Navigation

Türkiye’nin Suriyeli Göçmenler Sorunu

Marx’ın “sermayenin hafif piyadeleri” olarak nitelendirdiği ve sefalete, ağır çalışma koşullarına ve alçaltıcı bir yaşama maruz kalarak hayatlarını sürdürmek zorunda kalan göçmen işçilerin sayısı, kapitalizmin yapısal eğiliminin bir sonucu olarak katlanarak artıyor. Dünyanın dört bir tarafında var olma mücadelesi veren bu hafif piyade bölüklerine son yıllarda savaşlar yüzünden daha da büyük katılımlar oluyor. Kapitalist dünya sisteminin ayrılmaz parçası olan savaşlar, iç savaşlar ve siyasi baskılar, yaşadıkları topraklardan söküp attığı milyonlarca insanı, mülteciliğin ve göçmen işçiliğin zorlu koşulları ile yüz yüze bırakıyor.

Suriye’de devam eden iç savaş nedeniyle 2 milyondan fazla insanın ülke dışına göç etmek zorunda kalması ve bunlardan 600 binden fazlasının Türkiye’ye gelmesi, Türkiye işçi sınıfının da bu duruma yakından tanıklık etmesine yol açtı. Elbette hangi ülkeden olursa olsun işçi sınıfının kaderini ortaklaştıran görünür görünmez bağlar nedeniyle Türkiye işçi sınıfı duruma sadece tanıklık etmiyor, aynı zamanda bu durumun çeşitli sonuçlarını da yaşıyor. Anlaşılıyor ki ilerleyen süreçlerde daha da kapsamlı ve etkili biçimde yaşayacak. Çünkü tüm gelişmeler Suriyeli göçmen işçilerin en azından önemli bir kısmının Türkiye’deki varlığının geçici olmadığına işaret ediyor. Suriyeli göçmenler giderek daha fazla entegre olarak toplumun bir parçası olacaklar gibi görünüyor. Ucuz işgücü olarak çalışma hayatına dâhil olmaları patronlar sınıfını bu süreci hızlandırmaya yönlendiriyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in, göçün istihdama etkisine dair “aksine o bölgede, Suriye’den gelenlerin, özellikle nitelikli elemanların istihdam taleplerine imkân veren bir ekonomimiz var. Özellikle 6. Bölgede yoğun bir şekilde komşu kardeşlerimize cevap verdiğimizi belirtmek istiyorum” demesi ve Suriye’deki iç savaşın kısa sürede sonuca ulaşmayacağına dair beklentiler, sürecin entegrasyon yönündeki gidişatına kuvvetli biçimde işaret ediyor.

Suriyeli göçmenlerin sayısı ve durumu

Suriye’de iç savaşın başlamasından bu yana Türkiye’ye resmi rakamlara göre 600 bin Suriyeli göçmen giriş yaptı. Ancak sivil toplum kuruluşlarının yaptığı çalışmalar Türkiye’de bulunan Suriyeli sayısının 1 milyondan fazla olduğunu gösteriyor. Bu sayının yaklaşık yüzde 75’i kadın ve çocuklardan oluşuyor. Devlet tarafından sınıra yakın 8 ayrı ilde kurulan 17 kampta yaklaşık 200 bin kişi kalırken, geriye kalanlar ise bu kampların dışında bulabildikleri çeşitli yerlerde ellerindeki imkânlara göre yaşamaya çalışıyorlar.

Göçmenlerin büyük çoğunluğu Suriye sınırına yakın illerde kendi çabalarıyla barınmaya ve yaşamaya çalışırken, imkân bulabilen Suriyeliler ise sınıra daha uzaktaki ve elbette daha çok Batıdaki illere göç ediyorlar. Bugünlerde İstanbul ve İzmir gibi büyük kentlerde de hatırı sayılır sayıda Suriyeli göçmen nüfusu oluşmuş durumda. Özellikle son iki ayda bu nüfus muazzam artış gösterdi. Mazlum-Der’in hazırladığı bir rapora göre[*] örneğin İstanbul’da, yoğunlukla Fatih (Küçükpazar ve Balat), Bahçelievler (Şirinevler), Başakşehir (Altınşehir, Bayramtepe ve Şahintepe), Gaziosmanpaşa (Sultançiftliği), Esenyurt, Küçükçekmece ve Ümraniye’de yaşayan 100 bini aşkın Suriyeli göçmen var. Kente gelen Suriyeli sığınmacıların yaklaşık yüzde 80’inin İstanbul’da ikamet izni bulunuyor.

Türkiye devletinin ulusal mevzuatında “kitlesel göç hareketleri” ve “acil insani yardım gerektirecek koşullar”la ilgili kanun maddeleri oldukça sınırlıdır. Bu yüzden Suriye’den yaşanan yoğun göçün ardından ihtiyaç üzerine yeni bir düzenleme yapılarak, Nisan 2012’de Türkiye’ye kabul edilen Suriye vatandaşlarına “geçici koruma” statüsü verildi. Bu statü Başbakanlığın yayınladığı bir genelge ile ilan edildi. Ne var ki bu konuda da TC devletinin kadim geleneği uygulanarak bu genelgenin ilgili sivil toplum örgütleri dâhil muhataplarına ve kamuoyuna ulaşması engellenerek devlet bürokrasisi içinde gizli kalması sağlandı.

“Geçici koruma” ile ne kastedildiği ise ancak konu ile ilgili Meclis İnsan Hakları Komisyonu Araştırma Raporu’nda belirtildiğinde öğrenilebildi. Buna göre geçici koruma “Ülkelerine dönemeyen üçüncü ülke kişilerinden kaynaklanan kitlesel bir akının meydana gelmesi ya da derhal meydana gelebilecek olması durumunda, özellikle söz konusu kişilerin ya da koruma gerektiren diğer kişilerin yararına olarak, bu kişilere acil ve geçici koruma sağlamak amacıyla sağlanan istisnai özellikteki prosedür”dür. Ancak buradaki istisnai özellikteki prosedürün sınırları ve kapsamının ne olduğu muammadır. Nitekim sağlıktan eğitime, barınmadan temel ihtiyaçların karşılanmasına kadar bütün önemli konularda, Suriyeli göçmenlerin büyük çoğunluğu ciddi sorunlar yaşamakta, insani yaşam koşullarının fersah fersah uzağında bir hayat sürdürmektedirler. Mazlum-Der’in raporunda, İstanbul’a gelen Suriyelilerin içinde bulunduğu duruma ilişkin tablo oldukça çarpıcıdır:

“Küçükpazar semtinde yaşayan mültecilerin kaldıkları yerler son derece kötü; hiçbir şekilde insani olmayan şartlardadır. İlk görüşme yapılan 21 yaşındaki bir mültecinin, ailesi (eşi ve bir çocuğu) ile yaşadığı odası bodrum katında yer almaktadır. Odanın boyutları yaklaşık 8-9 metrekare boyutlarında, penceresi veya havalandırması olmadığı gibi, sadece kapısı olan dört duvardan oluşmaktadır. İçinde bir şilte, katlanmış yatak ve ufak tefek eşyalar bulunan odaya 350 TL kira verildiği ifade edilmiştir. Bodrum katında yer alan odaların pencerelerinin bulunmadığı evlerin sağlıksız ve hastalıklara davetiye çıkaran bir özellik taşıdığı gözlenmiştir.

“Mültecilerin kiraladıkları odaların 8-9 metrekare boyutlarında ve odaların büyüklüğünün en fazla yan yana üç yer yatağı ancak sığabilecek bir büyüklükte olduğu görülmektedir. Bu odaların, çok amaçlı olarak kullanıldığı düşünüldüğünde ödenen ücretlerin mülteciler açısından oldukça maliyetli olduğu anlaşılmaktadır. Bu tür barınaklar için aylık 350-600 TL arasında değişen kiraların ödendiği anlatılmıştır. Mülteciler daha çok eski işyeri veya han olarak adlandırılan yerlerdeki bölmelerin oda haline getirildiği koşullarda yaşamaktadır. Bu odaların otel veya pansiyon gibi herhangi bir ruhsatı bulunmadığı gibi, kapı veya oda numaralarına dahi rastlanmamaktadır. Kalabalık ailelerin yaşadığı bu mekânlarda yangın merdiveni de mevcut değildir. Bir katta bulunan tüm odalar (yaklaşık 10-12 oda) için tek bir tuvaletin varlığı düşünüldüğünde temizlik ve hijyen şartlarının son derece elverişsiz olduğu anlaşılmaktadır. Odaların çoğunda ağır rutubet ve bodrum katlarda lağım kokusunun bulunduğu ve özellikle küçük çocuklar açısından Küçükpazar’da salgın hastalık riskinin olduğuna dikkat çekilmektedir.

“Barınacak bir yer bulamayanlar, parklarda ve bahçelerde yatıp kalkıyorlar. Örneğin Büyükşehir Belediyesinin karşısındaki Şehzadebaşı (Saraçhane) parkı, Küçükpazar semti Haliç sahili, Şirinevler’de (Yıldız Zöhre Camisi yanındaki park) mülteciler açıkta geceliyorlar. Çaresizlikten ve yaşanan mahrumiyetten dolayı, çocuklar dileniyor. İstanbul’un hemen her yerinde çarşıda pazarda dilenen Suriyeli çocukları veya kadınları görmek mümkün.”

Suriyeli göçmenlerin önemli bir bölümü hayatlarını sürdürebilmek için çalışmak zorundalar. Ancak ikamet izinleri olmasına rağmen hemen hepsinin ikamet belgesinde “çalışamaz” yazmakta. Elbette bu durum çalışmanın önüne geçmiyor. Sadece Suriyeli göçmenleri patronlar sınıfı için daha ucuz işgücü haline getiriyor. İstanbul’a gelenlerden Halepli bir göçmenin sözleri durumu yeterince özetliyor: “Suriye’de iken iki kızım üniversiteye gidiyordu, burada yaklaşık iki aydır tekstil atölyesinde 11-12 saat ayakta çalışıyorlar. Daha önce Suriye’de hiç çalışmadılar, şimdi akşam ayakları şişmiş halde eve geliyorlar. Biri aylık 500 TL alıyor, diğeri 400 TL alıyor, üçüncüsü de yeni başladı. Pazarlık yapma şansımız yok, kaç para verirlerse razı olmak durumundayız.” Tekstil başta olmak üzere birçok sektörde benzer koşullarda çalışan göçmenlere ödenen ücretler de gelenlerin artmasıyla birlikte giderek düşmektedir. Patronlar örneğin tekstilde geçen yıl 850 TL aylık alabilen Suriyeli işçilere bu yıl en fazla 600 TL ödemektedirler.

Sonuçta Suriyeli göçmen işçiler de dünyanın değişik coğrafyalarında ağır yaşam koşullarına göğüs germeye çalışan göçmen işçilerin çoğunluğu ile benzer bir kaderi yaşamaya mecbur kalıyorlar. En ağır işlerde, en az ücretle, sağlıksız, güvencesiz, sigortasız çalıştırılıyorlar ve kapitalist cendere altında yaşamları sönüp gidiyor.

İşçiler göçmen işçi sorununa nasıl bakmalı?

Göçmen işçiler göç ettikleri ülkelerde horlanır, aşağılanır ve eşit görülmezler. Dünya üzerinde bugün yaygın tablo böyledir. Göçmenler yaşamak zorunda kaldıkları ülkelerdeki yerli insanlarla eşit sosyal ve siyasal haklardan yoksun kalırlar. Irkçılığın ve ayrımcılığın her türüne maruz bırakılırlar. Kapitalist sınıf işçi sınıfını bölmek için işsizliğin, evsizliğin, yoksulluğun, eğitimsizliğin sorumlusu olarak göçmenleri gösteren propagandalarını yerli işçi sınıfı içinde yoğunlaştırır. Yerli işçilerin sorunlarının kaynağı olarak kapitalist sistemi görmemesi için göçmen işçiler hedef haline getirilir. Hayat pahalılığından, artan kiralardan, vergilerden göçmenler sorumlu tutulur.

Bugün Türkiye’de de Suriyeli göçmenlere yönelik bu bakış açısı işçi sınıfı içinde geliştirilmeye çalışılıyor. İşsizlik, ücretlerin düşmesi, kiraların artması, yaşanan sosyal çatışmalar, suç oranlarının yükselmesi gibi sorunlar Suriyeli göçmenlerle ilişkilendirilerek açıklanıyor. Burjuva medyanın hatırı sayılır bir kesiminde haberler ve yorumlar bu algıyı güçlendirecek biçimde işleniyor. İşçi sınıfının bu propaganda aygıtının yalanlarına kanmaması gerekir. Çünkü bütün eşitsizliklerin, her tür haksızlığın, ayrımcılığın, ırkçılığın, insanın insana kulluğunun kaynağı kapitalist sistemdir. Savaşlar, işgaller, insanların zorla yerinden yurdundan edilmesi kapitalist sistem yüzündendir. Patronlar sınıfının temsilcilerinin söylemleri ve uyguladıkları politikalar gerçeklerin üzerini örtmek ve sömürüyü arttırmak içindir.

Ücretlerin üzerindeki baskının sorumluluğunu göçmen işçilere yüklemek haksızlıktır. Suçlu olan ucuza çalışmak zorunda olanlar değil onları ucuza çalıştıranlardır. Yani Suriyeli göçmenleri en ağır işlerde ucuza çalıştırıp onları daha çok sömüren patronlar suçludur; karın tokluğuna çalışmak zorunda kalan göçmen işçiler değil. Kiraları yükselten Suriyeliler değildir, ev sahipleridir; işçiler için yeterli miktarda ve sağlıklı konut üretmeyen kapitalist sistemdir. Aynı şekilde işsizliği yaratan da çoğaltan da Suriyeli göçmen işçiler değildir; işsizlik kırbacını işçiler üzerinde her daim bir baskı aracı olarak kullanan kapitalist sistemdir. Göçmen işçilere sebebi olmadıkları sorunların sorumluluğunu yüklemek ve bu nedenle hak etmedikleri bedelleri onlara ödetmeye kalkmak ancak zalimlerin yapabileceği ve ahmakların savunabileceği bir iştir. Bu sorunların gerçek sorumlusu kapitalizm ve patronlardır. Bu yüzden hesap, göçü ve göçmenliği yaratanlardan sorulmalıdır.

Yüz binlerce Suriyelinin bugün doğduğu ve doyduğu yerleri terk etmek zorunda kalması kapitalist politikaların ve emperyalist rekabetin sonucudur. Emperyal arzularının peşinden tüm toplumu sürüklemeye çalışan TC burjuvazisi de bu durumdan birinci derecede sorumludur. Kapitalistler arasındaki paylaşım kavgası yüzünden Suriye halkları yerinden yurdundan olmuştur ve TC burjuvazisi bu kavganın önde gelen unsurlarından biridir. Yani hesap vermesi gerekenlerin başında Türkiyeli burjuvalar gelmektedir.

Suriyeli göçmen işçilerin varlığı ve yaşadığı sorunlar bir gerçekliktir. Türkiye işçi sınıfı da bu gerçekliğe kayıtsız kalamaz. Türkiye işçi sınıfının, göçmen işçilerin sorunlarını da kendi sorunlarının bir parçası olarak gören bir anlayışla örgütlenmesi ve mücadeleyi yükseltmesi gerekiyor. Suriyeli ve diğer halklardan göçmen işçiler Türkiyeli işçilerin rakipleri değil, patronlar sınıfı karşısında birlikte mücadele edecek sınıf kardeşleridir. Göçmen işçilerin insanca yaşam koşullarına sahip olmaları Türkiyeli işçilerin aleyhine değil lehine bir durumdur. Bu yüzden işçi sınıfı göçmenlere yönelik her türden ırkçı ve ayrımcı politika ve uygulamaların karşısında durmalıdır. Suriyeli ya da başka halklardan işçilerin yaşamın her alanında eşit sosyal ve siyasal haklara sahip olmalarını savunmalıdır. Bunun için de sendikal ve siyasal bütün örgütlerini göçmen işçilerin bu örgütlere dâhil olmasını sağlayarak güçlendirmelidir. Çünkü bütün işçiler için kurtuluşun yolu işçilerin birliğini, halkların eşitliğini ve kardeşliğini sağlamaktan geçiyor.




[*]Türkiye’de Suriyeli Mülteciler - İstanbul Örneği, istanbul.mazlumder.org

Kaynak: 
Marksist Tutum, Kasım 2013, no: 104