Adım Adım “Demokrasi Devrimi”


Karşımızda, “tek vatan, tek millet, tek dil, tek bayrak” şovenizmini düstur edinen, bunların yanına “tek din, tek mezhep” ve elbette “tek şef”i de ekleyen, tüm çatlak sesleri sopayla bastırmaya kalkan, “artık savunma değil saldırı çizgisi izleyeceğiz” diye ilanlarda bulunan, anti-demokratik yasaları değiştirmek bir yana, yasaların ve anayasanın ayakbağından kurtulmak için bulunmuş ideal yönetim biçimi “OHAL”i uzatmayı planlayan bir hükümet var. Yerli ve milli “demokrasi devrimi” böyle bir şey demek ki! Bu gidişle Türkiye, faşizme “demokrasi devrimi”yle ilerleyen ilk ülke olarak tarihe geçebilir!


15 Temmuzda gerçekleşen askeri darbe girişiminin ardından siyasi iktidar tarafından pompalanan “birlik, beraberlik” ve “uzlaşma” söylemleri, burjuva cenahta iyimser bir hava esmesine yol açmıştı. “Darbeye karşı tek vücut olmuş bir Türkiye” mesajlarının verilmesi, kutuplaştırıcı söylemlerle artan gerginliğin yerini “normalleşme”ye ve demokratik bir gidişata bırakacağı yönündeki beklentileri fazlasıyla beslemişti. Hatta darbe girişiminin ardından Erdoğan’ın çağrısıyla sokağa dökülen kalabalıklarla ve AKP-MHP-CHP mutabakatıyla yaratılan “Yenikapı ruhu”, AKP çevreleri tarafından “demokrasi devrimi” olarak lanse edilmişti. Kimileri buna “sivil demokratik devrim” dedi, kimileri Türkiye’nin 16 Temmuz sabahına “demokrasisi sınıf atlamış” bir ülke olarak uyandığından dem vurdu. Tüm burjuva kesimler, son bir yıllık süreçte alabildiğine şiddetlenen siyasal kriz, toplumsal kutuplaşma ve gerginlikten duyulan rahatsızlığı dışa vuran bir şekilde, “normalleşme”ye, “uzlaşma”ya, “milli mutabakat”a övgüler dizdiler. “Tüm millet”in, Alevisi, Sünnisi, CHP’lisi, MHP’lisi, AKP’lisiyle bir olup bu ruhu paylaşması, kutuplaşmanın dağılması, düşmanlara inat omuz omuza birlik beraberlik mesajı vermesi ne güzeldi! Muhalefet eleştirilerinde yapıcı olsa, iktidar söylenenleri biraz daha dikkate alsa, tüm sorunlarımızı demokrasi ruhu içinde çözsek, önümüzde hiçbir engel duramazdı vb. vb!

Ne var ki, gerçeklerden kopuk ve boş beklentilerle örülü bu iyimser ve coşkun ruh halinin ömrü uzun olmadı ve 15 Temmuz öncesindeki karabasan, OHAL’le güçlendirilmiş şekilde yeniden hortladı. Kitlelerin gözünde olumlu çağrışımlar yapan “uzlaşma”, “milli mutabakat”, “normalleşme” gibi kavramların ardına gizlenmeye çalışılan kutuplaştırıcı-savaşçı çizgi çok geçmeden tekrar hâkim oldu. İlk şoku “Yenikapı ruhu” dediği ittifakla gücüne güç katarak atlatan AKP eski ayarlarına geri dönerken, boş hayaller OHAL karanlığına gömüldü, içerideki savaş yeniden kızıştı, bu da yetmezmiş gibi Türkiye Cerablus harekâtıyla fiilen Suriye savaşına dâhil oldu. Bu arada Kürtleri dışlayarak inşa edilen “milli” yani “Türki mutabakat” da, CHP’nin AKP’nin keyfi adımlarına daha fazla tahammül göstermeyeceğini ifade etmesiyle bozuldu, daha doğrusu tekrar bir yıldır devam eden AKP-MHP mutabakatına geri dönüldü. Ama AKP’ye göre “demokrasi devrimi” yine de devam etmektedir!

“Yasama, yürütme ve yargının başı benim” diyen totaliter bir zihniyetin önderliğinde gerçekleşen bu “devrim”, ifade ve basın özgürlüğünün, akademik özgürlüğün, gösteri ve toplantı özgürlüğünün, işçilerin grev ve örgütlenme özgürlüğünün ve diğer pek çok alandaki özgürlüklerin son kırıntılarının da OHAL’le gasp edilmesiyle hızla ilerliyor! Son iki aydır, 12 Eylül’ü aratmayan pek çok faşizan uygulamaya tanık olmaktayız. Devletin Fethullahçı kadrolardan temizlenmesi ve “FETÖ”nün kökünün kurutulması bahanesiyle başlatılan cadı avı, beklendiği üzere Kürtlere, sosyalistlere, demokratlara yönelik bir saldırı harekâtına dönüşmüş bulunuyor. Basın üzerinde terör estiren hükümet 200’den fazla gazeteciyi gözaltına almış, 100’den fazlasını ise tutuklamıştır. Gülen çizgisindeki yayın organlarının tümünü kapatıp, buralarda çalışan onlarca gazeteciyi tutuklayan hükümet, hemen ardından gözünü Kürt basınına ve Kürt sorununa duyarlı demokrat gazetecilere dikmiştir. Özgür Gündem’in kapatılıp Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay gibi yazar-gazetecilerin de Kürt gazetecilerle birlikte tutuklanması, aslında devrimcilere, demokratlara ve hatta liberallere verilen bir gözdağıdır. Son olarak Ahmet ve Mehmet Altan’ı “darbe girişimini bir gün önce duyurdukları” iddiasıyla gözaltına alan iktidar, “Allah’ın lütfu”nu intikam fırsatı olarak değerlendirirken belli ki kimseyi atlamayacaktır.[*]

AKP hükümeti, 15 Temmuz öncesinde yapamadığı tüm anti-demokratik düzenleme ve uygulamaları, “darbe” bahanesiyle ilan edilen OHAL’e dayanarak KHK’ler aracılığıyla teker teker hayata geçiriyor. Devleti kendi siyasi hedefleri doğrultusunda yeniden inşa etmeye girişen AKP, sadece çıkardığı son kararnamelerle, kamuda eşi benzeri görülmemiş bir tasfiyeye daha imza atmıştır. 28 binden fazlası Milli Eğitim Bakanlığı, 2 bini aşkını YÖK kapsamında olmak üzere 51 bine yakın kamu personelini, haklarında hiçbir yargı kararı olmaksızın işten atan hükümet, görevden alınanların bir daha kamu kurumlarında çalışmalarını yasaklamanın yanı sıra pek çok haklarını da gasp etmiştir. Kamudan uzaklaştırılanlar arasında KESK üyesi sendikaların şube başkanları, yöneticileri ve üyelerinin yanı sıra “Barış Bildirisi”ne imza attıkları için nicedir hedef tahtasına oturtulmuş olan akademisyenler de bulunuyor.

Uzunca bir süredir, muhalif kamu çalışanlarını dilediği gibi işten atabilmek için 657 sayılı Devlet Memurları Kanununu değiştirmeyi planlayan, fakat doğacak tepkiler yüzünden bunu gerçekleştirmekten çekinen siyasi iktidar, şimdi darbe fırsatçılığıyla bunu fiilen hayata geçiriyor. Yıllardır tüm baskılara rağmen emek, barış ve demokrasi mücadelesinden vazgeçmeyen kamu emekçileri, şimdilerde OHAL bahanesiyle açığa alınma, işten atılma saldırısıyla karşı karşıyalar. AKP hükümetinin uygulamalarının darbe hükümetlerinin KHK’lerle hayata geçirdiği uygulamalardan hiçbir farkı bulunmuyor. Bilindiği gibi, 12 Eylül faşist cuntası, 1402 sayılı kanuna dayanarak 4891 kamu çalışanının görevine son vermişti ve siyasi tarihe “1402’likler” olarak geçen bu uygulama aradan otuz beş yıl geçmesine rağmen hafızalardan silinmedi. Ne var ki bugünkü hükümet bunu misliyle aşan bir tırpan harekâtına girişmiş ve sadece bir kararnameyle 51 bin kamu çalışanı görevden alınmıştır. 2 Eylülde yayınlanan 672 sayılı OHAL kararnamesiyle gerçekleştirilen bu tırpanı, 8 Eylülde ikincisi takip etmiştir. Binali Yıldırım’ın Diyarbakır’da yaptığı toplantıda “14 bin PKK’lı öğretmen” olduğunu ve “gereği neyse” yapılacağını söylemesinden birkaç gün sonra, bölgede görev yapan 11 bini aşkın öğretmen “terör örgütüne destek vermek”le suçlanarak açığa alınmıştır. Sendikal eylemleri terör örgütüne destek kapsamında suç sayan hükümet, bu eylemlere katılan kamu çalışanlarını “terör örgütü propagandası yapmak”, “terör örgütüne destek vermek”le suçlamaktadır. Açığa alınan 11 bin 285 öğretmenin ortak paydaları Eğitim-Sen üyesi olmaları ve sendikal eylemlere katılmalarıdır.

Bölgedeki görev yapan 112 bin öğretmenin yüzde 10’una, Eğitim-Sen üyesi 40 bin öğretmeninse yüzde 20’sinden fazlasına tekabül eden bu sayı, tasfiye sürecinin ulaştığı boyut hakkında çarpıcı bir veri oluşturuyor. Siyasi iktidar, kendisine biat etmeyen bir sendikaya üye olmayı, emek ve demokrasi mücadelesi vermeyi affedilmez bir suç olarak görüyor ve söz konusu kamu çalışanları için “gereği neyse” onu yaptığını söylemekten çekinmiyor. Üstelik, bu saldırının öğretmenlerle sınırlı olmadığını, belediyelerde ve diğer kamu kurumlarında çalışanların da hedefte olduğunu belirtiyor.

Bu saldırıların hükümetin Kürt politikasının doğrudan parçası olduğu açıktır. Aslında AKP’nin “demokratik devrimi”nin ne mene bir şey olduğunu anlamak için, ülkenin en can yakıcı demokratik sorunu olan Kürt sorununda hiçbir politika değişikliğine gitmemiş olmasını görmek bile tek başına yeterlidir. Adı konmamış bir koalisyona, bir tür “milliyetçi cephe” hükümetine işaret eden AKP-MHP “mutabakatı”nın temel direğini, Kürtlere karşı izlenen savaş politikalarının içeride ve dışarıda kesintisiz devam etmesi yönündeki tam uzlaşı oluşturmaktadır. Azez-Cerablus hattının Rojava’ya dâhil olmasının önüne geçmek ve PYD’nin ilerleyişine kalkan oluşturmak için orduyu Suriye’ye sokan AKP hükümeti, içeride de operasyonlarla, fiili ve resmi sokağa çıkma yasaklarıyla savaşı tam gaz sürdürmektedir.

Darbe girişiminin ardından yaratılan yumuşama havası esnasında bile HDP’yi dışlamaya devam eden “mutabıklar”, onu yeni anayasa görüşmelerine de dâhil etmemişlerdir. Dokunulmazlıkları kaldırılan HDP milletvekilleri hakkındaki dava dosyalarına her gün bir yenisi eklenmektedir. Evlere ve parti binalarına yapılan baskınlarda HDP ve DBP’nin yüzlerce üye ve yöneticisi gözaltına alınıp tutuklanmıştır.

Binlerce insanın ölümüne, kentlerin tarumar olmasına, yüz binlerce Kürdün yaşadıkları yerlerden göç etmek zorunda kalmasına, binlercesinin şu anda halen çadırlarda yaşıyor olmasına rağmen hükümet imha ve inkâr politikasında hiçbir değişikliğe gitmemektedir. Binali Yıldırım’ın son günlerde üzerine basa basa yaptığı “çözüm mözüm yok kardeşim” çıkışı da bunun bir ifadesidir. Yıldırım, meseleyi “terör sorunu” olarak gören ve ekonomik yatırımlarla bölgeyi kalkındırarak meselenin çözülebileceğini savunan egemen anlayışın onlarca yıllık deneyime rağmen zerrece değişmediğini, “doğu ve güneydoğu illerini kapsayan bir yeniden kalkınma projesi ve ekonomik gelişme programını devreye alacağız” sözleriyle de bir kez daha ortaya koymuştur. Sonuçta, Kürt sorununu korucu, bekçi, asker ve polis sayısını arttırarak çözeceğini iddia eden “güvenlikçi” anlayış, bir parça ekonomik sosa bulanıp yeniden ve yeniden önümüze sürülmektedir.

AKP’nin “demokratik devrim”inin bir ayağını da, DBP’li belediyelere yönelik tasfiye hamlesi oluşturuyor. Bilindiği gibi hükümetin Meclis’e getirdiği son torba yasa, belediyelerin kayyuma devredilmesinin önünü açan, Cizre ve Yüksekova’yı il yaparak Şırnak ve Hakkâri’yi bunların ilçelerine dönüştüren ve özel bütçeli idarelerin özelleştirilmesini öngören maddeler içeriyordu. Ancak hükümet muhalefetle uzlaşarak, büyük bir tartışma yaratan bu maddeleri son anda torba yasadan çıkarmıştı. Ne var ki, yayınlanan son KHK’lerde belediyelere kayyum atamayı mümkün hale getiren bir maddenin yer alması, uzlaşma görünümündeki bu hamlenin bir oyundan ibaret olduğunu ortaya koydu. Üstelik söz konusu kararnamelerin, Meclis’te torba yasadan ilgili maddelerin “uzlaşma”yla çekildiği tarihten dört gün önce imzalandığı, yani hükümetin parlamentoyu hiçe sayarak muhalefetle açıkça alay ettiği ortaya çıktı.

674 nolu KHK sayesinde hükümet, belediye yönetimlerini tasfiye etme, görevden aldığı belediye başkanı ve belediye meclisi üyelerinin yerine İçişleri Bakanlığı ve valiler aracılığıyla tepeden atamalar yapma ve belediyelerin mal varlıklarına el koyma yetkisine kavuşmuştur. Bu yetkiyi vakit kaybetmeksizin kullanan hükümet, DBP’li 24 belediye başkanını görevden alarak bunların çoğunun yerine vali yardımcıları ve kaymakamları belediye başkanı olarak atamıştır. Bunlar haricinde görevden alınan 4 belediye başkanınınsa “FETÖ”yle irtibatlı olduğu iddia edilmiştir.

HDP ve DBP’nin büyük tepki gösterdiği bu adımın bölgedeki gerilimi daha da tırmandıracağına kuşku yoktur. Ancak büyük bir “demokrasi devrimi gerçekleştiren” hükümet, “ya herro ya merro” diyerek halkın iradesini hiçe saymaya ve meydan okumaya devam etmektedir. Bu arada, Şırnak ve Hakkâri’nin ilçe yapılması konusunda henüz bir adım atmasa da bunun da yine bir KHK’yle kısa sürede gündeme getirilmesi beklenmektedir.

Sonuçta karşımızda, “tek vatan, tek millet, tek dil, tek bayrak” şovenizmini düstur edinen, bunların yanına “tek din, tek mezhep” ve elbette “tek şef”i de ekleyen, tüm çatlak sesleri sopayla bastırmaya kalkan, “artık savunma değil saldırı çizgisi izleyeceğiz” diye ilanlarda bulunan, anti-demokratik yasaları değiştirmek bir yana, yasaların ve anayasanın ayakbağından kurtulmak için bulunmuş ideal yönetim biçimi “OHAL”i uzatmayı planlayan bir hükümet var. Yerli ve milli “demokrasi devrimi” böyle bir şey demek ki! Bu gidişle Türkiye, faşizme “demokrasi devrimi”yle ilerleyen ilk ülke olarak tarihe geçebilir!



[*] Bugün “ne gazetecisi, bunlar terör örgütü destekleyicileri” diyerek, düşüncelerinden dolayı gazetecilerin, aydınların demir parmaklıkların ardına atılmasını meşrulaştırmaya çalışan Erdoğan, 2009 Şubatında, Çetin Altan’a Kültür Bakanlığı ödülünü verirken yaptığı konuşmada şunları söylüyordu: “Üzülerek söylemeliyim ki yakın tarihimizde düşüncenin serüveni meşakkatli bir yolculuk olmuştu. Farklılıkların kabulü kolay olmamış, kemikleşen önyargılar, tahammülsüz anlayışlar düşünceyi ağır şekilde cezalandırmış ve bedelini bütün Türkiye ödemek zorunda kalmıştır. Bu yolculukta direnç gösteren, bedel ödemek pahasına düşünce sevdasından vazgeçmeyen, otoriter anlayışlara boyun eğmek yerine gerçeği söyleyen aydınlarımızın, yazarlarımızın öncülüğü büyük önem taşıyor. ... Eleştirel akıl olmadan, eleştiriye tahammül olmadan yol alamayız. … Demokrasinin temeli tahammül duygusudur. Bugün mutlulukla ifade ediyorum ki Türkiye ne Çetin Altan’ı 300 kez mahkeme kapılarına çağıran ve düşünceyi mahkûm eden bir Türkiye’dir, ne de Nâzım Hikmet’i 12 yıl boyunca hapishanelerde tutan Türkiye’dir.” Danışmanların kaleminden çıkan ve eşi az bulunur bir riyanın ve ikiyüzlülüğün ifadesi olan bu sözlerin üzerinden yedi yılı aşkın bir süre geçmiştir ve Türkiye’de “düşünce”, “eleştirel akıl olmadan, eleştiriye tahammül olmadan” yol tutanların iktidarı altında, meşakkatli yolculuğuna devam etmektedir. Hem de en meşakkatli duraklarından birinden geçerek.