Navigation

Polis Terörü ve “Hukukun Üstünlüğü” Yalanı

Geçtiğimiz günlerde karakolda dayak yiyen Fevziye Cengiz’in görüntülerinin ekranlara yansımasıyla polis şiddeti tekrar gündeme taşındı. Temmuz ayında İzmir’de eşiyle birlikte bir müzikhole eğlenmeye giden Fevziye Cengiz, üzerinde kimliği olmadığı gerekçesiyle polis tarafından zor kullanılarak gözaltına alınmak istendi. Eşinin arabaya, kimliğini getirmeye gittiğini açıklamaya çalışan kadın, polis tarafından tartaklanarak ve hakarete uğrayarak müzikholden çıkarılıp karakola götürüldü. Yol boyunca polisin hakaretlerine ve tacizine maruz kalan kadın, karakolda da elleri arkadan kelepçelenmiş bir halde yere yatırılarak, dakikalarca iki sivil polis tarafından insafsızca dövüldü. Bir resmi polis ise dışarıdan kimse görmesin diye perdeleri kapatıp, dayağı izledi. Tüm bu anlar karakoldaki güvenlik kameraları tarafından kaydedilmiş olmasına rağmen, görüntüler bir şekilde basına sızdırılıp da polisler hakkında dava açılana kadar Emniyet Müdürlüğü polisler hakkında hiçbir işlem başlatmamıştı.

Bu dehşet verici olay sonrasında polislere “zor kullanma yetkisini aşarak basit yaralama” suçunu işledikleri iddiasıyla 6 aydan 1,5 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılırken, Fevziye Cengiz hakkında polisleri yaraladığı ve hakaret ettiği gerekçesiyle 2,5 yıldan 6,5 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Savcı, güvenlik kameraları görüntülerinin Fevziye Cengiz’in polisten dayak yediğini açıkça ortaya koymasına rağmen, Cengiz hakkında, polislerin “eliyle kolumuza vurdu, tırmaladı ve itti” suçlamalarının her biri için 1,5’ar yıl olmak üzere 4,5 yıl, hakaret suçundan da 2 yıla kadar ceza istedi.

İnsanı çilden çıkaran bu olayda mağdur bir anda sanık durumuna düşerken, sanık olması gereken polislere işkence değil de basit yaralama suçundan dava açılmıştır. Oysaki polislere işkence suçundan dava açılmış olsaydı 3 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası ile yargılanacaklardı.

Olayın medyaya yansımasıyla birlikte İzmir Valisi, Fevziye Cengiz’den özür dileyerek polisler hakkında gerekli işlemlerin yapılacağını söyledi ve olayın tek suçlusu olarak iki polisi gösterdi. Diğer taraftan İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ise, Fevziye Cengiz’in katıldığı bir TV programını eleştirerek “Türkiye’de konuları saptırmak adına hiç kimsenin cambazlık yapmaya hakkı yoktur. Karabağlar olayı, Karabağlar olayıdır. Kendi sınırları içinde değerlendirilmiştir ve değerlendirilmeye de devam edecektir” dedi. Polis terörünün ve insanlara yapılan işkencelerin tartışılmasına tahammül gösteremeyen Şahin, sanki olay çözülmüş, tüm sorumlular yargılanmış ve hep o bahsettikleri “yüce adalet” yerini bulmuş gibi, “Özür de diledik, İzmir valiliği üzerinden. Ben de özür diliyorum. Bu olayın şüphelilerine, o görevlilere hukukun öngördüğü cezanın ötesinde bir ceza mı verelim? Yani İzmir Konak meydanına darağacı kuralım, personeli darağacında asalım mı? Ne isteniyor” diye feryat figan ediyor.

İşkenceci polisler, Fevziye Cengiz’i “konsomatris olduğu için dövdük” diyerek toplum nezdinde kendilerini haklı göstermeye ve işkenceyi bu şekilde meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Cengiz, dava açtığı polisler tarafından tehdit edilmiş, “konsomatris” ilan edilerek yaşadığı mahalleden kovdurulmuştur. Hiçbir can güvenliği olmadan “hukuk mücadelesi”ni sürdüren bu kadın, tüm tehditlere rağmen hakkını aramaya çalışmaktadır. Fevziye Cengiz’in maruz kaldığı polis şiddeti münferit bir olay değildir. Sistematik işkencenin bir parçasıdır. Benzer vakalar sıkça yaşanmakta ve üzeri örtülmektedir. Bu olayda da güvenlik kameralarının görüntüleri basına yansımamış olsaydı, ne vali, ne de bakan çıkıp özür dilemek bir yana, olaya dair bir açıklamada bulunacaklardı. Olaydan 6 ay sonra yapılan bu açıklamalar da, sadece devleti aklama ve bu işkence olayını münferit vaka olarak gösterme çabasıdır. Oysa bu durum, Cengiz’in darp izini ciddiye alan bir rapor düzenlemeyen doktorundan, olayı inceleyip soruşturma açmayan savcısına ve emniyet müdürlüğüne kadar bir bütündür.

Fevziye Cengiz olayı polisin gerçekleştirdiği ilk olay değildir. Son dönemde daha fazla görüldüğü üzere polis tam anlamıyla toplum üzerinde terör estirmektedir. 2007’de değiştirilen “Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu”yla polise geniş yetkiler verilmiş, meselâ “dur” ihtarına uymayanlara ateş açma yetkisi tanınmıştır. Zaten geniş yetkilerle donatılan, daha da önemlisi zorbalığını topluma dayatan polis, bunun uyguladığı terörü yasal güvence altına almıştır. Nitekim polisin gerçekleştirdiği cinayetler artmıştır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Türkiye İncelemesine göre sadece 2008 yılında 116 kişi polis ve asker tarafından gösteriler sırasında, cezaevinde ve gözaltında öldürüldü.

Birkaç örneği hatırlamakta fayda var. 25 Kasım 2007’de, İzmir’de, 20 yaşındaki üniversite öğrencisi Baran Tursun, trafikte polisin “dur” ihtarına uymadığı gerekçesiyle açılan ateş sonucu yaşamını yitirdi. Tursun’un babası Mehmet Tursun’un açtığı dava sonucunda bir polise “taksirle adam öldürmekten” alt sınırdan 2 yıl 1 ay hapis cezası verilirken, davada “delilleri kararttıkları” gerekçesiyle yargılanan 10 polis hakkında ise beraat kararı verildi. Tursun ailesi, mahkemenin adil olmadığını ve gerçek anlamda bir yargılamanın yapılmadığını söylüyor. Bu nedenle neredeyse tüm aile fertleri çeşitli bahanelerle cezalandırıldı. Baba Mehmet Tursun’un, mahkemede davalı avukata kullandığı bir cümlenin “hakaret” içerdiği öne sürülerek, hakkında dava açıldı ve 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı. Baran Tursun’un öldürülmesi sonrasında dönemin İçişleri Bakanı, “hatası olan cezasını alır” demişti. Emniyet Genel Müdürü ise verdiği demeçte “200 bin polis arasında bazen kastı aşan hareketler oluyor. Yanlış yapanı asla affetmeyiz” diyerek, yine yaşananları tekil olaylar olarak göstermeye ve sistemin sorgulanmasının önüne geçmeye çalışmıştı.

Yine benzer şekilde, 27 Ekim 2007’de, Antalya’da 18 yaşındaki Çağdaş Gemik, motosikletiyle giderken “dur” ihtarına uymadığı gerekçesiyle polis ateşine maruz kaldı ve iki kurşunun kafasına isabet etmesiyle olay yerinde yaşamını kaybetti. 22 Mart 2008’de Newroz kutlamalarında polisin açtığı ateş sonucunda göğsünden yaralanan Zeki Erik yaşamını yitirdi. Kafasına aldığı cop ve tekme darbeleri nedeniyle ağır yaralanan Ramazan Dal da 10 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra yaşamını kaybetti. 11 Kasım 2008’de Adana’da polisin motosikletini çaldığı gerekçesiyle 14 yaşındaki Ahmet Yıldırım, polisin “dur” ihtarına uymayınca açılan ateş sonucu sırtından yaralandı. 19 Kasım 2008’de Ankara’da hırsızlık zanlısı Soner Çankal, “dur” ihtarına uymadığı gerekçesiyle polis kurşunuyla başından vurarak öldürüldü.

Ne yazık ki, daha gencecik yaşlarda polis şiddetiyle katledilen insanlar saymakla bitmiyor. Ama bir örnek daha var ki, egemenlerin zihniyetini ve olayların polisinden emniyet müdürüne, savcısından hâkimine bütünlüklü olarak ele alınması gerektiğini ibret verici bir şekilde ortaya koymaktadır.

Türkiye’ye sığınmacı olarak gelen Nijeryalı Festus Okey, 20 Ağustos 2007’de gözaltına alınarak Beyoğlu polis merkezine getirildi ve 19 dakika sonra ağır yaralı olarak karakoldan çıkartılarak Taksim İlkyardım Hastanesine götürüldü. Hastanede yaşamını yitiren Festus Okey de polis kurşunuyla öldürülenler arasına eklendi. Ancak açılan kamu davasında 3,5 yıl sadece kimlik tespiti için beklendi. Gözaltında ateş eden polis Cengiz Yıldız’ın avukatının Festus Okey’in adının gerçekte Okey olmadığını iddia etmesi üzerine Nijerya Büyükelçiliği’nden bilgi alınması istendi. Bunun üzerine mahkemenin seyri değişti ve Dışişleri Bakanlığı, Nijerya devleti ve Beyoğlu 4. Ağır Ceza Mahkemesi arasındaki yazışmalar 3,5 yıl sürdü. Karakoldaki güvenlik kameralarının o an çalışmadığı iddia edilmişti ve görüntüler 4 yıl sonra ilk kez geçtiğimiz günlerde ortaya çıktı. Bu arada atış mesafesini belirleyecek olan eldeki tek delil Okey’in gömleği ise polis tarafından kaybedildi ve mahkeme bunun için soruşturma açmadı. Yürütülen dava da sadece bir polisle sınırlı tutuldu.

Kimlik tespitine ilişkin evrakın mahkemeye ulaşmadığı gerekçesiyle hiçbir avukat, bu davada Okey’i temsil edemedi. Üstüne üstlük, mahkemenin tavrını eleştiren avukatlar hakkında –yargı çok bağımsızmış gibi! – “yargıyı etkileme” iddiasıyla 4,5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Davaya müdahil olmak isteyen diğer avukatlar ve Göçmen Dayanışma Ağı’na üye 100’ü aşkın kişi hakkında soruşturmalar açıldı. Son duruşmada Türkiye’ye gelen Okey’in kardeşi Tochukwu Gamellah Ogu’nun vekâletnamesine, cenaze fotoğraflarına, pasaport örneğine rağmen avukatları kabul edilmedi ve davaya müdahil edilmediler. 13 Aralık 2011’de yapılan son duruşmada mahkeme heyeti Festus Okey’i öldüren polisi, “taksirle ölüme sebebiyet vermek” suçundan TCK’nın 85/1 maddesine göre 5 yıl hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme heyeti, bu cezayı sanığın “geçmişi, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları” ile cezanın sanığın üzerindeki olası etkilerini göz önüne alarak 4 yıl 2 aya indirdi.

TC anayasasında “Türkiye hukuk devletidir” yazıyor. Yukarıda bahsi geçen olayların hepsi Türkiye’de yaşanmıştır. Yaşanan olaylar Türkiye’nin nasıl bir “hukuk devleti” olduğunu çarpıcı bir şekilde göstermektedir. Her bir olaydan sonra “devlet büyükleri” çıkıp açıklamalar yaparak, olayın suçlusu olarak silahı tutan kişiyi göstermiştir. Oysa esasında suçluyu yaratan da, koruyan da bu sistemin kendisidir.

Festus Okey davasının son duruşmasında, ateş eden polis Cengiz Yıldız şu itirafta bulunuyor: “Ben görevimi yaptığım için şu an mahkemenin huzurundayım, görevimi tam ve eksiksiz olarak yapmamış olsaydım şu anda burada olmayacaktım. Kurumumun bazı eksiklikleri nedeniyle bu acı olayı yaşamak durumunda kaldım ve hayatım boyunca da bunun vicdan azabını çekeceğim.” Bu itiraflar suçlunun bir polisle sınırlı olmadığını, polisin çok daha büyük bir aygıtın parçası olduğunu ve bu aygıtın insanların öldürülmesini “normal” bulduğunu gözler önüne sermektedir. Asıl suçlu kendisinin herkese eşit olduğunu iddia eden devletin kendisidir. Polise insanları öldürme yetkisini veren burjuva devletin kendisidir. Zaten, hukuk ve yargı da burjuva devletten bağımsız soyut olgular değildirler.

Kapitalist düzende yaşıyoruz ve bu sınıflı toplumda “hukukun üstünlüğü”, “eşitlik”, “adalet”, “özgürlük” kavramları yalandan başka bir şey değildir. Festus Okey davasını takip etmek isteyen avukatlara 4,5 yıl hapis cezası istemiyle dava açılırken, bir insanı öldüren polise 4 yıl hapis cezası verilebiliyor ve bu ceza para cezasına çevrilmek istenebiliyor. Yine oğlunu katleden polisin avukatına öfkelenen bir babaya, “hakaret” ettiği gerekçesiyle 11 ay 20 gün hapis cezası verilirken, katil polis 2 yıl hapis cezasıyla paçasını kurtarabilmektedir. Peki, bunun neresi adalettir?

Haklarını arayan işçiler, emekçiler, ezilen Kürt halkı ve sosyalistler düzmece iddianamelerle yıllarca tutuklu yargılanırken, insanları sokak ortasında katleden polisler, MİT’çiler, JİTEM’ciler elleri kolları serbest, tutuksuz bir şekilde sözümona yargılanıyor ve sonra da beraat ediyorlar. Hakkâri’de 23 Nisan 2009’da, yani adına Çocuk Bayramı denen günde polis, dipçikle Seyfullah Turan’ı öldüresiye dövdü ve kafatasını patlattı, ama bu polis “yüce yargı” tarafından yalnızca 6 yıl hapisle cezalandırıldı ve sonra da cezası paraya çevrildi. Mahkeme işkenceci polisi beraat ettirmekle kalmıyor, aynı zamanda gerekçeler üreterek kamuoyunu belirlemeye, işkenceyi meşrulaştırmaya da çalışıyor. “Bağımsız yargı”ya göre, polis “eylemler dolayısıyla psikolojik gerginlik taşıyordu” ve zaten istemeden Turan’ın kafatasını parçalamıştı! Peki, bu nasıl bir eşitliktir? Hani devlet herkese eşit mesafedeydi!

Burjuva devlet düzenin bekası için çeşitli yazılı kurallarla toplumu kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. “Hukukun üstünlüğü” şalı ile gerçeklerin üzerini örtmekte ve sanki sınıflar üstü bir yargı varmış gibi göstererek toplumun “yargıyı”, “hukuku” sorgulamasının önüne geçmeye çalışmaktadır. Oysa yukarıda anlatılan örneklerden ve onlarca yaşanan başka olaylardan da hukukun ne kadar “üstün” olduğu ortadır. Toplum mahkemenin kararlarını dahi sorgulayamıyor. Yapılan yanlışlar, adaletsizlikler eleştirildiğinde, hemen haklarını arayanlara dönük soruşturmalar başlatılıyor ve çok kısa sürede davalar çeşitli cezalar verilerek sonuçlandırılıyor.

Kapitalist toplumda burjuva adaletin herkese eşit davranması ve gerçek anlamda adil olması mümkün değildir. Bu düzende güçlü olan burjuvazidir ve hukuk da, yargı da onun çıkarları temelinde işlemektedir. Toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçilerin çıkarlarını koruyan adil bir yargı ancak işçi sınıfının iktidarı altında işleyebilir. O zamana kadar adalet mülk sahiplerinin adaleti olmaya devam edecektir.