Navigation

Mülteci Sorununda Burjuvazinin İkiyüzlülüğü


Mülteci krizi büyümeye ve Avrupa ülkelerini sarmaya devam ediyor. Mültecilerin yaşadığı trajediler gündemde önemli bir yer tutmayı sürdürürken, haftalardır, burjuvazinin özellikle de mülteci kriziyle karşı karşıya kalan Avrupalı egemenlerin, bu sorunun üstesinden nasıl geleceklerini tartıştıklarını izliyoruz. Sınır kontrollerini arttırarak, Avrupa kapısına dayanan yüz binlerce mültecinin girişlerini engelleyerek sorunun üstesinden gelmeye çalışan burjuva hükümetler, bu trajedilere sebep olanın, küçücük çocukların, kadınların, yani ölüme gönderilen binlerce mültecinin katillerinin kendileri olduğunu ise toplumdan saklamaya çalışıyorlar.

Mülteci dramının sorumlusu kapitalist devletlerdir

1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte dünya artık tek kutuplu hale gelmişti. Bu durum başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist-kapitalist devletler için yeni yatırım ve pazar alanlarının açılması ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı anlamına geliyordu. Bu paylaşım doğası gereği savaşsız olamayacağı için, Ortadoğu, Asya ve Afrika coğrafyasında yirmi beş yılı aşkın süredir burjuvazi bir emperyalist savaş yürütüyor. ABD öncülüğünde Irak’a ilk saldırının gerçekleştirildiği Körfez Savaşından bu yana Ortadoğu’da acı ve gözyaşı dinmedi. Yine 2000’lerin başında ABD ve Batılı burjuva güçler tarafından yeni bir düşman yaratılmış, İkiz Kulelere yapılan saldırının ardından Batı’nın “İslami Terör” tehdidiyle karşı karşıya olduğu manipülasyonlarıyla emekçi kitleler kandırılmış ve Afganistan işgalinin temelleri döşenmişti. 2001’de Afganistan’ın işgal edilmesinin ardından, bu kez Irak, “kitle imha silahlarını elinde bulunduran Saddam diktatörlüğü altında inleyen halka özgürlük ve demokrasi götürülmesi” bahanesiyle 2003’te işgal edildi. Bir arada yaşayan halklar, mezhepsel ayrımlar temelinde birbirlerine karşı kışkırtıldı ve Şii-Sünni ekseninde düşmanlaştırıldı. Yıllardır süren savaş ortamı IŞİD, Boko-Haram gibi eli kanlı radikal örgütleri yarattı. Bu örgütlerin gelişimine, yayılmasına ise yine gerek Batılı burjuvazi gerekse Türkiye, Suudi Arabistan, Katar gibi bölgedeki kapitalist devletler çıkarları temelinde izin verdiler, maddi ve askeri destek sundular. Bugün Irak ve Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’da IŞİD barbarlığının ya da Nijerya’da, Kenya’da Boko-Haram’ın gerçekleştirdiği katliamlar, tecavüzler, kadınların köle pazarlarında satılması gibi vahşi saldırganlıkları ortadadır.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasını da kapsayan bölgede tepelerindeki diktatörleri alaşağı etmek için ayağa kalkan milyonların öfkesinin kapitalist sisteme yönelmesinden korkan ABD ve Batılı güçler, çok geçmeden hareketi kontrol altında tutmaya ve kendi çıkarları doğrultusunda yön vermeye giriştiler. “Arap Baharı”nın Libya’ya ulaşmasıyla birlikte başta Fransa olmak üzere Batılı emperyalist güçler Libya’ya saldırdılar. Kaddafi diktatörlüğünün devrilmesiyle birlikte Libya’nın yoksul emekçi halkı özgürlüğe kavuşmak bir yana tam bir kaosun içine sürüklendi. Libya’ya yönelik emperyalist saldırıya müdahil olmakta geciken Türkiye devleti yani AKP iktidarı, bu kez Suriye’de Esad rejimine karşı protestolar başladığında fırsatı kaçırmak istemiyor ve bir an önce Suriye’ye girmek istediğini her fırsatta dile getiriyordu. İç savaşın başlamasıyla birlikte Suriye halkına kapıları açan ve göçleri teşvik eden Türkiye, artan göçlerle birlikte uluslararası kamuoyunda gündem yaratarak Suriye’ye müdahalenin önünü açmaya çalışmıştı. Lakin savaşın ilk dönemlerinde 100 bin mültecinin Türkiye’ye sığınması için ellerinden geleni yapan AKP iktidarı, bugün sayıları 2 milyonu aşan Suriyeli mültecinin Türkiye’de uzun süre kalacağını hesap etmiyor, üç aya kalmadan Esad rejiminin çökeceğini ve Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin de kendi yurtlarına döneceklerini düşünüyordu. Ama hesapları tutmadı. Suriye’deki ÖSO, El-Nusra, IŞİD gibi katliam şebekelerini silahlandırarak, her türlü desteği sunarak Esad’ı köşeye sıkıştırmaya çalışan AKP ve Erdoğan, Suriye politikasıyla duvara tosladı. Türkiye’den gönderilen silah dolu tırların, IŞİD militanları ile TC askerlerinin birlikte görüntülerinin medyaya yansımasına rağmen, AKP ve Erdoğan şimdi de büyük bir pişkinlikle mülteci sorununda payı yokmuş gibi konuşuyor.

AKP ve Erdoğan mültecileri ülkelerinde ağırlamakla övünürken, Batı’yı ise kapılarını kapatmakla eleştiriyor. Günlerce tüm dünyada 3 yaşındaki mülteci Alan Kurdi’nin cansız bedeni üzerinden tartışmalar yürütüldü. Küçücük bebeğin kıyıya vurmuş cansız bedeni karşısında sarsıldıklarını, üzüntü duyduklarını söyleyen burjuva siyasetçiler timsah gözyaşları döktüler. Erdoğan da bu siyasetçilerden biriydi ki, yine şahsına münhasır bir üslupla Avrupalı devletleri Ortadoğu petrollerine el koymakla ve mültecilere yardım etmemekle suçladı. Alan’ın ölümü üzerinden mültecilerin yaşadığı trajedilerin sorumluluğunu tüm insanlığa yıkan Erdoğan, “Bu yavrunun hesabını tüm insanlık vermeyecek mi?” diye sormuştu. Hemen hemen tüm devletlerin siyasetçilerinden benzer tepkiler gelmiş, “tüm dünyanın sorumlu olduğu” öne sürülmüştü. Böylelikle burjuva devletler ve o ülkelerin kapitalistleri kendi suçlarını “tüm insanlığın” üzerine yıkmaya çalıştılar. Lakin sormak gerekiyor; “tüm dünyanın”, “tüm insanlığın” içerisinde dünya işçi sınıfı ve emekçi kitleler de var ve bunların devlet yönetiminde hiçbir söz ve karar yetkisi yok, buna rağmen onlar mı savaş çıkarıyor? İşçiler mi katil örgütleri silahlandırıyor, kadın çocuk demeden insanların ölümüne neden oluyor? İşçiler mi okyanus ötesinden savaş uçaklarını kaldırıp Ortadoğu’yu, Afrika’yı bombalıyor, yoksul halkın evini, yerini yurdunu yerle bir ediyor? Elbette ki bu suçların tamamını işleyen Batı’sıyla Doğu’suyla burjuva devletlerdir.

AKP yanlısı medya, Batı’nın mültecileri Müslüman oldukları için kabul etmediklerini ve Hıristiyan devletlerin mültecilere acımasızca davrandıklarını söyleyerek kitleleri manipüle etmeye çalışıyor. Türkiye’nin ise 2 milyonun üzerinde mülteciyi kabul ettiğini, onlar için cömertçe milyon dolarlar harcadığını anlatarak AKP’nin ne kadar merhametli olduğunu göstermeye çalışıyorlar. Oysa Suriye’nin savaş cehennemine dönmesinde Batılı devletler kadar AKP ve Erdoğan da suçludur. Suriyelileri misafir ettikleriyle övünen AKP ve Erdoğan iktidarı, sığınmacı olarak kabul ettikleri Suriyelilerin mülteci olarak kabul edilmediğinin üzerini örtüyorlar. Türkiye’ye sığınan 2 milyonun üzerindeki Suriyeli, hukuksal açıdan mülteci sayılmıyor. Türkiye, Birleşmiş Milletler’in mültecilere yönelik 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’nin imzacılarından biridir. Ancak Türkiye bu protokolü coğrafi sınır şartı koyarak imzaladı. Türkiye sadece Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin vatandaşlarına mültecilik hakkı tanıyor. Diğer ülkelerden gelenlere ise üçüncü bir ülke tarafından kabul edilene kadar “geçici sığınma” imkânı tanıyor.

Türkiye mültecilere Avrupalı olan ve olmayan diye ayrımcılık uygulayan tek ülke durumunda. Türkiye’de sığınmacı konumunda olanlar mültecilerin evrensel anlamda var olan haklarından yararlanamıyorlar. Örneğin çalışma hakkının önünde ciddi engeller var. Son dönemde çeşitli yönetmelikler, tüzüklerle vs. çalışma hakları verilmeye çalışılsa da Suriyelilerin büyük kısmı düşük ücretlere, kaçak olarak çalıştırılmaktadır. Suriyeli çocukların eğitim alacağı koşullar da sağlanmış değil. Sadece kamplarda kalan 110 bin civarında çocuk eğitim alabilmektedir. Geride kalan yaklaşık 450 bin civarında çocuğun akıbeti ise belirsizdir. Türkiye’de sefalet koşullarında yaşayan, pek çoğunun dilenci konumuna itildiği Suriyeliler, son bir yıldır akın akın Avrupa yollarına düşüyor. Boğulma vakalarının artmasıyla birlikte Suriyeliler karayolunu tercih etmeye başladılar. Otobüs firmalarının Suriyelilere bilet satması yasaklanınca aralarında çocukların da olduğu yüzlerce Suriyeli Edirne’ye yürümek zorunda kaldı. Günlerce Esenler otogarında ve Edirne’de bekleyen Suriyeli mülteciler “bırakın gidelim” seslerini yükseltiyorlar. Sınırı geçmelerine izin vermeyen Türkiye’yi açlık grevi yaparak protesto ettiler. Mülteciler polis müdahalesiyle dağıtılıyor ve kamplara gitmeye zorlanıyorlar. Batı ülkelerini mültecilere kötü muamele yapmakla eleştiren AKP iktidarı, Ortadoğu’dan gelen sığınmacıları mülteci olarak bile tanımayıp gereklerini yerine getirmezken, Türkiye’de Suriyelilere reva görülen koşullardan da zerre kadar bahsetmiyor. Suriyelilerin karadan Avrupa’ya geçişinin engellenmesi onları ölüm riski daha fazla olan deniz yoluna itiyor. Böylece diğer burjuva siyasetçiler gibi Erdoğan’ın da bu kan deryasındaki günahları büyüyor.

Erdoğan Batılı devletlere akıl vermekten de geri durmuyor: “Avrupa’daki dostlarımızın bir defa şundan emin olması lazım. Sınırlarına gelen insanların nihai hedefi, onların ülkeleri değildir. Biz bunu görüyoruz. Bu insanlar aslında kendi vatanlarına, kendi ülkelerine kavuşmak istiyorlar. Ama kendi ülkeleri onlar için yaşanması mümkün olmayan bir hale gelmiş durumda. Mülteci sorununun çözümü, kapıları bu insanlara kapatmaktan, sınırlara tel örgüler, duvarlar çekmekten geçmiyor. Asıl çözüm, bu insanların geldikleri yerlerdeki, kendi ülkelerindeki çatışmaların bir an önce durmasını, halkın sesine ve taleplerine kulak verecek yönetimlerin iş başına gelmesini sağlamaktır.” Esasında Erdoğan’ın mülteci sorunun çözümü konusunda söyledikleri doğru: çatışmaların durması ve savaşın son bulması gerekir ki insanlar da yurtlarını terk etmesin. Lakin savaşta kendi katkısı yokmuş gibi tam bir ikiyüzlülükle konuşan Erdoğan, lafı yine kendi arzusu olan Suriye’deki rejim değişikliğine getirmekten geri durmuyor ve Suriye’de güvenli bölgeler yaratılması gerektiğini tekrar gündeme getiriyor. Batı’yı kapılarını mültecilere kapatmakla eleştirenler, Müslüman Körfez ülkelerinin (Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Katar, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri) neden mülteci kabul etmediklerini ise gündeme getirmiyorlar.

Kapitalist devletlerin savaş cehennemine çevirdiği bölgelerden yüz binlerce mülteci ölümü göze alarak, savaş ve yıkımdan kurtulmak için yollara düştü. Şimdi de mülteci akınıyla karşı karşıya kalan Avrupa panik halinde ırkçı-faşizan yöntemlerle göçlerin önüne geçmeye çalışıyor, mültecilere kapılarını kapatıyor. AB’ye üye ülkeler arasında serbest dolaşım sağlayan Schengen uygulaması kısmen askıya alınmış durumda. Bir dönem AB, üye devletler arasındaki sınırların kaldırıldığını iddia ediyordu ama bugün bunun nasıl bir yalan olduğu bir kez daha görüldü. Macaristan dikenli tel örgülerle, inşa ettiği duvarlarla sınırları kapatıyor; Danimarka, Almanya ile olan sınırını; Avusturya, Macaristan’la olan sınırını; Slovakya, Avusturya ve Macaristan sınırını, Çek Cumhuriyeti, Avusturya sınırını kapalı tutuyor; Polonya yeniden sınır kontrollerini artıracağını söylüyor. Suriye’ye girme konusunda en az Türkiye kadar istekli olan Fransa, hem Almanya hem de İtalya üzerinden mültecilerin girişini önlemek için sınır kontrollerini arttırdı. Mültecilerin ana hedefi olan Almanya, Avusturya ve Slovakya kara sınırlarında kimlik kontrolü başlattı ve sıkı denetimlerle ülkeye giriş sağlanıyor. Polonya hükümeti de güvenlik durumu gerektirdiği takdirde sınır güvenlik kontrollerine başlayabileceklerini açıkladı.

Mültecilere enternasyonalist dayanışma eli uzatılmalı

Son günlerde Avrupa ülkeleri sınırlarındaki polis sayısını arttırmak ve özellikle Macaristan gibi sağ hükümetlerin olduğu ülkeler, sınırlarındaki mültecilere gaz, plastik mermi, copla müdahalede bulunabilmek için yasalarında değişiklikler yapıyorlar. Bu yasal değişiklikler olmazken bile polisin medyaya yansıyan saldırgan tutumunun yasal değişiklikler sonrasında daha da artacağı görülüyor. Avrupalı hükümetler, mültecilerin istilasına uğradıklarını ve sınırların tehdit altında olduğunu ileri sürerek faşizan tutumlar takınıyorlar.

Burjuva hükümetlerin ırkçı-faşizan yaklaşımlarının aksine geçtiğimiz günlerde Avrupa’nın pek çok ülkesinde on binlerce emekçinin mültecilere dayanışma elini uzatması ve sahip çıkmaları oldukça anlamlıydı. İngiltere’de, Almanya’da, Yunanistan’da, Macaristan’da, İspanya’da vs. aynı anda sokağa çıkan emekçilerin ortak sloganı “Mülteciler Hoş Geldiniz” idi. Avrupa işçi sınıfı, uluslararası bir sınıf olmanın bir gereği olarak meydanlara aktı. On binler kendi ülkelerinin hükümetlerini savaş ve mültecilik politikalarından dolayı protesto ettiler. Savaşları çıkaranların şimdi de mültecilere kapıları kapattığının gayet farkında olan Avrupalı emekçiler kendi burjuvalarına “sınırları açın”, “mülteci kotalarınızı yükseltin” çağrısında bulundular. Avrupalı emekçilerin bu dayanışma eylemleri “Hıristiyan Avrupa mültecilere sahip çıkmıyor” diyenlere de önemli bir yanıt oldu. Meselenin gerçekte sınıflar arası bir sorun olduğunu, Müslümanlık ya da Hıristiyanlık mesesi olmadığını da gözler önüne serdi. Avrupalı burjuva hükümetler sınırlarda bekleyen mültecileri insan gibi görmezken, acımasızca saldırırken, işçi ve emekçi kitleler çaresizlik içerisinde olan mültecilere kapıların açılmasını istemiş ve Ortadoğu’da, Afrika’da yürütülen savaşa dikkat çekmişlerdir.

İkinci Dünya Savaşından bu yana en büyük göç dalgasıyla karşı karşıya kalan Avrupalı egemenlerin, bin bir zorlukla, ölüm tehlikesini göze alarak Avrupa sınırlarına ulaşmış olan mültecileri zerre kadar düşündükleri yok. Sadece Avrupalı egemenlerin de değil, Türkiye de dahil bütün dünyanın burjuvalarında aynı düşünce hâkimdir. Burjuva hükümetler, en az zararla, emperyalist politikaları zarar görmeyecek şekilde şu an karşı karşıya kaldıkları krizi aşabilmenin hesaplarını yapıyorlar. Burjuvaziden mülteci sorununu çözmesini bekleyemeyiz. Bu sorunu çözecek olan tek güç, ezici çoğunluğu yoksul emekçi olan mültecilerle aynı sınıfın parçası olan işçi sınıfıdır. Türk, Kürt, Arap tüm Ortadoğu işçileri ortak hareket etmelidir. Avrupa işçi sınıfı ise kendi burjuvalarına savaşı bitirmeleri için basınç bindirmek üzere çok daha güçlü eylemler gerçekleştirmelidir. Örneğin işçi sınıfının güçlü silahlarından biri olan politik grevlerin örgütlenmesi önemli bir etki yaratacaktır. Sınıf tarihimizin bize ışık tuttuğu üzere, işçi sınıfı örgütlü bir güç olursa ancak savaşı durdurabilir ve bugün yaşanan trajedilere son verebilir.