Navigation

İşçi Sınıfının Kadınları Susmayacak!

İşçiler, kendilerinin adeta makinelerin bir aksamı haline getirildiği, nefes dahi alamaz halde tempolu, ağır çalışma koşullarına, sosyal yaşamlarının hiçe sayılmasına, zorunlu mesailere, köle yerine konulmalarına karşı inanılmaz bir öfke biriktiriyorlar. Son süreçte bu öfkenin pek çok işyerinde, fabrikada patlak verdiğini ve direnişlerin, grevlerin yaşandığına tanıklık ediyoruz. İşçi kadınlar da kapitalist toplumun tüm dayatmalarını ve kendilerine biçilen rolü bir kenara atıp bu mücadelelerde en önde yerlerini alıyor, erkek işçi kardeşlerine cesaret ve moral veriyorlar. Patronlar sınıfının pervasız saldırılarına karşı kadın işçiler, birlik oluyor, kenetleniyor ve susmayacaklarını haykırıyorlar!

Geçtiğimiz günlerde HDP Diyarbakır milletvekili Nursel Aydoğan’a, Meclis’teki konuşması sırasında, “bir kadın olarak sus!” diyen Bülent Arınç, bir kez daha devletin ve AKP’nin erkek egemen zihniyetini açığa vurmuş oldu. Devletin en tepesinden başlayarak bütün kurumlarına hâkim olan erkek egemen zihniyet, kadınların seslerini yükseltmesine tahammül edemiyor. Hele de haksızlıklar karşısında direnen, itirazlarını yükselten emekçi kadınlar olunca…

Toplum mühendisliğine girişen AKP, suskun bir toplum yaratma çabası içerisinde. AKP, hakkını aramayan, önüne getirilen her şeyi sorgulamaksızın kabul eden, muhafazakâr ve itaatkâr bir toplum istiyor. AKP’nin bu hülyasında kadına biçilen rol ise; burjuvazi için sömürecek genç, dinamik işgücü ordusu üretmek, ağır sömürü koşullarına sessizce boyun eğmek, evde erkeği, işyerinde patronu için iyi bir hizmetkâr olmak! Son yıllarda başta Erdoğan olmak üzere AKP kurmayları, her fırsatta boşuna kadınlara üç-beş çocuk yapmayı salık vermiyor! Kadınlara yönelik ayrımcı, cinsiyetçi politikalar yürüten erkek egemen zihniyetin sahipleri ilk kez bilinçaltlarını dışa vurmuş değil.

“AKP’nin dinsel taassuptan da beslenen zihniyeti, başta Erdoğan olmak üzere çeşitli düzeylerde yöneticiler tarafından pervasız biçimde ifade edilmektedir. Kadınla erkeğin fıtrattan dolayı eşit olamayacağını söylemekten tutun, tecavüze uğrayarak hamile kalan kadınların kürtaj yaptırmasına bile engel olmak üzere «çocuk neden ölsün, onun yerine kadın ölsün» demeye kadar varan beyanatlar, kadının erkeğe emanet olduğunu söylemeler, kadının en büyük kariyeri anneliktir demeler, kadınların kıyafetini devletin en üst katından kınamalar vb., tüm bunlar o kaba ataerkil zihniyeti açığa vurmaktadır.” (Levent Toprak, Kadın Cinayetleri Kapitalist Çürümeye Ayna Tutuyor, MT, Mart 2015)

Bizzat Bülent Arınç’ın kendisi bir yıl önce şöyle konuşmuştu: “İffet çok önemli. Sadece bir isim değil. Kadın için de bir süstür, iffet. Erkek için de bir süstür. İffetli olacak. Erkek de olacak. Zampara olmayacak. Eşine bağlı olacak. Kadın ise o da iffetli olacak. Mahrem-namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacaksın. Nerede öyle yüzüne baktığımız zaman yüzü hafifçe kızarabilecek, boynunu öne eğebilecek kızlarımız.” Arınç, bu konuşmasıyla Independent gazetesinin 2014 sonunda yaptığı “yılın en kadın düşmanı siyasetçiler” listesinde 3. sırada yer aldı.[*] İffetli kadının, yolda yürüyüşünden gülüşüne her şeye dikkat eden, erkeğine itaat eden kadın olduğunu söyleyen AKP kurmayları, toplumun derinliklerine kadar bu ideolojiyi ilmek ilmek işliyorlar.

Arınç, Nursel Aydoğan’a yönelik çıkışı nedeniyle Meclis’te HDP’li ve CHP’li kadın milletvekillerinin tepkisini aldı. Basında da yer alan tepkilere ise pişkince cevap vermekten uzak durmadı: “Cav cav cav konuşan bir kadına da «Artık sus hanımefendi» demeyi neredeyse bana bir suç olarak gördüler. CHP’nin 5-10 kadın vekili de beni eleştirmiş. Sayelerinde en çok konuşulan üçüncü isim olmuşum. Eh reklâmın kötüsü olmaz.” Arsızlıkta sınır tanımayan Arınç şahsında dışa vurulmuş bu sözler aslında egemen zihniyetin simgesidir. Onlar istiyorlar ki sarf ettikleri her söz, icra ettikleri her faaliyet toplum nezdinde sorgulanmaksızın, karşı çıkılmaksızın, eleştirilmeksizin kabul görsün. Hele de kadınların ne haddine koskoca devleti ele geçirmiş egemen sınıftan birinin lafını kesmek, yalanlarını, riyakârlıklarını ifşa etmek!

Erkek egemen zihniyetin hâkim olduğu kapitalist toplumda sessiz, “oturaklı” kadın makbul görülürken, haksızlıklar karşısında boyun eğmeyen, sesini yükselten kadın ise “şirret” olarak niteleniyor, kadına yakışık almadığı ifade ediliyor. Kadının edilgen bir pozisyona düşürüldüğü, söz sahibi olanın erkek olarak ilan edildiği kapitalist toplumda, yasalar nezdinde kadın erkekle eşit haklara sahip olabilse bile gerçeklik hiç de öyle değildir. Kadının işgücüne katılması ya da oy ve miras gibi birtakım haklara yasal çerçevede sahip olması kadın ile erkeğin eşit olduğu anlamına gelmiyor. Dünyanın hemen her ülkesinde kadına yönelik ayrımcı ve cinsiyetçi politikalar devrededir. Ve tıpkı Arınç gibi bilinçaltlarını dışa vuran başka burjuva siyasetçiler de mevcuttur. Burjuvazinin iktidarına son verilmeden, yani erkek egemen zihniyetin yeniden ve yeniden üretildiği kapitalizm ortadan kaldırılmadan, kadının kurtuluşu da, insanlığın kurtuluşu da mümkün değildir.

Emekçi kadınlar susmuyorlar, susmayacaklar!

Burjuvazinin tüm dayatmalarına karşı çıkan ve kendisine biçilen rolü reddeden işçi-emekçi kadınların sesi, haksız ve emperyalist savaşlardan kadın cinayetlerine, işyerlerindeki ayrımcılıktan doğanın katledilmesine, her türlü zulüm ve haksızlık karşısında yükseliyor.

Karadeniz yaylalarının birleştirilmesi adı altında gerçekleştirilmek istenen “Yeşil Yol” projesine karşı çıkan Havva Ana’nın iş makineleri ve jandarmalar önündeki çığlığı herkesin kulaklarındadır. Havva Ana, sermaye sınıfının kendi çıkarları uğruna doğayı katletmesine ve “siz ne anlarsınız, biz biliriz, biz yaparız” diyerek emekçileri hiçe saymasına karşı haykırmıştı: “Mahkeme kimdir, devlet kimdir? Devlet bizim sayemizde devlettir. Vali, kaymakam kimdir? Ben halkım!” Havva Ana’nın bu çığlıkları, devletin despotik, otoriter tutumuna karşı kendi yaylasını, doğasını koruma güdüsüyle yükselmişti. Kadın-yaşlı-çocuk demeden insanların üzerine salınan jandarmaya karşı yükselmişti bu çığlıklar. Havva Ana’nın çığlıkları, aslında pek çok ananın, emekçi kadının, doğanın katledilmesine karşı yükselttiği ses oldu. Susmayacağız, dediler!

1995’ten beri bir araya gelerek kaybolan çocuklarının, eşlerinin, yakınlarının hesabını sormak, akıbetlerini öğrenmek ve onlardan geriye kalanlara ulaşabilmek istediği için devletin her türlü şiddetine, baskısına maruz kalan Cumartesi Annelerinin barış çığlıklarını da hatırlamak gerek. Bugün estirilen milliyetçilik rüzgârlarına, yükseltilen savaş tamtamlarına karşı bu çığlığın yeniden yükselmesi oldukça anlamlıdır. Cumartesi Anneleri, devletin inkârcı, asimilasyoncu, baskıcı politikaları sonucu kaybedilen binlerce insanın hesabının sorulmasını istiyorlar. Oğlu Cemil’in katillerinin cezalandırıldığını görmeden hayata gözlerini kapatan Berfo Ana, Cumartesi Anneleri’nin sembol ismiydi. Berfo Ana’nın tek isteği, oğlunun katillerinin hesap vermesiydi. Berfo Ana da tıpkı Karadenizli Havva Ana gibi binlerce yoksul, ezilen emekçi kadının ceberut devletin egemen anlayışına karşı yükselen sesinin sembolüydü. Emekçi kadınlar artık evlatlarının burjuvazinin iktidar kavgası uğruna kaybedilmesini, katledilmesini istemiyor. Ortadoğu’da sürdürülen emperyalist savaşa ve AKP’nin iktidarını kaybetmeme uğruna yürüttüğü savaş politikalarına karşı barış çığlıklarının daha fazla yükseltilmesinin zamanıdır. Bu politikaları boşa çıkaracak olan elbette ki kadınıyla erkeğiyle işçi ve emekçi kitlelerin ortak mücadelesidir. Burada da yine emekçi kadınlar, analar ön saflarda yer alıyorlar. Susmuyorlar!

İşçi sınıfının kadınları son dönemde gerçekleştirilen işyeri direnişleri ve grevlerde de ön saflarda yerlerini alıyorlar. Yıllarca ağır çalışma koşullarına, baskılara, düşük ücretlere rağmen seslerini çıkarmadan çalışan Serapool, Arçelik LG, Jokey Plastik gibi pek çok fabrikada kadın işçiler “artık yeter” deyip mücadeleye atıldılar. Bunlardan en çarpıcı örneklerden birisi sendikalaştıkları için işten atılan Serapool işçileridir. Ağırlığını kadınların oluşturduğu Serapool’de az sayıda işçiyle çok iş yaptırılıyor, işçiler su içmeye dahi fırsat bulamıyorlardı. Kadın işçiler 40 kiloluk kasaları tek başlarına kaldırmak zorunda bırakılıyor, bir yerleri yaralandığında yara bandı yapıştırmaya fırsat bulamadan kanlar içinde çalışmaya devam etmek zorunda kalıyorlardı. Müdürler, işçilere psikolojik baskı uygulayıp “yetişecek, iş yapılacak” diyordu. Bir zamanlar usta, müdür karşısında sus pus kalan işçiler için, bir arkadaşlarının çocuğu üzerinden tehdit edilmesi bardağı taşıran son damla oldu. İşçiler, kendi gelecekleri ve çocukları için kenetlendiler, mücadelede yerlerini aldılar. Sendikalı çalışmak istedikleri için işten atılan bir kadın işçi, mücadele kararlılığını şöyle anlatıyor: “Sonuna kadar tek başıma da kalsam yine burada olacağım. Haklarımız için arkadaşlarımın yanında yer almam gerekiyordu. Biz sendikalaşırsak bu bölgedeki fabrikalara bunca kadın olarak örnek olacağız. Ben bu mücadeleyi çocuklarım için veriyorum. Benim üç çocuğum var, mücadelem onlar için.”

Bursa’da başlayan metal fırtınadan etkilenen ve Türk Metal’den istifa ederek talepleri için mücadele eden Arçelik LG işçileri, artan baskılara karşı fabrikada onurlu bir mücadele yürüttüler. Türk Metal çetesine karşı yürütülen bu mücadelede kadın işçiler en başından beri en önde yer aldılar. Mücadelede önde duran bir kadın işçi neden susmadığını şöyle anlatıyor: “Sonuçta yolu da hesaba kattığımızda, biz her gün çocuklarımızı evde bırakıp 10 saatimizi işverene harcıyoruz. Ama işverenler diyorlar ki, «sen köle gibi çalışmaya devam et, ama karşılığında bizden bir şey isteme.» Bugün metal işçilerinin toplu sözleşmesi 3 yıla çıkarıldı. Biz eğer bugün 3 yıllık sözleşmeye sesimizi çıkarmazsak, yarın 5 yıla çıkar, 6 yıla çıkar. İlerde çocuğum bana, «anne keşke zamanında bunları kabul etmeyip, mücadele etseydiniz» dediğinde benim verecek cevabım olsun. Çocuğuma «ben 1500 liranın kölesi oldum, işten atılmaktan korktum, senin için sustum» demek istemiyorum. Eşimizden, ailemizden, çocuğumuzdan, kendimizden çalıp patronlara verdiğimiz her şey için mücadele edelim.”

Uzun iş saatleri, kötü çalışma koşulları, düşük ücretlere karşı örgütlenerek sendikalaşan Jokey Plastik işçilerinin mücadelesinde de kadın işçiler başı çektiler. Sendikayı tanımayan patron, toplu sözleşme görüşmelerine yanaşmayınca işçiler greve çıktılar. İşçiler mücadelenin kolay olmayacağını bildiklerini ama artık haksızlıklar karşısında susmayacaklarını söylüyorlardı. Susmadılar!

Elbette ki işçi sınıfının kadınlarının susmadıklarına dair örnekler çoğaltılabilir. İşçiler, kendilerinin adeta makinelerin bir aksamı haline getirildiği, nefes dahi alamaz halde tempolu, ağır çalışma koşullarına, sosyal yaşamlarının hiçe sayılmasına, zorunlu mesailere, köle yerine konulmalarına karşı inanılmaz bir öfke biriktiriyorlar. Son süreçte bu öfkenin pek çok işyerinde, fabrikada patlak verdiğini ve direnişlerin, grevlerin yaşandığına tanıklık ediyoruz. İşçi kadınlar da kapitalist toplumun tüm dayatmalarını ve kendilerine biçilen rolü bir kenara atıp bu mücadelelerde en önde yerlerini alıyor, erkek işçi kardeşlerine cesaret ve moral veriyorlar. Patronlar sınıfının pervasız saldırılarına karşı kadın işçiler, birlik oluyor, kenetleniyor ve susmayacaklarını haykırıyorlar!


[*] İlk sırada kadın meslektaşına “Elini çabuk tut da evlen!” diyen bir Japon siyasetçi vardı… İkinci sırayı “Asansöre bindiğinizi ve bir kadının üzerinize geldiğini düşünün. Sütyenini ve eteğini çıkarıyor, sonra dışarıya bağırarak çıkıp onu taciz ettiğinizi söylüyor” diye konuşan İspanya’dan Valladolid kentinin densiz belediye başkanı Leon de la Riva almıştı. (Nilgün Cerrahoğlu, Arınç “Cav Cav” Konuştukça, Cumhuriyet)