ve böylece sömürüyü alabildiğine derinleştirme şansına ulaşır.

İşgününün uzatılmasının, işsizliği de doğrudan arttırıcı bir faktör olduğu apaçıktır. Son dönemde yalnızca Türkiye’de değil, neredeyse kapitalist dünyanın her köşesinde iş yasalarında yapılan değişikliklerle sekiz saatlik işgününün ortadan kaldırıldığını, işgününün esnetildiğini ve minimum 12 saatlik çalışmanın giderek kural haline geldiğini görüyoruz. Birçok işyeri sekiz saat ve üç vardiya sistemini bırakarak, 12 saatlik iki vardiyaya dönüyor. Bu uygulama bir taraftan halen işini kaybetmemiş işçilerin muazzam ölçülerde sömürülerek tükenmesine, diğer taraftan da her üç işçiden birinin işini kaybetme tehdidiyle karşı karşıya kalmasına yol açıyor. Buna ek olarak fazla mesailerin zorunlu kılınması ve fazla mesaiye kalmak istememenin kapitalistler tarafından doğrudan işten atma gerekçesi haline getirilmesi de işsizlik olgusunu körüklemektedir.

Diğer taraftan, üretim sürecinde emek verimliliğini arttırıcı rasyonalizasyon uygulamaları, işgünü uzatılmadığında dahi (ki yıllardır bu tür uygulamalar çoğunlukla işgününün uzatılmasıyla birlikte gündeme gelmektedir), sömürünün ve işsizliğin artmasıyla sonuçlanmaktadır. Son otuz yıldır tüm dünyada alabildiğine artan “neo-liberal” saldırının özünü bu tür uygulamalar oluşturmaktadır. Özelleştirmeler, sendikasızlaştırmalar, taşeron sistemi, esneklik uygulamaları, kalite çemberleri vb. bu saldırı programının temel direklerindendir.[2] Tüm bu uygulamalarla, tensikatlar yoğunlaşmış, üç kişinin işini iki kişiye yaptırma yaklaşımı yaygınlaşmış ve örgütsüz kalan emekçi yığınlar yalnızca ağırlaşan çalışma koşullarıyla değil aynı zamanda kötüleşen yaşam koşullarıyla da boğuşmak zorunda kalmışlardır. İşsizlik bir taraftan tüm kapitalist ülkelerde ekonomik büyüme dönemlerinde bile yükselmeye devam ederken, diğer taraftan sınıf hareketi zayıfladığı ölçüde işgünü giderek uzamıştır. Üstelik düşen reel ücretlerle birlikte, tek bir işte çalışarak geçinmek giderek imkânsız hale gelmiş ve birden fazla işte, sigortasız ve güvencesiz çalışmak, işçi sınıfının hiç de azımsanamayacak bir bölümü için kural haline gelmiştir.

Sonuç tek tek işçiler açısından 16 saatlere varan günlük çalışma süresi, katmerleşen sömürü, artan iş cinayetleri ve yitip giden yaşamlardır. Ne var ki, burada önemli bir noktanın özellikle altının çizilmesi gerekiyor: Solcu geçinen kimi akademisyenler ve reformistler, bu tablonun sorumluluğunu, kapitalizmden yalıtarak ele aldıkları neo-liberal uygulamalara yıkarak emekçi kitlelere esasen “başka bir kapitalizm mümkün” mesajını vermektedirler. Dolayısıyla net bir şekilde vurgulayalım ki, ister neo-liberal olsun ister devletçi olsun, kapitalizm devam ettiği sürece, bu sistem işçiler açısından artan sömürü, sefalet ve işsizlikten başka bir şey üretemez.

Yalnızca makineleşme olgusunu ele almak bile bu gerçeği açığa çıkaracaktır. Diğer tüm koşullar aynı kalsa dahi, kapitalist çerçevede makineleşme, işçiler açısından artan bir sömürü ve işsizlik anlamına gelir. Nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin makineleşmenin her durumda sonucu aynıdır: Bir ve aynı işi yapmak için gereken işçi sayısının azalması ve belli bir ürünün üretilmesi için gerekli emek zamanının gittikçe kısalması.

Üretimin gittikçe makineleşmesi, makinelerin daha da yetkinleşmesi ve böylece emek verimliliğinin artması, teknolojik yenilenme, elektronik ve bilgisayar teknolojisine dayalı otomasyon sistemlerinin geliştirilmesi vb. gibi olgular gerçekte üretici güçlerin gelişmesi anlamına gelmektedir. Aslında bu durum, işgününün giderek kısaltılmasının son derece mümkün olduğu anlamına geliyor. Dahası kısalan bir işgünü ve böylelikle arttırılabilecek vardiya sayısıyla işsizliğin kökünü tamamen kazımak pekâlâ mümkündür. Makineleşme olgusunun barındırdığı ve giderek geliştirdiği bu olanaklar, sosyalizmin nesnel zemininin olgunlaşması demektir. Ancak diğer taraftan bu aynı gelişme, kapitalist üretim ilişkilerinin cenderesi altında, gittikçe artan ve kalıcılaşan bir kitlesel işsizliğin nedeni haline geliveriyor. Kapitalistler açısından fazlalık durumuna gelmiş işçiler kapı önüne konularak işsizler ordusunun saflarına atılıveriyorlar. Ardından da bu işsizler ordusunun varlığı, çalışan işçilerin her türlü talebinin karşısına birer tehdit unsuru olarak çıkarılıyor.

Sanayinin ve genel olarak kapitalist üretimin büyümesi bile artık tek başına işsizliği azaltmıyor. Türkiye ekonomisinin 2001 krizinden bu yana yaşadığı gelişme bunun çok tipik bir kanıtını oluşturuyor. Bu yıllar boyunca ekonomik büyüme ortalama olarak yıllık yüzde 5-6 civarında seyrederken, işsizlik azalmak şöyle dursun artmaya devam etmiştir. Kapitalizmin temel bir kuralının burada da işlediğini görüyoruz: yeni yatırımlarda, sözkonusu teknolojik gelişmeler nedeniyle, gittikçe daha az canlı insan emeği kullanılıyor. Geçmişin on binlerce işçinin çalıştığı dev fabrikaları artık istisna durumunda. Büyük fabrikalarda ve işletmelerde istihdam edilen işçi sayıları artık binli sayılar etrafında hatta daha da altında seyrediyor. Dahası bu yeni işletmeler eskilerinden çok daha fazlasını üretebiliyorlar.

Emek üretkenliğinin muazzam boyutlara ulaştığını gösteren bu durum, üretim araçlarının mülkiyetinin toplumsallaşmasını dayatıyor. Bu gerçekleşmediği sürece kapitalist üretim ilişkileri, tüm toplumu olduğu gibi emeği de gittikçe daha çok yıkıma uğratıyor. Üretimin ve üretim araçlarının toplumsallaşma düzeyi, mülkiyetin bireysel biçimleriyle o denli çelişiyor ki, insanlık, yalnızca, ekonomik yıkım anlamına gelen krizlerin birinden diğerine savrulmakla kalmıyor, aynı zamanda insani yıkım anlamına gelen toplumsal çürümeyle ve haksız savaşlarla her geçen gün yok ediliyor. Kapitalistlerin bu tür savaşları, diğer şeylerin yanı sıra, aşırı fazlalık haline gelmiş milyonlarca işsizden de kurtulmanın bir yolu olarak görmesi ise kapitalizmin bir garabet haline geldiğini yeterli açıklıkla ortaya koyuyor olsa gerek.

Kapitalizmin en üst aşaması olan emperyalizm çağında ekonomik krizlerin gittikçe derinleşmesi ve insanlık açısından son derece yıkıcı hale gelmesi, muazzam bir spekülasyon alanının oluşması ve dev tekellerin salt para, hisse senedi, tahvil ve meta borsalarında gerçekleştirdikleri finans oyunlarıyla inanılmaz boyutlarda kâr elde edebilmesi ise işsizliği daha da kamçılamaktadır. Her geçen gün spekülatif işlemlerden elde edilen kârlar, dev şirketlerin bilançolarında daha büyük oranlarda yer tutuyor. Lenin’in deyişiyle, salt “kupon kırpmakla” ve bunun yanı sıra günümüzde özellikle birkaç talimat ve birkaç bilgisayar tuşuna basmakla inanılmaz servetler kazanılabiliyor. Büyük kapitalistler, yalnızca işçi sınıfını iliklerine kadar sömürmekle yetinmeyip, giderek daha küçük kapitalistleri de soyup soğana çevirme ve onların işçi sınıfından elde ettikleri artık-değere de el koyma işini çok daha yetkinleştirip özel bir uzmanlık alanı haline getiriyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerin neredeyse tamamında, milli gelirde mali sektörün payı giderek öne çıkmaktadır. Bu durum imalat ve hizmet sektörlerindeki yeni yatırımların ve dolayısıyla da istihdamın daralarak işsizliğin daha da kitlesel hale gelmesine yol açıyor.

İşsizliğe ve tensikatlara karşı mücadele

İşsizlik sorunu yalnızca çalışma olanağı bulamayan işçileri değil, çalışanlar da dahil olmak üzere tüm işçi sınıfını ilgilendiren en temel ve yakıcı sorunlardan birisidir. İşsizlik arttıkça çalışan işçiler üzerindeki baskı artmakta, çalışma koşulları giderek ağırlaşmakta, işgünü uzamakta, ücretler düşmekte ve sosyal haklar giderek budanmaktadır. Dahası çalışma ve yaşam koşullarının ağırlaşması, bu saldırılara karşı militan bir mücadele hattı çizilmediği sürece, işsizliği daha da arttırarak bir sarmal döngü oluşturmaktadır.

Özellikle ekonomik kriz dönemlerinde işsizliğe ve işten çıkarmalara karşı mücadele, sınıf mücadelesinin belirleyici önem taşıyan başlıklarından biri haline gelmektedir. Burada da öncelik hiç kuşkusuz işten atılmalara karşı militan bir direniş hattını örmekten geçiyor. Böylesi bir mücadele hattı ancak işçi sınıfının örgütlü gücüne dayanarak ve doğru bir sınıf bakış açısıyla örülebilir. Ne var ki tam da bu noktada, işçi sınıfının ekonomik mücadele araçları olan sendikaların durumu hem giderek güçsüzleşen yapılarıyla hem de bağımsız bir sınıf bakış açısından tümüyle uzak tutumlarıyla hiç de parlak gözükmemektedir. Sendikal hareket genellikle işsiz kesimleri işçi sınıfının bir parçası olarak algılamıyor ve işsizlerin sorunlarına çözüm yolları arama, onları örgütleme ve çalışanlarla işsizlerin ortak bir mücadele cephesini yaratma gibi bir kaygı taşımıyor.

Özellikle Türkiye’de bu anlayış o denli köklü bir şekilde yerleşmiştir ki, işten atılan işçilerin sendikaya üyeliklerinin düşürülmesi uygulaması bile son derece doğal bir uygulama olarak algılanmaktadır. Sendikaların işsizlere dönük bir perspektifi olması gerektiği yolundaki düşüncelere karşı, iyi niyetli sendikacıların bile ağzından duymaya alıştığımız “biz daha çalışan işçileri bile örgütlemeyi beceremedik ki” şeklindeki açıklamalar da bütünsel ve sınıfsal bir bakış açısından uzaklığı yansıtması bakımından çarpıcıdır. Oysa çalışan işçilerle, işten atılan veya uzun süredir işsiz kalan işçilerin sorunları ortaktır. Çalışan işçilerin sendikal örgütlenmesinin bu denli zayıf olmasının en temel nedenlerinden birinin, burjuvazinin kapı önünde bekleyen işsizleri göstererek çalışan işçiler üzerinde uyguladığı ekonomik terör olduğu nasıl bu kadar kolay unutulabiliyor? Sendikalar, işsizliğe ve işten atılmalara karşı etkin, kararlı ve militan bir mücadele çizgisi izlemedikçe sendikal tıkanıklığın aşılması pek mümkün olmayacaktır.

Bu açıdan, 20 Kasım 2008 tarihli DİSK Genişletilmiş Başkanlar Kurulu Bildirgesindeki, “işten atılmaların yasaklanması”, “dinlenme ve yemek süresi dahil haftalık çalışma süresinin 40 saate düşürülmesi”, “İşsizlik Sigortasından yararlanma koşulları ve sürelerinin yeniden düzenlenmesi”, “çalışma süresinin tam ücret verilerek kısaltılması”, “işsizlerin örgütlenmesi” talepleri bir ilk adım olarak önem taşımaktadır. DİSK’in ilgili açıklamasında, “örgütlü örgütsüz tüm işyerlerinde çalışan işçileri ‘kriz nedeniyle işten çıkarmalara karşı’ işyerlerini terk etmemeye davet” etmesi ileri bir adımdır. Ne var ki bu talepler, son derece iyi planlanmış, gerçekçi bir takvime bağlanmış, taban inisiyatifini harekete geçirici, sonuç alınıncaya kadar sürecek ve farklı mücadele biçimleriyle zenginleştirilmiş bir eylem programıyla somutlanmadıkça kâğıt üzerinde kalacaklardır. Bu taleplerin kâğıt üzerinde kalmaması ve hayata geçirilebilmesi için, sınıf bilinçli işçilerin bu asgari taleplere sımsıkı sarılarak, sendika yöneticilerini bu taleplerin gereğini yerine getirmek üzere sürekli bir baskı altında tutması ve bunu da sağlamak üzere, örgütlü örgütsüz tüm işyerlerinde işten atılmalara ve saldırılara karşı mücadele ve dayanışma komiteleri çerçevesinde taban örgütlülüklerini inşa etmeye girişmesi belirleyici bir önem taşımaktadır. Nitekim en ileri ve doğru talepler bile, bu taleplerin arkasında duracak sağlam bir örgütlülük olmadığı sürece boş laf olmanın ötesine geçemeyecek, olsa olsa sendikal bürokrasinin işçilerin gözünü boyamasına hizmet edecektir.

İşçi sınıfının sahip olduğu yüzlerce yıllık mücadele geleneği, işsizliğe karşı mücadelede temel kalkış noktalarımızın ne olması gerektiğini bizlere gösteriyor. Her şeyden önce, işçi sınıfının çıkarları sınıfın işsiz kesimini göz ardı ederek, işçi sınıfını yalnızca onun aktif olarak çalışan bölümünden ibaretmiş gibi ele alarak savunulamaz. Sendikalar işsizleri ve çalışanları karşılıklı sorumluluk ve dayanışma içinde birbirlerine kenetlemek, işsizleri ve aktif olarak çalışan işçileri aynı çatı altında örgütlemenin yollarını geliştirmek zorundadır. İşçiler açısından çalışma hakkının yaşam hakkı demek olduğu bilinciyle ve bunun sağladığı meşruluk zemininde, kitlesel işten atmalara, krizi gerekçe göstererek fabrika kapatmalara karşı, işyerleri terk edilmemeli, kapatılan ya da tensikata uğrayan işyerleri bizzat işçiler tarafından yönetilerek üretimin devamı sağlanmalıdır.

İşsizliğe karşı sınıfın bütününü ve geniş emekçi kesimleri harekete geçirecek en temel talebimiz, ücretlerde hiçbir kesinti yapılmaksızın işgününün kısaltılması, vardiya sayısının arttırılması ve zorunlu fazla mesailerin yasaklanması olmalıdır. Burada temel hareket noktası, varolan bütün işlerin, çalışabilir durumda olan tüm işçiler arasında bölüşülmesi olmalıdır. Kapitalistler ve onların yardakçıları, bu taleplerin karşılanamaz olduğunu, ekonominin yasalarının ihlali anlamına geldiğini söyleyecekler. Biz ise onlara, ne mülkiyet hakkının ne de herhangi bir yasanın, milyarlarca emekçinin hayatta kalma ve insanca bir yaşam sürme hakkından daha değerli olamayacağını haykıracağız. Onların burjuva ekonomisinin yasalarıyla ispat etmeye çalıştıkları “gerçekler”, aslında kapitalizmin milyarca emekçiye işsizlikten, sefaletten ve açlıktan başka bir şey sunamayacağının kanıtından başka bir şey değildir. Madem ki, kapitalist sistem milyarlarca emekçinin temel varoluş koşullarını bile sağlamaktan acizdir, o takdirde yıkılıp tarihin çöp sepetine atılmayı fazlasıyla hak ediyor demektir.



[1] Bugünkü krizi ve hatta 2000-2001 krizini bir tarafa bırakalım, daha 1998 yılında, Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) rakamlarına göre dünyada toplam 150 milyon işsiz vardı. Bunlara “eksik istihdam” adı altında geçici, sezonluk, part-time işlerde çalışan 900 milyon işçiyi de kattığımızda sayı çoktan 1 milyar kişinin üstüne, yani tüm dünyadaki çalışabilir nüfusun üçte birine çıkmaktadır.

[2] Petrol-İş verilerine göre, yalnızca özelleştirmeler sonucunda her on işçiden yedisi işten atılmış ya da zorunlu erken emekli edilmiştir. Yine aynı sendikanın verilerine göre, son on yılda, halen özelleştirilmemiş KİT’lerde de her on işçiden üçünün işine çeşitli yollarla son verilmiştir!

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:45, Aralık 2008