Navigation

Rahip Evine Döndü, Kriz Baki

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Rahip Brunson’ın tutukluluğu ABD’yle ilişkilerde ciddi bir siyasi kriz haline gelmiş ve aynı dönemde dolar karşısında Türk lirası muazzam bir kayıp yaşamıştı. O günlerde iktidar ve yandaşları yaşanan depremi ABD’nin ekonomik saldırısı olarak açıklamış ve aslında bir ekonomik krizin olmadığını ileri sürmüşlerdi. “Ekonomik savaşı kazanmak için, ülkenin onuru için” taviz verilmeyecekti ama doğan zor durum karşısında tüm vatandaşlar da dişini sıkmalıydı. Bu söylemlerden bugün de vazgeçmiş değiller. Varsayalım ki durum budur; o takdirde, rahip geri gönderildiğine göre, “her şeyi göze aldık” şeklindeki afra tafralarla ekonomik bir yıkıma yol açılmasının hesabı verilmek zorunda değil midir? Ama hayır, yaşanılan kriz gerçekliği bile reddedilmekte ve onun siyasal sorumluluğu üstlenilmemektedir. Bu arada iktidarın kof milliyetçi böbürlenmelerinin faturasını bu ülkenin emekçileri ağır bir şekilde ödemeye devam ediyorlar.

Gerçek şu ki, tüm reddetme çabalarına rağmen ortada ağır bir ekonomik kriz vardır ve bunun nedeni iktidarın iddia ettiği gibi “dış güçler”in saldırısı değildir. Emperyalist güçlerle yaşanan gerilimler ve iktidarın izlediği çeşitli politikalar Türkiye kapitalizminin krizini derinleştiren, ağırlaştıran ek faktörlerdir. Bir başka deyişle bu faktörler ortadan kalksa bile kriz varlığını ve hükmünü devam ettirecektir. Brunson krizi artık geride kalmasına rağmen Türkiye ekonomisinin sürüklendiği ekonomik krizin derinleşmeye devam etmesi bunun bariz kanıtıdır.

Rahip krizi, hiç kuşku yok ki, içlerinde yandaş sermayenin de bol miktarda bulunduğu yerli ve yabancı spekülasyonculara muazzam bir fırsat sunmuş, bu spekülasyonla dolar bir anda 7,2 liraya kadar fırlamıştı. Bugün Brunson’ın bırakılmasıyla doların fiyatı geçici olarak bir parça düşse bile, bu gibi kof böbürlenmelerle daha da körüklenen ekonomik krizin ateşi emekçileri kavurmaya devam ediyor. Dolarla birlikte patlamalı bir artış gösteren enflasyonla halk bir kez daha soyulmakta, daha da artan faiz oranlarıyla sırtındaki borç yükü de katlanmakta, kapanan işyerleri ve tırmanan işsizlik nedeniyle sefaletin kucağına itilenlerin sayısı çığ gibi büyümektedir. İktidar cephesinin pompaladığı “en kötü günler geride kaldı” yalanına rağmen, geniş kitleler “dur hele bu daha iyi günlerimiz” hissiyatıyla kendilerini çok daha kötü günler beklediğini sezmektedirler.

Erdoğan, kriz yok, dış ekonomik saldırı ve manipülasyon var diyor. Ekonomi camiasına hitap etmek için tercih ettiği bu kavram, borsa terminolojisinde, yalan ve yanlış bilgilerle insanları aldatarak istenilen istikamette yönlendirmek anlamında kullanılıyor ve suç sayılıyor. Dolayısıyla iktidar mevcut krizi reddederek ona manipülasyon demekle aslında en büyük manipülasyonu yapmış oluyor. Ama tek sesli bir şekilde yinelenen ve medya aracılığıyla çoğaltılıp yayılan bu yalan propagandanın etkili olduğunu da teslim etmek gerekiyor. Medya tekeli sayesinde büyük yalanlarla çıplak gerçeklerin üzerinin örtülmesinin ilk örneği değildir bu.

Bir gerçekliğe farklı bir isim takmakla o gerçeklik değişmiş olmuyor. Tüm göstergeler apaçık krize işaret ediyor: Ekonomik büyümenin yavaşlaması ve hatta ekonominin daralmaya başlaması, bireylerin ve şirketlerin borçlarını ödeyememesi, iflas dalgası, kapanan işyerleri, sokağa atılan işçilerle birlikte işsizliğin katlamalı artışı, ayakta kalan işletmelerde işçilerin ücretlerinin düşmesi ya da ödenmemesi, ücretsiz izinlerin yaygınlaşması, satışların durması…

Biçare çırpınışlar ve göstermelik programlar

Başkanlık sistemini pazarlarken kullanılan söyleme bakılırsa, “hızlı ve etkin karar almak” mümkün olacak ve “ekonomi şaha kalkarak uçuşa geçecek” idi. Hızlı kararlar alındığı kısmı doğru, ancak bu kararların tutarlılıktan ve etkin olmaktan uzak olduğu da bir o kadar gerçek. Günü kurtarmak üzere can havliyle alınan kararlar kısa süre içerisinde ıskartaya çıkarılıyor. Şaha kalkacak denen ekonomi ise, Türkiye tarihinin en büyük krizi olmaya aday bir girdabın içerisine sürüklenmiş durumda.

Bir gerçeğin altını tekrar tekrar çizmekte fayda var: Krizler kapitalist sistemin işleyişinden kaynaklanırlar ve burjuva hükümetler krizleri ortadan kaldıramazlar, olsa olsa krizleri yönetirler! Yani krizlerin kapitalist sömürü düzenini yıkımın eşiğine getirmesini engellemeye dönük tedbirleri uygulamaya çalışırlar. Faturayı emekçilerin sırtına bindirmeye, kritik sektörlerdeki “batmasına izin verilemeyecek kadar büyük” işletmeleri türlü teşviklerle ayakta tutmaya çabalarlar. Krizler sermayenin el değiştirme dönemleridir aynı zamanda; rasyonalitesini yitirmiş işletmelerin tasfiyesiyle kâr oranlarının yeniden yükseltilmesinin, zayıf sermayenin daha güçlü olanlar tarafından yutulmasının ve böylelikle sermayenin merkezileşme ve yoğunlaşma derecesinde bir adım daha ileri gidilmesinin aracıdırlar. Bu yüzden de burjuva hükümetler, bu tür dönemlerde, bilhassa dayandıkları sermaye gruplarını kollayıp onların bu krizi bir fırsata çevirmesini de sağlamaya uğraşırlar.

Krizi yönetmek için başvurulan yöntemlerin en başında ise krize bağlı büyük çöküşleri mümkünse geleceğe ötelemek gelir. Ancak bu seferki kriz bunun hiç de kolay olmadığını gösteriyor. Dünyada hüküm süren krizin belirleyici etkileri bir tarafa, Türkiye ekonomisinin kendi kategorisindeki ülkelere benzer sorunlarının yanı sıra kendine has sorunları da nicedir zaten birikmiş durumdadır. Bugün yaşanan krizde kapitalist sistemin geçmişteki krizlerinin bugüne ötelenen sorunları da daha ağır şekilde karşımıza çıkmaktadır. Eli kolu bağlı durumdaki iktidar can havliyle günü kurtarıp ayakta kalmaya çabalamak dışında hiçbir şey yapamıyor. Yıkımı mümkün olduğunca ertelemenin yollarını arıyor; en azından Mart ayındaki yerel seçimlere kadar durumu idare etmeye çalışıyor, sonrası Allah kerim!

Damadın açıkladığı sözümona enflasyonla mücadele programının tüm mantığı buna dayanıyor. Büyük beklentiler yaratıp büyük bir şaşaayla sunulan bu tür programlarla göz boyanmaya çalışılıyor. Ama açıklanan programlar hakkında burjuva iktisatçılar bile “laf çok ama ortada dişe dokunur pek bir şey yok” demeye getiriyorlar! Enflasyonla mücadele için bir site kurduklarını, kampanyaya destek veren şirketlerin bu sitede duyurulacağını, bu şirketlerin fiyatlarda yılbaşına kadar en az yüzde 10 indirim yapacağını, bankaların da şirketlere kredi kolaylığı sağlayıp aldıkları faizin yüzde 10’undan vazgeçeceklerini açıklıyor. Fiyatlarda yüzde 10’luk indirim eğer gerçekten de geniş çaplı olarak sağlanabilirse, bu kuşkusuz yılsonu resmi enflasyon oranının geçici olarak birkaç puan düşmesini ve böylelikle açıklanan Yeni Ekonomi Politikasının bu yılki enflasyon hedefinin çok fazla aşılmamasını sağlayabilir. Ama daha ötesini değil! Ertelenen fiyat artışlarının bu iki-üç aylık sürenin sonunda çok daha patlamalı bir şekilde yapılması neredeyse kaçınılmazdır. Açıklanan resmi tüketici enflasyonu ile üretici enflasyonu arasındaki devasa fark, zaten kapitalistlerin üretimdeki maliyet artışlarını kriz nedeniyle henüz fiyatlara yansıtamadıklarını gösteriyor. Şimdi perakendeciler üzerine de fiyat indirme basıncı bindirilmiş oluyor. Bankaların zor durumdaki şirketlere kredi kolaylığı sağlamaya zorlanması ise sorunu çözmeyeceği gibi bankaların içine düştükleri açmazı daha da büyütmekten başka bir şeye yaramayacaktır. Zira bankalar kredi sağlayabilmek için yabancılardan temin edilecek dış kaynaklara muhtaçlar. Ama dünyada ucuz kredi muslukları giderek kısılırken bir de bunun üzerine iktidarın keyfi yönetiminin getirdiği “politik riskler” binince yabancı kredi kuruluşları yeni borç vermeye hiç de sıcak bakmıyorlar. Bankalar ve diğer şirketler eğer bu kaynakları (yeni borçlar) bulabilirlerse geçmişe göre çok daha yüksek faiz ödemek zorunda kalıyorlar ve kalacaklar. Bu, sorunun çözülmesi değil daha da ağırlaşarak ölümcül ölçüde kangrenleşmesi demektir.

Rejimin bu sözde enflasyonla mücadele programıyla ulaşmak istediği iki sonuca daha işaret etmekte fayda var. Birincisi, sözkonusu kampanyaya resmen katılıp katılmama hususunun, güya “yerli ve milli” şirketlerle “işbirlikçi sermayeyi” (yani yandaş olanlarla olmayanları) birbirinden ayıran bir kriter ve muhalif sermaye gruplarına karşı bir koz olarak kullanılacağı kesindir. TOBB başkanının “siyaseti bırakıp işimize bakalım” diyerek krize karşı seslerini yükseltme cüreti gösterebilecek sermayedarlara aba altından sopa göstermesini de aynı minvalde değerlendirmek gerekiyor. İkincisi, bu yeni yapay ayrım ve kutuplaştırmalar üzerinden geniş emekçi yığınlar bir kez daha hayali düşmanlarla karşı karşıya bırakılacak, enflasyona karşı polis/zabıta/muhbir-vatandaşlar ağı üzerinden yürütülecek sözümona mücadele hem bu kamplaşmanın yakıtı olacak hem de yeni polisiye baskılar için bir meşruluk kaynağı olarak kullanılacaktır. “Kriz yok fırsatçılık var” söylemi bu açıdan gerekli psikolojik ortamı yaratmak için de biçilmiş kaftandır.

Açlık ordusu yol ayrımına yaklaşıyor

İktidar, kitleleri uykuda tutmak için çırpınıyor. Ama bu amaç için kullanabileceği cephaneliği de giderek tükeniyor. Bu durumda huzursuzlanmaya başlayan kitlelere karşı sopanın önümüzdeki dönemde çok daha yoğun olarak devreye sokulacağı kesindir. İşçilerin hak arama mücadelelerine dönük olarak son dönemde arttırılan saldırıların sınıfın bütününe verilmiş bir gözdağı niteliğinde olduğu açıktır. Şimdi de enflasyonla mücadele etiketi altında polis ve zabıta ekipleri harekete geçirilip bir yandan halkın gözü boyanmaya çalışılırken bir yandan da küçük esnafa sopa gösteriliyor.

Uzun bir dönem boyunca, emekçi kitleler bir yandan yapay burjuva gündemler üzerinden kutuplaştırılarak felç edilirken, bir yandan da geleceğe dair boş vaatlerle ve kof böbürlenmelerle uyutulmuştu. Ama kitlelerin dayanma sınırlarının sonsuza kadar esnetebilecek bir yapıda olmadığı açıktır. Geniş kitleler, bugüne dek ağırlaşan çalışma koşullarını telafi edebilmek için mücadelen ziyade farklı çözümler aradılar. Fazla mesailerle, ek işler yapmakla, hanedeki çalışan sayısını arttırmakla ve kuşkusuz ki kredi kartlarıyla durumu kurtarmaya çalıştılar. Tüm bunlar birer sıkıntı oluşturup toplumun genel ruh halini ciddi ölçülerde bozucu etkiler gösterse bile, geniş kitleler, tüm bu aşırı çalışma ve borçlanma yöntemleriyle geçmişe kıyasla bir parça daha geniş tüketim olanaklarına kavuştukları ölçüde mevcut duruma rıza gösterdiler. Ama artık yolun sonu görünmeye başlamıştır. Adım adım, fazla mesailere son verilmesi, vardiya sayısının düşürülmesi, ücretli yıllık izne çıkarmalar, ücretsiz izinler derken iş, fabrika ve işletmelerin kapanması noktasına gelmiştir. İşsizlik hızla artarken bankalar tüketici kredilerini kesmeye, kredi kartlarını iptal etmeye çoktan başladılar. Bir başka deyişle, işçilerin bugüne kadar durumu idare etmek için başvurdukları yollar birer birer kapanıyor. O nedenle, işçilerin bir kısmı iktidarın söylemlerine kanarak dişlerini sıkıp birkaç ay sonra düze çıkılacağını hayal etseler bile, bu hayallerin ilanihaye devam etmeyeceği çok açıktır.