Navigation

Bahar Vaktinde Katledilen Sosyalist Aydın: Sabahattin Ali

Göklerde kartal gibiydim
Kanatlarımdan vuruldum
Mor çiçekli dal gibiydim
Bahar vaktinde kırıldım

Sabahattin Ali, 1932’de Sinop Cezaevi’ndeyken adeta geleceği görmüşçesine kaleme almıştı yukarıdaki mısraları. Çiçekli bir dal gibi, önündeki uzun yıllarda Türkiye emekçilerine miras bırakacağı daha nice meyvelerle yüklüydü… Ancak, ne yazık ki henüz 41 yaşındayken bahar vaktinde kalleşçe yaşamdan kopartıldı. Osmanlı’dan TC’ye uzanan faili meçhul katliam geleneğinin kurbanlarından biri oldu Sabahattin Ali. Katledilişinin üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen, hâlâ ölümünün nasıl gerçekleştirildiği ve kimlerin bağlantılı olduğu tam manasıyla aydınlatılmış değil. 2 Nisan 1948’de öldürüldüğü varsayılan Sabahattin Ali’nin tanınmaz haldeki naaşı, Haziran ayında Kırklareli’nin bir köyünde bulundu, fakat kimlik tespiti ancak aylar sonra yapılabildi. Aylarca adli tıp tahkikatları yapıldı sözümona. Oysa ceberut devletin ajanlarının takibinde olan bir insanın cesedinin teşhis edilememesi söz konusu olamazdı! Ne tesadüf ki, Bulgaristan’a adam kaçırmaktan gözaltına alınan Ali Ertekin, 28 Aralık 1948’deki ifadesinde “kimliği belirsiz ceset”in Sabahattin Ali’ye ait olduğunu ve cinayeti “milli duygularla” kendisinin işlediğini itiraf etti! Aylar süren adli tahkikat sonunda tamamlandı ve 11 Ocak 1949’da adli tıp raporuyla cesedin Sabahattin Ali’ye ait olduğu onaylandı. 12 Ocakta ise gazeteler Sabahattin Ali’nin öldürüldüğünü neredeyse sevinçle duyurdular. Artık hükümeti dobra dobra, yılmadan eleştiren, emekçi kitlelere hikâyeleriyle, romanlarıyla, masallarıyla, şiirleriyle başka bir dünyanın kapılarını aralamaya çalışan, sosyalist bir kalemden kurtulmuşlardı!

TC’nin sosyalistlere, komünistlere, işçi sınıfının gerçek aydınlarına, mücadeleci öncü işçilere olan kindarlığı, acımasızlığı Sabahattin Ali cinayetinde adeta cisimleşmiştir o dönem. Egemen güçler, Sabahattin Ali’yi katlederek topluma ve en önemlisi dönemin aydınlarına gözdağı verip sindirmek, susturmak istemişlerdi. Gazeteler, cinayeti sorgulayan tek satır yayınlamamış, derin bir sessizliğe gömülmüşlerdi. Dönemin tek parti rejiminin tüm baskı politikalarına, bugünü andırırcasına tek elden yayın yapan gazetelere ve “resmi” edebiyatçıların Sabahattin Ali’yi yok saymalarına rağmen, egemenler uğursuz emellerine ulaşamamışlardır. Sabahattin Ali’nin dostları, mücadele arkadaşları tüm karartmalara, kara propagandaya karşı direnmiş ve katliamın aydınlatılması için uzun yıllar mücadele vermişlerdir. Sabahattin Ali’nin yaşamı ve eserleri onyıllardır yeni kuşaklara aktarılıyor, aktarılmaya da devam edecektir. Bugünün genç kuşaklarının onun yaşamından ve eserlerinden öğrenecekleri çok şey var. Çünkü onun yaşamını öğrenmek ve eserlerini okumak, esasında Osmanlı’nın yıkılış döneminde ve sonrasında kurulan Kemalist Cumhuriyetin tek parti diktası altında sosyalist aydınların, komünistlerin, yoksulluk ve sefalet içerisinde yaşayan işçilerin, köylülerin, kısacası ezilenlerin saflarında yer alanların anti-demokratik, baskıcı koşullarda verdikleri mücadelelere, çektikleri acılara tanıklık etmek demektir. Sabahattin Ali’nin eserleri Türkiye’deki toplumsal yapının ve baskıcı siyasal geleneğin kavranması açısından somut örneklerle yüklüdür. Nerelerden nerelere gelindiği, ne badireler atlatıldığını öğrenmek bugün açısından da önem taşımaktadır.

Savaş yıllarında geçen çocukluğu

Şubat 1907’de Gümülcine’de doğan Sabahattin Ali’nin çocukluğu savaş bölgelerinde yoksulluk ve sefalet koşullarına tanıklık ederek geçti. Balkan Savaşı yıllarında Edirne’de, Birinci Dünya Savaşı döneminde Çanakkale’de bombardıman altında, silah sesleriyle, köyden köye kaçışmayla, korkulu günlerde büyüdü. Piyade yüzbaşısı olan babası emekli olunca ailesini İzmir’e taşıdı. Ne var ki bu kez de Yunan işgali sebebiyle Edremit’e göç etmek zorunda kaldılar. Emperyalist savaş koşulları milyonlarca yoksul emekçi ve köylünün hayatını altüst ettiği gibi Sabahattin Ali ve ailesini de perişan etmişti. Varlıklı bir çevreye sahip olan aile savaş koşullarında giderek yoksullaşmış ve babası Ali Selahattin çerçilik yapmaya, Sabahattin Ali de satışlarda babasına yardımcı olmaya başlamıştı. Edebiyatı seven, özgür düşünceli bir babasının olması ve dönemin ağır yaşam koşulları Sabahattin Ali’nin erken yaşta olgunlaşmasına, edebiyata yönelmesine yol açtı. Babasının çerçi dükkânında, mahallenin berberinde, fırsat bulduğu her yerde kendini tutkuyla kitap okumaya, resim yapmaya verirdi. Mahallenin çocukları arasına pek karışmayan, çekingen, sessiz bir çocuk olmasına rağmen zeki ve çalışkandı. Mahalledeki komşuları beyaz tenli, ela gözlü, dalgalı saçlı güzel bir çocuk olan Sabahattin’i sevdiklerinden “Sabah Yıldızı” adını takmışlardı.

Savaş koşullarında okulları kapanan, öğretmensiz kalan Sabahattin Ali, ilkokulu babasının yardımıyla bitirebildi. Babası gibi subay olmak ve parasız yatılı okumak isteyen Sabahattin Ali, askeri okullara öğrenci alınmayacağının duyurulması nedeniyle ilkokuldan mezun olduğu yıl ortaokula kaydolamadı. Bir yıl sonra Balıkesir Öğretmen Okulu’na girdi. Sabahattin Ali, bu dönem hikâye ve şiir yazmaya başlamıştı. Okulda arkadaşlarıyla birlikte çıkardığı küçük çaplı bir gazetede yazdıkları yayımlanmaya başlandı. Yetenekli bir öğrenci olan Sabahattin Ali, son sınıfı İstanbul’da okudu.

Almanya dönemeci

1927’de İstanbul Öğretmen Okulu’nu bitiren Sabahattin Ali, bir yıl kadar Yozgat’ta ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra 1928 yazında İstanbul’da Maarif Vekâletinin yabancı dil sınavına girdi ve kazandı. O dönemler ülkenin yetenekli, öne çıkan öğrencileri bilim, teknik, dil, kültür öğrenmeleri için Avrupa’nın çeşitli ülkelerine gönderiliyordu. Bu fırsattan yararlanan Sabahattin Ali de Kasım sonunda devlet bursuyla Almanya’ya gitti. Çalışkan, disiplinli, öğrenmeye tutkulu, farklı kültürleri, toplumları tanımaya meraklı bir genç olan Sabahattin Ali çok kısa sürede, çok iyi derecede Almanca öğrendi.

Birinci Dünya Savaşından yenik çıkmış ve ağır tazminata mahkûm edilmiş Almanya’da emekçi kitlelerin yaşam koşulları 1929 Krizinin de etkisiyle daha da ağırlaşmıştı. Bir taraftan yoksulluk ve sefalet koşulları derinleşip işsizlik artarken, öte yandan faşist hareket de tırmanıyordu. Sabahattin Ali, Alman toplumunun içinde bulunduğu bu ekonomik ve siyasal krize tanıklık ediyordu. Bir yıl Postdam’da okuyan Sabahattin Ali, Berlin’de Alman aristokratların ve subayların çocuklarının yatılı kaldığı bir okula gönderildi. “Prusya geleneğine uyan sıkı, disiplinli, kışlamsı bir yerdi. Şovenist bir havası vardı. Konuşkan, şakacı, neşeli, özgür yaradılışlı bir genç olan Sabahattin Ali burada bunalıyordu.”[1] Faşist ideolojinin etkisi altındaki öğrenciler, Alman ırkının yüceliğini, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik darboğazın, işsizliğin sebebinin yabancılar olduğunu tartışıyorlardı. Bir gün faşist gösteriden okula dönen gençlerden birinin Türk öğrencilere yönelik hakaretlerine sessiz kalamayan Sabahattin Ali, disiplin kuruluna verildi ve 1930 Mayısında Türkiye’ye gönderildi. Haksızlığa tahammül edemeyen Sabahattin Ali’nin Almanya serüveni bu hadiseyle son bulmuş oldu.

Sabahattin Ali, Türkiye’ye öğrenimini tamamlayamadan dönmenin kaygısını taşısa da çok şey öğrenmişti. Sol-sosyalist hareketleri tanımıştı. Fabrikalarda, sokaklarda toplumun her kesiminin hararetli bir şekilde yaşadıkları sorunları tartışmalarını; işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin iş, ekmek, gelir dağılımında adalet taleplerini gözlemlemişti. Almanya’daki toplumsal atmosfer ve okudukları, Sabahattin Ali’de sosyalist dönüşümün tohumlarını atmıştı. Bu etkilenme ve dönüşümden dolayı, toplumsal sorunları tüm çelişkileriyle ve emekçilerin çıkarları açısından veren Thomas Mann’in ve Gorki’nin kitaplarını elinden düşürmemeye başlamıştı.

İstanbul’a dönüş ve Resimli Ay çevresiyle tanışması

Öğretmen olarak çalışabilmek için İstanbul’a dönen Sabahattin Ali, öncelikle komünist bir dava adamı olarak hayran olduğu Nâzım Hikmet’le tanışmak istiyordu. Arkadaşı Pertev Naili Boratav’ın gönderdiği Resimli Ay dergisini ve dergide yazan Nâzım’ı Almanya’dayken de takip etmişti. İstanbul’da Yüksek Muallim Mektebi Müdürü ile görüşüp Bursa Orhaneli’ye atanan Sabahattin Ali, yola çıkmadan Resimli Ay’ı ve Nâzım’ı ziyaret etti. Nâzım Usta, bu tanışmayı şöyle anlatır: “Bir gün dergi idarehanesine kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. Almanca bildiğini, hikâyeler yazdığını ve isminin Sabahattin Ali olduğunu söyledi. Hikâyelerinden birini bıraktı, çıktı. Bu hikâye orman sanayiinde çalışan işçilerin hayatına aitti. Alman romantizminin tesirinde yazılmış olmasına rağmen, konu ve muhteva bakımından Türk edebiyatında bir yenilik teşkil ediyordu. Genç adamın istidatlı bir yazar olduğu daha ilk satırlardan hissediliyordu. Hikâye basıldı.[2] Sabahattin Ali, kendisinden sadece beş yaş büyük olan Nâzım karşısında heyecandan konuşamamıştı.

Sabahattin Ali’nin Nâzım’la tanışmak istemesi sadece edebiyata düşkünlüğü ya da Nâzım’ın tüm Türkiye’ye ününün ulaşmasıyla alâkalı değildi. Sertellerin çıkardığı ve Nâzım’ın teknik yazı işleri müdürlüğü ile musahhihlik (düzelticilik) yaptığı Resimli Ay, dönemin önde gelen yayınlarındandı ve tek parti diktatörlüğünün Avrupa’da yükselen faşizme sempati beslemesini kıyasıya eleştiriyor, demokrasiyi savunuyordu. Sabahattin Ali, daha Almanya’dayken Sabiha Sertel’e açılan davayı takip etmeye başlamıştı.[3] Dolayısıyla Sabahattin Ali’nin Sertellerin ve Nâzım’ın politik yönelimlerini, Resimli Ay’ın yayın çizgisini bilerek, onların etki alanına girmesi Sabahattin Ali’nin dönüşümüne işaret ediyordu.

Sabahattin Ali, 1930-31 öğretim döneminde Aydın’da Almanca öğretmenliği yaptı. Yaz tatilini İstanbul’da Resimli Ay’ın ofisinde geçiren Sabahattin Ali için burası artık ofis olmanın ötesinde bir anlam kazanmıştı. İzlenen siyasal çizgiyi sahipleniyor, gurur duyuyor, Nâzım’ın ayak izlerini takip etmeye çalışıyordu. Bir sohbetlerinde Nâzım’a çok etkilendiği ve merak ettiği Jokond ile Si-Ya-U’nun hikâyesini sormuştu. Hikâyeyi anlattıktan sonra şöyle demişti Nâzım: “Hep yapmaya çalıştığım gibi, bildiğimiz şiiri aşan bir şey olsun istedim. Oldu mu olmadı mı bilmem. Bildiğim bir şey varsa, o da sanatta, şiirde güzellik kendi başına bir anlam taşımaz. Bir manası olmalı güzelliğin.” Üzerinde büyük bir etki bırakan bu sözler Sabahattin Ali’nin yapıtlarında da ilke edindiği bir düstur oldu. Yazdıklarının okuyucuda sarsıcı, harekete geçirici bir etkisi olmalıydı!

Sabiha Sertel, Nâzım’ın Sabahattin Ali üzerindeki etkisini şöyle anlatıyordu: “Sabahattin Ali, Almanya’da ilerici edebiyatla temas etmiş, sosyalist eğilimleri olan bir gençti. Fakat kafasında sosyalizm henüz belirli bir şekil almamıştı. Nâzım, onu yalnız realist sanata değil, sosyalizme de çekmeye çalışıyordu.[4] Nâzım, İçimizdeki Şeytan romanının 1955 Rusça baskısı için yazdığı önsözde Sabahattin Ali’nin dönüşümünü şu sözlerle dile getiriyordu: “Gerek dostluğumuz, gerek Resimli Ay’ın o zamanki çevresine girişi, gerekse sonraları Sinop Cezaevi’nde Türkiye Komünist Partisi üyelerinden bazılarıyla tanışması Sabahattin Ali’nin sosyalist düşünceleri benimsemesinde etkili oldu. Bu benimseyiş her gün biraz daha güçlendi. Sabahattin, Marks’ı Engels’i Lenin’i okuyor, uluslararası işçi ve halk hareketleriyle, Türkiye işçi, köylü ve zanaatkârlarının hayatıyla yakından ilgileniyordu.”

Aydın, Konya ve Sinop’ta mahpusluk

Okullar açıldığında Aydın’a gitmek zorunda kalan Sabahattin Ali, ustasından öğrendiklerinin etkisi ve değiştirme tutkusuyla öğrencilerine, öğretmen arkadaşlarına dört elle sarıldı. Kısa sürede etrafındakilerin sempatisini kazanan Sabahattin Ali, her fırsatta Cumhuriyet’in sınıfsal ayrımları ortadan kaldırmayacağını anlatıyor, heyecanla, şevkle sosyalizm propagandası yapıyordu. Ancak Sabahattin Ali’nin propaganda ettiği fikirler TC ve despot yöneticileri açısından tehlikeliydi. TC’nin kurucu önderleri kendilerini “ilerici-devrimci”, tepeden inme kararlarını ise birer “devrim” olarak kitlelerin zihnine işlemeye çalışıyorlardı. Buna karşı çıkan her ses, her düşünce şiddetle bastırılıyordu. Sosyalistler düşman olarak belletiliyordu. İşte böyle bir dönemde Aydın’da sosyalist kimliği ile tanınan Sabahattin Ali, devlet yönetimini eleştirmekten geri durmuyordu.

Yaz tatilinde yine İstanbul’a dönen Sabahattin Ali, polis baskınıyla tutuklandı ve Aydın’a gönderildi. Aydın Erkek Sanat Mektebi öğrencilerinin dolaplarına Kızıl İstanbul (TKP’nin illegal yayın organı) dergisini koymak ve komünizm propagandası yapmakla suçlanıyordu. Üç ay Aydın Hapishanesi’nde kaldıktan sonra “gerçek anlaşıldı” denilerek serbest bırakıldı. Hayatın her alanında iyi bir gözlemci ve dinleyici olan Sabahattin Ali, mahpusluk günlerini boş geçirmedi, biriktirdikçe biriktirdi. Cezaevindeki mahpusların hikâyelerini dinliyor, kötüyle iyinin, zenginle fakirin, ırgatla ağanın, işçiyle patronun arasındaki çelişkileri derinden kavrıyordu. Dinlediği gerçek yaşam öyküleri gelecek yıllardaki eserlerinin arka planını oluşturacaktı. Meselâ Kuyucaklı Yusuf romanının kahramanıyla burada tanışmıştı. Hapishane Şarkıları şiirlerinin ilkini burada kaldıktan sonra yazmıştı.

Sabahattin Ali, Aydın Cezaevi’nden çıktıktan sonra 1931-32 öğrenim yılında Almanca öğretmeni olarak Konya’ya gönderildi. Nâzım’ın bir seferinde söylediği, “Bırak artık bu şiir işçiliğini Sabahattin, romana yönel” sözlerini aklından çıkarmayan Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf’a başladı. Konya’nın yerel gazetesi Yeni Anadolu’da tefrika edilmeye başlayan roman yayınlanır yayınlanmaz dilden dile dolaştı, gazetenin tirajı yükseldi. Ancak Sabahattin Ali, birikmiş alacağını gazetenin sahibi Cemal Kutay’dan alamayınca romanın devamını vermedi. Bu durumu hazmedemeyen Cemal Kutay’ın attığı iftirayla Sabahattin Ali, 26 Aralık 1932’de gözaltına alındı. Bu kez “Mustafa Kemal’e hakaret” iddiasıyla tutuklandı ve bir yıl hapis cezası aldı. Temyize başvuran Sabahattin Ali’nin cezası iki ay daha arttırılarak 14 aya çıkartıldı.

Sabahattin Ali, atılan iftiralar, burjuva yargının zalimliği karşısında ümidini kaybetmedi, yılgınlığa düşmedi. Tıpkı Aydın Cezaevi’nde olduğu gibi Konya Cezaevi’nde de kendisini düşünmeye, mahpusların hikâyelerini dinlemeye, biriktirmeye verdi. Meselâ sonraki yıllarda yazdığı “Candarma Bekir” burada yatan Halil Efe’nin yaşanmış hikâyesiydi. Konya Cezaevi’nde beş ay kalan Sabahattin Ali, 12 Mayıs 1933’te Sinop Cezaevi’ne nakledildi. Kendini sıkı bir disiplin altına alan Sabahattin Ali, gündüzleri yazıyor, geceleri ise mum ışığında okuyordu. Mahpuslarla sohbetlerini de ihmal etmiyor, iktidarın ve onun çevresindeki bürokrasinin yolsuzluklarını teşhir ediyor, sosyalist fikirlerin propagandasını sürdürüyordu. Buradayken okuduğu Jack London’ın Demir Ökçe’sinden çok etkilenmiş ve sosyalist fikirlerin, işçi sınıfının devrimci mücadeledeki rolünün herkese ulaşabilmesi amacıyla romanı Türkçeye çevirmeye başlamıştı.[5] Sabahattin Ali Duvar, Çaydanlık, Katil Osman, Kazlar isimli hikâyelerini Sinop Cezaevi’nde dinlediklerinden esinlenerek yazdı.

Ustası ve ağabeyi olarak gördüğü Nâzım, onu mahpuslukta da yalnız bırakmadı. Mektuplarıyla moral kaynağı oldu ve edebi açıdan da yönlendirmeye devam etti. Nâzım bir mektubunda şöyle diyordu: “Romanını nasıl sabırsızlıkla ve ne büyük güvençle beklediğimi tasavvur edemezsin. Bak konkre (somut) konuşuyorum: Hikâye ve romanda bugün sen varsın, senden sonra Kemal Tahir var, sonra Orhan Kemal var, Suat Derviş var…” Nâzım, her ne kadar romana yönlendirse de Sabahattin Ali, şiiri 1935’lere kadar bırakmadı. Zindandaki zor şartlar yüreğindeki öfkeyi biledikçe, yüreğinde, beyninde biriktirdikleri kalemine müthiş bir şekilde yansıyordu. Bugün hâlâ dillerden düşmeyen Leylim Ley, Aldırma Gönül, Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz gibi daha pek çok şarkı Sabahattin Ali’nin zorlu günlerde yazdığı şiirlerinden bestelenmiştir. İlkini Aydın Cezaevi’nden çıktıktan sonra Konya’da yazdığı “Hapishane Şarkıları”na üç tane daha Konya Cezaevi’nde eklemiş, beşinci ve serinin sonuncusunu Sinop Cezaevi’nde kaleme almıştı.

İktidar, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü “şerefine” af ilan edince Sabahattin Ali de 30 Ekim 1933’te (iki ay erken) özgürlüğüne kavuştu. İlk olarak İstanbul’a gitti ve koşulları zorlayarak, o dönem saklanmakta olan Nâzım’la görüştü. Sonrasında, Ankara’ya dayısının yanına giden Sabahattin Ali’nin bir an önce çalışması gerekiyordu, fakat siciline “Gazi’ye hakaret ettiği, komünizme eğilimli olduğu” işlenmişti. Tekrar öğretmenlik yapabilmesi için iktidarı fikirlerinin değiştiğine ikna etmesi gerekiyordu! “Benim Aşkım” şiirinin 15 Ocak 1934’te Varlık dergisinde yayımlanmasıyla yeniden öğretmenliğe döndü.

Avrupa’da faşizm, Türkiye’de Turancılık

Ankara’da öğretmenlik yapmaya başlayan Sabahattin Ali’ye bir süre sonra Devlet Konservatuarında Carl Ebert’le birlikte çalışma görevi verildi. Hitler faşizmine karşı duran pek çok gerçek sanatçı, aydın, sosyalist, komünistle ortak kaderi paylaşan Ebert, Almanya’yı terk etmek zorunda kalmıştı. Bu dönemde 1400 civarında insan Nazilerden kaçıp Türkiye’ye sığındı. Nazi Almanya’sından kaçan aydınlar, bilim insanları, bu alanda büyük bir kadro eksikliği içindeki TC açısından bulunmaz bir nimetti. Sabahattin Ali’nin Carl Ebert’le uyumlu çalışması ve öğrencilerle arasındaki köprü görevini layığıyla yerine getirmesi sonucunda tiyatro, opera, müzik alanında başarılı çalışmalar ortaya kondu, siyasi iktidarın dahi takdirini kazandı. Shakespeare’in Julius Caesar oyununun sergilenmesinde büyük çaba gösterdi. Sofokles’in Antigone’si üzerine çalıştı, Türkçeye çevirdi. Aynı dönem Ignazio Silone’nin İtalyan faşizmini anlattığı Fontamara’sını da çeviren Sabahattin Ali, yazdıklarının yanı sıra çevirdikleriyle de Türkiye toplumuna pek çok eser kazandırmış oldu. Yazarlıkta ve dramaturglukta ciddi başarı elde etmiş, artık Türkiye çapında ün kazanmıştı.

Avrupa’da faşizmin tırmandırdığı gerilimi takip eden Sabahattin Ali, savaşın yaklaştığı tespitinde bulunuyordu ki, yanılmadı. Vakti zamanında Sabahattin Ali’yi Almanya’ya yolcu eden yakın arkadaşlarından biri olan Atsız, ilerleyen yıllar içinde Sabahattin Ali’nin hayatı pahasına mücadele edeceği bir faşist olmuştu. Faşist İtalya ve Nazi Almanya’sı İkinci Dünya Savaşının zeminini döşerken, Türkiye’de de Nihal Atsız önderliğinde ırkçı-Turancı ideoloji yaygınlaştırılıyordu. Edirne’de öğretmenlik yapan Atsız’ın kışkırtmalarıyla 1934’te Trakya’da Yahudilere karşı pogrom başlatılmış, binlerce Yahudinin evi, dükkânı basılmış, yağmalanmış, kadınlara tecavüz edilmişti. Din, dil, ırk, cinsiyet, hiçbir ayrımının olmadığı, barışın ve huzurun hüküm sürdüğü, sınırların ortadan kalktığı bir dünyanın hayalini kuran Sabahattin Ali’nin aklı ve vicdanı bu olanları kabul etmiyordu.

Dünyanın hızla İkinci Dünya Savaşına sürüklendiği, Türkiye’de de baskıların giderek arttığı bu dönemde Nâzım da askeri öğrencileri isyana teşvik suçlamasıyla tutsak edilmişti. Sabahattin Ali, tüm bu olanlardan kendisini de sorumlu tutuyor, duvarına astığı Marx’ın, Feuerbach üzerine yazdığı Onbirinci Tez’ini düşünüyordu: “Filozoflar dünyayı sadece çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır. Oysa aslolan onu değiştirmektir. Yüreği kahredici baskı koşullarını değiştirmek, özgür bir dünyaya ulaşmak arzusuyla dolu olan Sabahattin Ali, işçilere, köylülere, aydınlara, kısaca temas ettiği herkese milliyetçiliğin, şovenizmin, savaşın anti-propagandasını yapıyor, fikirlerini yapıtlarına da yansıtıyordu.

Dünya halklarının başına nice belâlar açan milliyetçilik zehrini topluma zerk eden faşistlerin çapsızlığını ince ince teşhir ettiği İçimizdeki Şeytan romanı 1939 Nisanında tefrika edilmeye başlanınca, romandaki milliyetçi, çapsız yarı-aydın karakterlerinin kendileri olduğunu anlayan kafatasçı Turancılar ayağa kalktılar. Nihal Atsız, Sabahattin Ali’yi hedef alan yazılarla faşist provokasyonların önünü açtı. Dönemin başbakanı Saraçoğlu’na yazdığı açık mektupla Sabahattin Ali’yi “vatan haini” olmakla suçluyor, bu komünistin öğretmenlikten men edilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Bununla da sınırlı kalmayarak Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i Sabahattin Ali’ye sempati duyduğu ve eğitim alanında çeşitli görevler verdiği için istifaya çağırıyordu. Bu olaylar üzerine Hasan Ali Yücel, Atsız’ın öğretmenliğini feshetti. Sabahattin Ali de hakaret davası açtı. Nisan 1944’te başlayan dava sürecini Atsız gövde gösterisine dönüştürdü. Sokağa dökülen ırkçı ve milliyetçi güruh Ankara, İstanbul gibi kentlerde komünizm karşıtı gösteriler yaptı.

Bu dönemde Nazi Almanya’sının yenilgisine artık kesin gözüyle bakılmasının da etkisiyle Turancılara ağır sözlerle yüklenen İnönü’nün liderliğindeki tek parti diktatörlüğü komünistlere, sosyalistlere kat be katını yapıyor, en ufak muhalif ses şiddetle bastırılıyordu. Dönemin Türkiye’sinde işçi ve köylüler, açlık, yoksulluk, sefalet koşullarında kıvranırlarken, “Milli Şef” İnönü savaş bütçesine çok büyük bir meblağ ayırmıştı. Sabahattin Ali, savaş ve baskı koşullarına aldırmaksızın iktidarın bu politikalarına şiddetle karşı çıkıyordu.

Milyonların yaşamını kaybettiği, sakat kaldığı, kentlerin yerle yeksan edildiği İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sabahattin Ali, değişen dünya ve ülke koşullarına daha aktif bir müdahalede bulunma düşüncesindeydi. Demokrasiyi savunacak, ezilenlerden yana, ilerici bir çizgi izleyecek bir gazete ile bu düşüncesini hayata geçirmeye karar verdi. Esat Adil Müstecaplıoğlu ve Vedat Baykurt ile birlikte Yeni Dünya gazetesini çıkartmaya başladı. Yeni Dünya gazetesi, henüz dört sayı çıkmışken 4 Aralık 1945’te Turancı ve İslamcı öğrencilerin Tan gazetesi ve matbaasını basmaları sonucu yayın hayatına veda etti. “Komünistlere ölüm!” nidalarıyla sokağa dökülen güruh, solcu kitapevlerini, Yeni Dünya gazetesi ve Görüşler dergisinin ofislerinin bulunduğu binaları yakıp yıktılar. Hedefe ulaşılmıştı artık; CHP iktidarını eleştiren, muhalefet eden tüm sesler susturulmuştu!

Tam da içerisinden geçtiğimiz bugünleri anımsatırcasına gerçekler tepetaklak ediliyordu. Yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali, Tan gazetesini çıkaran Serteller dönemin iktidarı tarafından kışkırtıcılıkla suçlandı, olaylardan sorumlu tutuldu ve haklarında dava açıldı. Büyük bir umutla gazeteciliğe başlayan Sabahattin Ali, yine o günlerde Nâzım’dan aldığı dirençle yoluna devam etti. Nâzım, gönderdiği mektupla birlikte Tan ve Yeni Dünya bürolarının ve matbaasının yakılıp yıkılması üzerine yazdığı şiirle yeniden ümidi diriltmiş, koca bir dev gibi arkasında dikilivermişti Sabahattin Ali’nin, üstelik zindanların kalın duvarları arkasından…

Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim

akarsuyun

meyve çağında ağacın

serpilip gelişen hayatın düşmanı…

Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına
çürüyen diş, dökülen et
bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecekler.

Ve elbette ki sevgilim

elbet dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya

dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle,

işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet!

Hayatın ve ümidin düşmanları olan faşistler ve despot devletlûlar, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya hayaliyle ısrarla mücadele edenlerin yaşamlarını çekilmez hale getirmek, göz açtırmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Aralık 1945’te devletin tüm kademelerinde Sabahattin Ali’nin üzeri çizildi ve işsiz bırakıldı. Evli ve bir çocuğu olan Sabahattin Ali’yi geçim sıkıntısının da baş göstereceği zorlu günler bekliyordu. Mesleği olan öğretmenliği yaptırmayacaklarını bilen Sabahattin Ali, hem fikirlerini ulaştırabileceği hem de para kazanabileceği yayın hayatına devam etmek için İstanbul’da Aziz Nesin ile bir araya geldi ve Kasım 1946’da birlikte Markopaşa’yı çıkarmaya başladılar. Sahibi ve yayın yönetmeni olduğu Markopaşa, Sabahattin Ali’nin hayatında yeni bir dönüm noktasıydı. Despot devletin ajanlarının takibindeydi artık!

Hükümeti eleştiren Markopaşa bomba etkisi yaratmıştı. Muhalifler dergiyi çok beğenmiş ve adeta kapışmışlardı. İki bin adetle başlayan Markopaşa’nın tirajı hızla artarak altmış bine kadar yükseldi. Sabahattin Ali, derginin entelektüellerden ziyade emekçi halka ulaşmasını istiyordu. Kızı Filiz’le birlikte Ankara’da yaşayan eşi Aliye’ye yazdığı mektuplarında derginin yarattığı etkiye dair geri bildirimler istiyordu. Markopaşa, bir yandan mizah yoluyla güldürmeye ve düşündürmeye devam ederken diğer yandan egemenlerin de damarına basıyordu. Siyasi iktidar ve onun destekçileri bir an önce Sabahattin Ali ve Aziz Nesin’in cezalandırılmasını istiyorlardı. Ellerinde iş olmayan matbaalar bile iktidarın baskısı nedeniyle dergiyi basmak istemiyorlardı. Sabahattin Ali, Markopaşa’da yayınladığı “Topunuzun Köküne Kibrit Suyu” ve “Biliyor musunuz?” başlıklı iki yazısından dolayı yargılanmış ve birincisinden üç ay, ikincisinden dört ay hapis cezası almıştı.

Markopaşa türlü zorluklarla çıkartılmaya devam edilirken polis yayınevini basarak Aziz Nesin’i ve bu arada TKP’li Rasih Nuri İleri’nin evinde saklanan Sabahattin Ali’yi tutukladı. Bundan birkaç ay öncesinde ise aralarında Mihri Belli’nin de olduğu İlerici Gençlik Birliği’nin çok sayıda üyesi tutuklanmış, hapis ve sürgün cezası almıştı. Güya demokratik bir döneme geçildiğinin iddia edildiği 1946’nın ilk günlerinde kurulan Türkiye Sosyalist Partisi ve Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi, ömürleri bir yıl bile sürmeden Aralık 1946’da kapatıldı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yüzünü Batı’ya dönen ve ABD’yle yakınlaşan Türkiye’deki tek parti diktatörlüğü, ABD’de uygulanan baskılara benzer baskıyı sosyalistlere, devrimcilere uyguluyordu. ABD senatörü McCarthy’ye göre iktidara yakınlık göstermeyen, milliyetçi olmayan herkes potansiyel komünist ve dolayısıyla SSCB ajanıydı. Türkiye’de de Cemil Sait Barlas (gazeteci Mehmet Barlas’ın babası), Meclis kürsüsünden “Markopaşa’nın kökü dışarıdadır!” diye vaveylayı koparıyor, milletvekillerini, gazeteleri Sabahattin Ali ve Aziz Nesin aleyhinde harekete geçiriyordu. Dönemin gazeteleri tek ses olmuş, ağza alınmayacak hakaretler ve küfürlerle saldırıyorlardı. Sonunda sıkıyönetim tarafından Markopaşa kapatıldı. Fakat Nesin ve Sabahattin Ali pes etmeyerek dergiyi farklı isimlerle çıkarmaya devam ettiler; Malumpaşa, o kapanınca Merhumpaşa…

Sabahattin Ali’nin neredeyse her yazısına, kitabına soruşturma açılıyor, yayınlar kapatılıyor, kitapları toplatılıyordu. Merhumpaşa’da yayınlanan “büyüklük delisi zevzeklere, Hitler kâküllü kaçıklara” karşı gençlere öğütlerde bulunduğu yazıyla birlikte, Nihal Atsız’ın da hışmını üzerine çekti tekrar. Bu dönemde Sabahattin Ali, polisin yakın takibindeydi. Sabahattin Ali’nin “örgüt ve SSCB bağlantısı” çözülmeye çalışılıyordu! Lakin Sabahattin Ali, sosyalist olsa da hiçbir zaman örgütlü olmamıştı. Tam da bu eksikliği, Nâzım’ın da dediği gibi temkinli olmasının önüne geçmiş ve zalimlerin kurduğu tuzağa kolayca düşmüştü.

Polisten saklandığı zorlu günlerde tamamladığı Sırça Köşk (1947) isimli hikâye kitabına da soruşturma açılmış, toplatılmıştı. Sırça Köşk’ü Tan Matbaası baskına uğradığı dönem yazmış ve Sertellere okutmuştu. Sömürü düzenini çarpıcı bir şekilde anlatan bu hikâyenin tepki çekeceğinin farkında olan Sabiha Sertel ironiyle kendi durumlarını işaret etmişti. Bu ironiye karşılık “su testisi su yolunda kırılır” diyen Sabahattin Ali’nin ömrü, gerçekten de bu yolda tamamlanmış oldu. Mehmet Ali Aybar’ın Zincirli Hürriyet adlı gazetesinde 5 Şubat 1948’de yine hükümeti eleştiren bir yazısı yayımlanmış ve “yayın yoluyla hakaret” gerekçesiyle hakkında dava açılmış, gazete derhal kapatılmıştı.

Sabahattin Ali, 26 Mayıs 1948’de yargılanacaktı. Hakkında açılan davaların sonuçlanması durumunda artık uzun bir süre cezaevinden çıkamayacağını ve Türkiye’de artan baskı koşullarında artık yazamayacağını düşünerek yurtdışına çıkma kararı verdi. Yasal olarak yurtdışına çıkma yolları tıkalı olan Sabahattin Ali, Üsküdar Paşakapı Cezaevi’ndeyken aynı koğuşta yattığı ve Bulgaristan’a kaçış hikâyelerini dinlediği Hasan Tural aracılığıyla Ali Ertekin’e başvurdu. Bulgaristan’a kendisini geçireceğini söyleyen Ali Ertekin’le buluşmak üzere 29 Martta Rasih Nuri’nin evinden çıktı ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Ölüm haberi gazetelerde duyuruluncaya dek yakınları yurtdışına çıktığını zannettiler. Oysa Sabahattin Ali, zalim egemenlerin kurduğu tuzağa düşmüş ve katledilmişti.

Ne acıdır ki Sabahattin Ali’nin naaşı devlet tarafından “kaybedilmiş”, ailesine teslim edilmemiştir. Türkiye burjuvazisinin ve despotik bir tarzda kurulan Cumhuriyet’in, sosyalist bir aydının mezar taşının belli olmasını dahi istememesi onun nasıl bir karaktere sahip olduğunu, gözler önüne serer. Babasının başına gelenlerin açığa çıkartılmasını isteyen Filiz Ali’nin arzusu Türkiye’deki binlerce acılı kayıp yakınlarının ortak talebi olmaya devam ediyor: “Hiç olmazsa yakınlarımızın mezar taşı belli olsun!” 

Miras bıraktığı eserleri

Nâzım’ın deyişiyle Türk edebiyatının ilk devrimci-gerçekçi hikâyecisi ve romancısı olan Sabahattin Ali, zorlu baskı koşullarında yazdı. Yazılan eserlerin basım öncesinde verildiği bir sansür kurulu yoktu, ne var ki hapislik, kitapların toplatılması, yayınların kapatılması türü cezalandırmalar sonucu yazarlar ince eleyip sık dokumak, kendilerine otosansür uygulamak zorundaydılar. Kitabevi, matbaa bulmak da hayli zordu, zira yayınevleri, başlarının iktidarla derde girmeyeceğini garantilemek istiyordu. Tüm bu zorlu koşullara rağmen Sabahattin Ali, hikâyelerinde, romanlarında toplumsal çelişkileri büyük bir ustalıkla işledi. 1939’da kaleme aldığı bir yazıda sanat ve sanatçının amacının ne olması gerektiğine dair düşüncesini şöyle ifade etmişti: “Hayatta her şey gibi sanat da bir hizmet ve mücadeledir… Sanatçı, hizmetinde bulunduğu sosyeteyi (toplumu -G.D.) –hatta kudretine göre bütün insanlığı– daha doğruya, daha iyiye ve daha güzele götürmek için çalışacak, hitap ettiği kimselerde bu doğru, iyi ve güzelin hasretini uyandırmak ve bunlara gidilecek yolu işaret etmek isteyecektir.” Bu düsturla kalemine sarılan Sabahattin Ali, karmaşık, süslü anlatımdan uzak durmuş, emekçilerin rahatlıkla okuyabileceği bir dil kullanmıştır. O, “ilim gibi, güzel sanatlar gibi kültür varlıklarını yalnız muayyen bazı sınıfların veya zümrelerin istifade edebildikleri birer lüks olmaktan kurtarıp, bütün milletin malı haline getirmek gerektiğini” düşünmüş ve hayata geçirmiştir.

Beş hikâye kitabı (Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya, Sırça Köşk) yayımlanan Sabahattin Ali, pek çoğunda gerçek hayattan kareleri çarpıcı bir biçimde resmetmiş ve toplumsal eleştiri ile yoğurmuştur. “Köylü milletin efendisidir” diyen dönemin tek parti diktatörlüğü altında yoksul köylüye çektirilen eziyeti, toprak ağalarının gücü karşısında yeni kurulan burjuva cumhuriyetin yasalarının güçlüden yana işlediğini, bürokrasinin rüşvet, yolsuzluk gibi türlü dalaverelerini hikâyelerinde sarsıcı bir biçimde işlemiştir. Tek parti diktatörlüğü ve hayata geçirdiği politikalar doğrudan eleştirilemese de, yaşanmış olaylar ve egemenlik ilişkileri tüm çıplaklığıyla, müthiş bir ustalıkla gözler önüne serildiği için okuyucuda sarsıcı ve uyandırıcı bir etki yaratmıştır. Devlerin Ölümü, Koyun Masalı, Sırça Köşk gibi masallarında alegorik yönteme başvurarak o sarsılmaz, yıkılmaz zannedilen kokuşmuş burjuva düzenin ve onun temsilcisi olan siyasi iktidarların işçi-emekçi kitlelerin uyanıp güçlerinin farkına varmalarıyla nasıl da yerle yeksan olabileceğini işlemiştir. Dönemin Türkiye’sinde niteliksel ve niceliksel olarak zayıf olan sanayi işçisine dair hikâyeleri sınırlıdır, ancak yine de orman ve inşaat işçisinin, şoförlerin, çamaşırcı kadınların ağır çalışma ve yaşam koşullarını konu edinmiştir. Örneğin “Bir Gemicinin Hikâyesi”nde ağır koşullarda çalışan bir işçinin bilinçlenme sürecini ve hak arama çabasını; “Bir Orman Hikâyesi”nde orman işçileriyle sermaye arasındaki çelişkiyi anlatır. Keza kadınların yaşadıkları sorunları da atlamayan Sabahattin Ali, sınıflı toplumların kadına bakış açısını ve biçilen rolü gözler önüne serer.

Sabahattin Ali, kısacık ömründe topluma kazandırdığı hikâye ve şiirlerinin yanına üç de roman eklemiştir: Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna. 1931-32’de yazdığı ilk romanı Kuyucaklı Yusuf’ta aşk eksenine toplumsal sorunları ustaca oturtarak, bürokrasinin kentli yeni yetme burjuvaziyle, eşrafla işbirliğini, yoksul emekçi halka çektirilen acıları etkileyici bir biçimde gözler önüne sermiş ve eleştirmiştir. Nâzım, 1955’te Kuyucaklı Yusuf için şöyle yazar: “Bazı manasız romantizm elemanları ihtiva etmesine rağmen, Türk romanı tarihinde yeni bir merhale teşkil eder. Türk edebiyatında, bir Türk kasabacığının ve kısmen köylülerin hayatı, bu kadar büyük bir kuvvetle ilk defa olarak tasvir ediliyordu. Hatta mürteci münekkitler bile, eserin bediî kıymetini itiraf etmek mecburiyetinde kaldılar.”[6]

Roman, II. Meşrutiyet öncesinden başlayarak Birinci Dünya Savaşının ilanından sonrasına kadar olan dönemde (1903-1915) başkarakter Kuyucaklı Yusuf’un hikâyesi üzerinden toplumsal yapıyı, yaşamı anlatır. Bu dönemde işçiler, hiçbir hak hukuk tanınmadan çalıştırılır, köylülerin dertlerine kulak tıkanırken, toprak ağaları ve filizlenmekte olan burjuvazi korunup kollanır. Kitabın bir bölümünde zeytin emekçisi kadınların yanlarında getirdikleri emzikli çocuklarını emzirmelerine dahi müsaade edilmeyen içler acısı çalışma koşulları tasvir edilir. Sabahattin Ali, toplumsal yaşamı resmetmekle kalmaz aynı zamanda mukadderat olmadığını sorgulatır ve başka bir dünya özlemi yaratır okuyucuda. Başka bir pencere açar. Babası fabrika ve toprak sahibi olan Şakir karakterinin, adam öldürmesine, yanlarında çalışan bir kızın ırzına geçmesine rağmen, rüşvetle, yalanla dolanla ceza almaması üzerinden, adaletin burjuva düzende para ve güç ile nasıl alınıp satıldığını gözler önüne serer. Sabahattin Ali, bu romanında sınıflı toplumlarda evlilik ve aile kurumunun manevi değerlerden ziyade maddi temeller üzerine kurulu olduğuna da işaret ediyordu. Kuyucaklı Yusuf’un kitap halinde ilk basımı 1937’de yapıldı. Ne var ki, Sabahattin Ali’nin askerde olduğu bu sırada kitap, “halkı, aile hayatı ve askerlikten soğutmak” gerekçesiyle toplatıldı.

Nâzım’ın anti-faşist bir roman olarak nitelendirdiği İçimizdeki Şeytan ise 1939 Nisanında tefrika edilmeye başlandı ve ilk kitap basımı 1940’ta yapıldı. Roman, Ömer ile Macide’nin aşk hikâyesi üzerinden iradesiz insanın sorunlarını derin ruhsal çözümlemelerle ortaya sermekte, Ömer’in arkadaşları olan Nihat, profesör ve gazeteci karakterleri üzerinden küçük-burjuva ve yarı-aydınların, ırkçı-Turancıların zalim ve kirli iç yüzlerini yansıtmaktadır. Irkçı faşist yazarların düşünüş biçimleri, davranışları dikkatle çizilmiş, kişilerin iç dünyası derinlemesine yansıtılmıştır. Faşist arkadaşları olan Ömer, iradesiz, kararsız, aylak, “yarı-aydın” bir tiptir. Sabahattin Ali, bomboş bir hayatı olan ve kendi iradesiyle hareket etmeyip sorumsuzca davranan Ömer karakteri üzerinden, toplumdan kopuk küçük-burjuva yarı-aydını eleştirirken, öte yandan hayatın bir anlamı olması gerektiğini salık vermektedir okuyucuya. Romanda yer verilen Bedri karakteri üzerinden ise iradeli, çalışkan, bilinçli, dürüst bir tip tasvir edilir. Açıkça belirtilmese de küçük-burjuva sağcı aydınları ikircimli olmakla, gerçek anlamda bir düşünceye sahip olmamakla, geveze birer kukla olmakla eleştiren Bedri’nin tutumlarından sosyalist olduğu anlaşılır. Ağır baskı koşulları sebebiyle Sabahattin Ali, ırkçı-Turancıları ideolojik ve politik açıdan düzenle kurdukları bağlarla birlikte yazamamıştır, sadece ahlâk ve sağduyudan yoksunluklarını eleştirmiştir. Ancak buna rağmen roman basılır basılmaz Turancıları ayağa kaldırmış; Nihal Atsız ve diğer pek çok faşist, romandaki karakterleri üzerlerine alınmışlardır.

Sabahattin Ali’nin 1940-41 arasında yazdığı üçüncü ve son romanı Kürk Mantolu Madonna 1943’te basıldı. İkinci Dünya Savaşının resmen başladığı dönemde Sabahattin Ali ikinci kez askere çağrıldı ve İstanbul’a gönderildi. Sabahattin Ali, bu dönemde mecburi hizmetinin dışında kalan zamanlarında askeri kampta Kürk Mantolu Madonna’nın yazımına başladı. Kendisine ne üzerine çalıştığını soranları “insanın derinliği” diye cevaplıyordu. Son derece etkileyici ve akıcı olan bu romanda olaylardan çok ruhsal çözümlemeler ön plana çıkar, karakterlerin iç dünyası derinlemesine yansıtılır. Romanda dışarıdan bakıldığında sessiz sedasız, hiçbir yaşam belirtisi olmayan Raif’in hikâyesi üzerinden hayatın getirdiği birtakım sorunlar, önyargılar sebebiyle insanların geleceğe dair umutlarını, insanlara inancını yitirebildiği anlatılır. Almanca çevirmeni olarak çalışan Raif’e ailesi sadece bir geçim kaynağı gözüyle bakar. Bu küçük-burjuva ailenin ilişkileri üzerinden, insanın insana yabancılaşması çarpıcı bir biçimde yansıtılmaktadır. Romanın Raif ve Maria’nın ilişkisinin anlatıldığı bölümlerinde ise Sabahattin Ali, Maria karakteri üzerinden güçlü, kendi ayakları üzerinde durabilen ve özgür ruhlu bir kadın karakteri çizmiştir. Sınıflı toplumda boyun eğen kadın profili ve erkeğin kadına bakış açısı eleştirilmiştir.

Sabahattin Ali’nin bu değerli eserlerinin basımına uzunca bir süre izin verilmedi. Bu zorbaca yasak ancak 1965’ten sonra kalktı. Yaşamı yarım bıraktırılan Sabahattin Ali, ne yazık ki tasarladığı pek çok eseri ortaya koyamadan sonsuzluğa karıştı. Ancak geride bıraktığı eserleriyle, inancıyla, yılmadan, korkmadan savunduğu sosyalist dünya görüşüyle kendinden sonraki kuşaklara ilham kaynağı oldu ve direnç verdi... Sabahattin Ali, kalemini despot devletlûların ve onların düzenlerinin çıkarları için kullanmış olsa yaşamı bunca kahırla yüklü olmayacak ve belki uzun seneler refah içerisinde yaşayabilecekti. Ancak o, tüm baskılara, zorbalığa, mahpusluklara rağmen yaşamı pahasına onurlu bir duruş sergiledi ve safını ezilenlerden yana seçti.

Sabahattin Ali Sinop Cezaevi’nde yatarken, bir zamanlar aynı cezaevinde kalmış Sandıkçı Şükrü’nün hikâyesini dinler. Rizeli Şükrü ağalara başkaldırmış bir yoksul köylüdür. Sabahattin Ali, Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz şiirinde Şükrü’nün ağzından konuşur:

Bir yanımı sardı müfreze kolu

Bir yanımı sardı Varilcioğlu

Beş yüz atlı ile kestiler yolu

Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz…

Zalim egemenler sonsuza dek dünyaya hükümdar olamayacaklar. İçinde yaşadığımız zalim düzenin ölüm çanlarının çalınacağı günler de gelecek. İşçi sınıfının, Sabahattin Ali gibi sosyalist ve namuslu aydınların varlığıyla da zenginleşen mücadelesi neticesinde kapitalizm bir gün mutlaka tarihin çöplüğüne fırlatılıp atılacak.



[1]      Asım Bezirci, Sabahattin Ali -Yaşamı, Kişiliği, Sanatı, Eserleri, Evrensel Basım Yayın, s.27

[2]      Asım Bezirci, age, s.28

[3]      Sabiha Sertel, Ocak 1930’da yayınlanan “Liderin Psikolojisi” başlıklı çeviri yazı nedeniyle Kemalist yönetimin tepkisini üzerine çekmişti. Yazıda Mustafa Kemal’in hedef alındığı iddiasıyla dava açılmış ve 20 yıl hapis cezasıyla yargılanmıştı.

[4]          Sabiha Sertel, Roman Gibi, Belge Yay., 1987, s.120

[5]      Osman Balcıgil, Bir Sabahattin Ali Romanı - Yeşil Mürekkep, Destek Yay., s.123

Sabahattin Ali, bu kitabın çevirisini tamamlayamadı. Sonradan bir dil uzmanı olan arkadaşı Emin Tük Eliçin onun bıraktığı yerden devam etti. Kitap ilk kez 1966’da yayımlandı.

[6]      Asım Bezirci, age, s.183