Navigation

Lozan’la Gündem Değiştirmek

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Erdoğan, siyasette her sıkıştığında tarihsel birtakım konuları gündeme getirerek gündemi değiştirmede ustalaşmış durumda. Türkiye’de burjuva siyasetinin bitmeyen konularından biri olan Lozan anlaşması da, daha öncekilerde olduğu gibi, Erdoğan’ın bu uğurda ara ara kullandığı konulardan biri. Son olarak Yunanistan ziyaretinde gündeme getirdiği bu konu, bu kez Reza Zarrab’ın ABD’de yargılanması ve bu esnada yaptığı itirafların AKP hükümetini sıkıştırdığı bir sürece denk geldi. Erdoğan’ın bu tür çıkışlardaki amaçlarından biri, yeni tartışma konularını gündeme getirerek kitleleri oyalamak, sıkışmışlığını bir nebze olsun hafifletmeye çalışmaktır. Ancak Erdoğan bu konuyu ilk defa gündeme getirmiyor, daha önce de Lozan’ın bir hezimet olduğunu söylemiş ve bir tartışma başlatmıştı. Buna karşılık CHP ve Kemalist çevrelerden Lozan’ın bir hezimet değil, bir destan, bir zafer olduğu sesleri yükselmişti.

Elbette Erdoğan’ın konuyu tekrar gündeme getirmesi sadece siyasetteki sıkışmışlığından kaynaklanmamaktadır. Erdoğan ve AKP’nin bu tip tarihi konuları çarpıtarak gündeme getirmeleri izledikleri emperyalist politikalarla ilgilidir.

Erdoğan’ın gittikçe otoriter bir çizgi izlemeye başladığı 2012 yılında Mehmet Sinan ele aldığı makalede Erdoğan gerçek muradının ne olduğunu şöyle ortaya koymuştu: “Kemalizm, misak-ı milli sınırları içerisinde inşa edilmeye çalışılan bir ulus-devletin ideolojisiydi. Bugün Erdoğan ve ekibinin yapmaya çalıştığı ise, bölgesinde büyük güç olmayı amaçlayan ve yayılmacı emeller taşıyan bir devlete ideoloji oluşturmaktır. Birincisinde içe kapanmacı, korunmacı, güvenlikçi politikalar («yurtta sulh cihanda sulh» söylemi) belirleyici olurken, ikincisinde dışa açılmayı, bölgesinde emperyal bir güç olmayı hedefleyen politikalar belirleyici olmaktadır. Nitekim Erdoğan’ın bu son dönemdeki Osmanlı sevdası ve «ecdadımız» söylemi de işte bu yayılmacı politikaların bir gereği olarak anlaşılmalıdır.” (Mehmet Sinan, Ulus-Devletten Emperyalistleşen Ulus-Devlete ve AKP/3, 27 Kasım 2012, marksist.com)

Her ne kadar Erdoğan’ın Yunanistan’da gündeme getirmesi müftülük seçimlerine müdahalenin Lozan’a aykırılığı üzerinden olsa da, bu konunun son yıllarda gündeme getirilişi çoğunlukla Musul ve Kerkük meselesiyle ilgilidir. Erdoğan, Türkiye’nin Musul ve Kerkük’te hakkı olduğunu, bu iki vilayetin Lozan’da kaybedildiğini ama hakkın devam ettiğini iddia etmektedir. Diğer yandan sosyal medyada Lozan konusunda pek çok palavra dolaşmaktadır. Lozan Antlaşmasının yüz yıl geçerli olduğu, 2023 yılında süresinin dolacağı, dolayısıyla “hakkımız olan Musul ve Kerkük’ün” o zaman tekrar alınabileceği lafları dolaşıma sokularak emekçi kitleler emperyalist politikaların arkasına takılmaya çalışılmaktadır. Lozan Antlaşması ile birlikte Türkiye’nin yerli kaynaklarına ulaşılmasının önüne geçildiği, bazı madenlerin ve petrolün çıkarılmasına izin verilmediği, gizli antlaşma maddelerinin olduğu safsataları da aynı amaçla el altından yayılmaktadır. Oysa Lozan Antlaşmasının ne olduğuna, hangi şartlar altında imzalandığına şöyle bir bakmak bile, bu savların egemenlerin yayılmacı politikaları doğrultusunda ortaya atıldığını görmek için yeterli olacaktır.

Lozan Antlaşması

Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’te Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan ve Romanya hükümetleri arasında İsviçre’nin Lozan şehrinde imzalandı. Bilindiği gibi Osmanlı devleti İttihat ve Terakki tarafından büyük hayallerle sokulduğu I. Dünya Savaşından yenilgiyle çıktı. Bugün AKP’nin düşünü kurduğu gibi İttihatçılar da Osmanlı’nın daha önce hükmettiği toprakları tekrar ele geçirme ve büyük Osmanlı’yı yeniden kurma düşleri kuruyorlardı. Ne var ki İttihatçılar izledikleri politikalarla ülkeyi tam bir felâkete sürüklediler. 1912 Balkan savaşından beri devam eden kesintisiz savaş süreci, toplumu perişan hale getirmişti. 1920 yılına gelindiğinde emperyalistler Osmanlı’nın önüne Sevr Antlaşmasını koymuşlardı. Bu antlaşmaya göre Trakya ve İzmir Yunanistan’a, doğu Anadolu ve doğu Karadeniz Ermenistan’a, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu da İtalya ve Fransa’ya bırakılıyordu. Osmanlı’nın savaşta tükenmiş, dağılmış ordusu ise tamamen dağıtılıp sadece iç güvenliği sağlayacak şekilde idame ettirilecekti.

Bu sırada Anadolu’da Mustafa Kemal önderliğinde bir “milli mücadele” yürüyor ve Ankara’da kurulan yeni Meclis Sevr Antlaşmasını tanımadığını ilan ediyordu. O günlerde Ekim Devriminin etkisi ve sıcaklığı kendisini fazlasıyla hissettiriyordu. Avrupa ülkelerinde işçi sınıfının mücadelesi yükselişteydi ve devrim tehlikesi emperyalistlerin korkulu rüyası haline gelmişti. Diğer yandan SSCB, İngiliz emperyalizmine karşı mücadele bağlamında Anadolu’da yürüyen milli mücadeleyi destekliyor, silah, mühimmat ve para yardımında bulunuyordu. Emperyalistler SSCB’nin etkisinde bir Türkiye istemediklerinden kendi kontrolleri altında bir kapitalist Türkiye’ye razı oldular ve önemli tavizler verdiler. Mustafa Kemal’den bu yönde güvenceler alan emperyalist devletler 1921 yılında Londra Konferansından sonra işgal ettikleri bölgelerden çekildiler.

Artık savaş esas olarak batıda Yunan güçlerine karşı verilecekti. 1922 yılında Mudanya Antlaşması ile İngiltere Yunanistan’dan desteğini çekince savaşın seyri Türkiye lehine değişti. İngiliz desteğini yitiren Yunan ordusu yenildi ve İzmir’in işgaline son verilmesiyle “milli mücadele” sonlandırıldı. İşte böyle bir dönemde Lozan Antlaşmalarının maddeleri görüşüldü. Türkiye açısından başlıca önemli konular şunlardı: Doğu Anadolu’da Ermenistan’ın kurulmaması, kapitülasyonların kayıtsız şartsız kaldırılması, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarında yabancı asker bulundurulmaması ve orduya sınırlandırma getirilmemesi.

Irak sınırı, Adaların paylaşılması, Osmanlı’nın borçları, mübadele, savaş tazminatı, ülkede bulunan yabancı kurumların Türk hukukuna tâbi tutulması ve Türkiye sınırları dışındaki Müslüman vakıfların zamanında yapılmış anlaşmalarla haklarının devamı gibi konular da bu antlaşmanın kapsamı içindeydi. Anlaşma sağlanamayan başlıca konu ise Musul’du. Bu konu daha sonra İngiltere ve Türkiye arasında yapılan Ankara Antlaşmasıyla karara bağlandı. Elbette masada herkes kendince tavizler koparmaya çalıştı. Emperyalist güçler SSCB’nin burnunun dibinde kapitalist bir Türkiye’nin kurulmasına cevaz vermek zorunda kaldılar. Mustafa Kemal’in de bu yönde emperyalistlere güvence vermesiyle sürecin önü açıldı ve Lozan Antlaşması imzalandı. Yani Lozan Antlaşması emperyalist güçlerle Türkiye arasındaki bir uzlaşmadır. Lozan ne Kemalistlerin iddia ettiği gibi bir zafer, ne de Erdoğan’ın söylediği gibi bir hezimettir.

Erdoğan’ın “hezimet” derken kastettiği, Musul ve Adalar konusudur. Lozan’da Musul ve Kerkük konusu yani Türkiye’nin Irak sınırı bir karara bağlanmamış, konunun çözümü Türk ve İngiliz heyetlerinin düzenleyeceği konferansa bırakılmıştı. 19 Mayıs 1924’te yapılan Haliç Konferansında anlaşmaya varılamaması üzerine konu İngiltere tarafından Milletler Cemiyetine götürüldü ve Cemiyet 16 Aralık 1925’te Musul’un İngilizlere bırakılması kararını verdi. Ankara’nın bu kararı tanıması üzerine 5 Haziran 1926 tarihinde Ankara’da imzalanan antlaşma ile Türkiye-Irak sınırı belirlenirken, Musul petrollerinden elde edilecek gelirin %10’unun 25 yıl süre ile Türkiye’ye ödenmesine karar verildi. 1932 yılında Irak’ın bağımsızlığını kazanması üzerine Türkiye ile Irak arasında bir protokol imzalanmış ve antlaşmanın aynen devam etmesine karar verilmişti. Lozan görüşmeleri sırasında Musul zaten Türkiye’nin değildi. İngilizler 1918’de Musul’u işgal etmişlerdi. Yani Musul 1918’de tıpkı Irak, Suriye, Filistin gibi elden çıkmıştı.

Diğer yandan Erdoğan’ın dillendirdiği 12 ada ise Osmanlı’nın Balkan savaşında yenilmesi sonucunda 1912 yılında Uşi anlaşmasıyla İtalya’ya bırakılmıştı. Diğer taraftan Lozan Antlaşmasının ne gizli maddeleri ne de yüz yıl geçerli olması söz konusudur. Yani ortaya atılan iddiaların hiçbir iler tutar yanı yoktur ve bunu görmek için tarihçi olmaya da gerek yoktur, söz konusu antlaşmanın tam metnine herkes internetten kolayca ulaşabilir.

Erdoğan’ın izlediği dış politika uluslararası arenada sıkışmışlığını arttırmaktadır. Dolayısıyla iç kamuoyunu oyalamak için yine bu tür beyanatlarda bulunmaya, milliyetçiliği besleyecek ve daha da kışkırtacak tarihsel efsanelere başvurmaya devam edecektir. Erdoğan’ın izlediği bu yöntem totaliter rejimlerin ortak yönlerinden birisidir. İtalya’da Mussolini’nin, Almanya’da Hitler’in kitleleri arkalarına yedeklemekte bu tür tarihsel efsanelerin, yalanların payı büyüktür. Emekçi kitlelerin bu yalanlara kanmasının geçmişte olduğu gibi bugün de felâketle sonuçlanması kaçınılmazdır.