Navigation

Kriz Sefaleti Arttırırken, Sermaye Yeni Saldırılara Hazırlanıyor

Bir yandan geçtiğimiz bir yıl içinde milyoner sayısının 12 bin 777 kişi arttığı, diğer yandan işsizlik rakamlarında son on yılın rekorlarının kırıldığı Türkiye’de, ekonominin gidişatı buzdağına doğru giden bir gemiye benziyor. Sermayenin daha büyüklerin elinde yoğunlaştığı, gelir eşitsizliğinin her geçen gün daha da büyük bir uçuruma dönüştüğü burjuva düzenin bekası için ümüğü sıkılan işçi ve emekçiler daha derin bir sefalete sürükleniyor. Bu durum çeşitli araştırmalara da çarpıcı verilerle yansıyor. Amerikan merkezli yayın kuruluşu Bloomberg’in “Sefalet Endeksi” de geçtiğimiz günlerde açıklandı. Türkiye listedeki 62 ülkenin içinde 4. sırada yer aldı. Sefalet endeksinde sıralama ülkelerin yıllık enflasyon ve işsizlik oranı verileri hesaplanıp karşılaştırılarak yapılıyor. Bu yılki “sefalet endeksi” sıralamasında ilk sırayı Venezuela alıyor. Onu Arjantin, Güney Afrika, Türkiye ve Yunanistan izliyor. Üstelik Türkiye bu endekse 2018 yılı resmi işsizlik ve enflasyon verilerinden elde edilen 26,8 puanla 4. sıradan giriyor. TÜİK’in verilerine göre 2019 Ocak ayı işsizlik oranı bir önceki yılın aynı ayına göre 3,9 puan artışla yüzde 14,7’ye tırmanmış durumda.

Kapitalizmin tüm dünyayı sarsan krizinin etkileri artarken IMF gibi küresel finans kuruluşlarının özellikle Arjantin ve Türkiye ekonomisindeki sarsıntının ağır sonuçları olacağına ilişkin uyarılar yayınladığı görülüyor. 1990’ların başında Meksika’yı ve sonunda da Asya kaplanları olarak adlandırılan ülkeleri sarsan krizlerin yarattığı etki gibi Türkiye ve Arjantin’in içine girdiği çöküşün de benzeri bir etkisi olacağını söylüyorlar. Buna rağmen Erdoğan ve damadı Berat Albayrak’ın Türkiye ekonomisi üzerine güzellemelerine devam etmesi, TÜİK gibi kurumların Erdoğan’ın hoşuna gitmeyecek bir şey söylemektense gerçekleri ters yüz etme çabaları ekonominin giderek daha fazla kötüleştiği gerçeğini gizleyemiyor.

Türkiye ekonomisi AKP iktidarının ilk dönemlerinde uluslararası konjonktürün etkisiyle toparlanıp büyümüş, 2008 krizinden hafif sıyrıklarla çıkmıştı. Siyasal istikrarsızlığı AKP’nin tek parti iktidarıyla aşmayı başaran burjuvazi bu yıllarda küresel piyasalara verilen güven ve sermaye akışındaki bolluk nedeniyle ekonomik olarak ciddi palazlanma süreci yaşamıştı. Ama o yıllar geride kalmış ve Türkiye uluslararası kuruluşların sefalet endekslerinde 2012 itibariyle neredeyse kafa üstü çakılır vaziyete gelmiştir. Dünya ekonomisindeki en kırılgan beş ülkenin içinde sefalette birinci sıraya çıkmış olan Erdoğan Türkiye’sinin büyüme oranları üzerinden yapılan her türden manipülasyon ve algı yönetimine rağmen gerçek durum gizlenemeyecek kadar kötüdür. Devletin İŞKUR, TÜİK, SGK gibi kurumlarının yayınladığı işsizlik, enflasyon, gelir düzeyi, tüketim ürünlerine gelen zamların oranları gibi çeşitli ekonomik göstergeler işçi sınıfının gerçek durumunu anlatmaktan çok uzaktır. Bu kurumların tüm yalan ve çarpıtmalarının yanı sıra yandaş medya eliyle, ezilen emekçilerin gerçekleri algılamasının önüne geçilmeye çalışılsa da, gerçekler son derece nettir ve uluslararası finans kurumları ve ekonomi camiası bunun tümüyle farkındadır. Berat Albayrak’ın borç bulmak için ülke ülke gezip açıkladığı “Yeni Ekonomi Programı” sunumunun ardından John Hopkins Üniversitesi profesörlerinden Steve Hanke’nin değerlendirmesi buna örnektir: “Türkiye’nin yıllık enflasyon oranının 13 Nisan 2019 tarihi itibariyle doğru ölçümlenmiş hali yıllık yüzde 43’tür. Erdoğan hükümetinin yıllık yüzde 20 demesine kanmayın. TÜİK ölçümlemeleri güvenilir değil.” Hanke sözlerinin devamında Erdoğan’ın bankaları kurtarmak için vaat ettiği 28 milyar lira için de “…ekonominin çıpası haline gelen yüzde 40 enflasyon, zavallı ve budala lirayla hiçbir şey işe yaramaz” diyerek damat Albayrak’ın paketinin içinin boş olduğuna vurgu yapıyordu.

İşsizlik tırmanışta

Burjuva kurumların çarpıtmaya dayalı hesapları ve verilerinde bile “geniş tanımlı işsiz sayısı” 7 milyona dayanmıştır. İktidarın tüm makyajlama çabalarına rağmen işsizlik oranları 2008 krizindeki düzeyini geçti. Özellikle genç işsizlik korkunç düzeylere ulaşmış durumda. TÜİK’in bile açıkladığı orana göre 15-24 yaş arası genç nüfusun işsizlik oranı yüzde 26,7’ye ulaştı. Üniversite mezunu gençlerin 1 milyondan fazlası işsizlikle cebelleşiyor. Özellikle kriz dönemlerinde çok daha hızlı tırmanan işsizlik gençlerin geleceğe dair umutlarını tarumar ediyor. Ekonomik krizin yarattığı tehlikelerin gençler de fazlasıyla farkındalar. Yapılan araştırmalara göre 2018 Haziranında yüzde 83 olan bu farkında olma durumu şimdilerde yüzde 90’ın üzerine çıkmıştır. Geleceğe dair plan yapamayan, zorunlu giderlerini karşılayamayan, kredi kartı borçlarında çıkmaza girmiş, iş bulamadığı için aramaktan vazgeçmiş, eğitimine ara vermiş, ailesinin eline bakan gençlerin oranı her gün biraz daha artıyor.

SGK’nın verileri de çarpıcı. 2017 yılında, yardıma muhtaç hale gelen insan sayısının 14,4 milyona ulaştığı ve 18 yaşını aştığı halde hiçbir sosyal güvencesi, düzenli aylık geliri olmayan 8 milyon civarında insanın asgari ücretin üçte biri ile yaşamaya çalıştığı tespit edilmiş. Çalışmadığı halde sağlık hizmeti alabilmek için her ay GSS prim borcu da artıyor. Önceki yılın prim borcunu seçim yatırımı olarak silen bakanlıktan seçimsiz dönemde aynı bonkörlüğü göremeyecek insan sayısı 2018’in sonunda 7 milyona tırmanmıştı. 2019 yılı, GSS borçları açısından bu sayıyı fersah fersah aşacaktır.

Artan hayat pahalılığı ve büyüyen işsizlik gerçeği seçimden çok önce üstü örtülemez hale gelmişti. Artan zamlar, eriyen ücretler ve seçim geçtikten sonra hızlanan işten çıkarmalar şimdi AKP iktidarının tüm engelleme çabalarına rağmen sorunları, çelişkileri, gerilimleri büyütüyor. İktidar seçime kadar olan süreçte hayat pahalılığının olumsuz etkilerini geciktirmek için tanzim satış noktaları kurarak, toplu işten çıkarmaları ertelemek için sermayeye baskı uygulayarak, İŞKUR üzerinden “toplum yararına çalışma programı” gibi dümenlerle işsizliği makyajlamaya çalışarak seçimi sağ salim atlatmak istemişti. Seçim bitti ve AKP iktidarının kitlelerin desteğini kaybetmemek üzere köprüyü geçinceye kadar göstermelik olarak başvurduğu pek çok uygulama da kaldırıldı.

İŞKUR üzerinden uygulanan “toplum yararına çalışma programı” gibi göstermelik uygulamalar işsizliği ortadan kaldırmadığı gibi iktidarın göz boyama araçlarından biri olarak tehlikenin üstünü örtmek için kullanılıyor. Üstelik de bu program kapsamında Türkiye’nin dört bir yanında on binlerce insanın kuyruklara girip 6 veya 9 ay sürecek olan bu işlere girebilmeye çalıştığını görüyoruz. Ara vermek koşuluyla bir kişi en fazla 24 ay bu uygulamadan faydalanabiliyor. Ancak zaten geçici işçisiniz; kıdem tazminatınız, yıllık ücretli izniniz ya da herhangi bir sosyal hakkınızın olmaması için çeşitli dalavereler çevrilmiş. Birtakım hukuksal olanaklar mevcut görünse de rejimin adalet terazisi çoğunlukla sermayenin lehine tek taraflı tartıyor. Bu programa göre en fazla 14 gün ücretsiz izin hakkınız var. İktidarın büyük lütufmuş gibi sunduğu bu türden uygulamalar AKP’nin sermayenin çıkarlarını koruma konusundaki kararlılığının da göstergelerindendir. Aynı evden iki kişinin başvuramadığı, birtakım uygunluk kriterlerini de geçmek zorunda olduğu bu işlere (belediyelerde temizlik, park, bahçe hizmetleri, kamu altyapı hizmetleri ya da bazı bakanlıklara bağlı kurumlardaki çeşitli işler) girebilmek de öyle kolay değil. Örneğin Adıyaman’da TYP kapsamında 6 aylığına belediyede çalışmak üzere 350 kişilik işe alım için kuyruğa 7441 kişi, Afyonkarahisar’da 4 kişilik bir alıma 1040 kişi başvurmuş. Daha onlarca kentte on binlerce insanın kuyruğa girdiği bu program yandaş medyada “hükümetin istihdam atağı” güzellemeleri ile verilmiş, “70-80 bin insan iş sahibi olacak” gibi söylemlerle işsizlik gerçeğinin üstü örtülmeye çalışılmıştır. Kimse kura için kuyruklara giren işsizlerin sayısından, girilen işin geçici oluşundan, işe girenlerin maaşının aslında kimin cebinden ödendiğinden söz etmemiştir. Örgütsüz, güvencesiz, kuralsız, esnek ve işe alındığı kurumun insafına bağlı çalışmak yaygınlaştırılarak bir taşla birden fazla kuş vurulduğu ortadadır. Üstelik geçtiğimiz yerel seçimler örneğinde olduğu gibi AKP iktidarının özelikle kamu kurumları ve belediyeler üzerinden bu geçici işlerde istihdam edilen işçileri öyle toplum yararına değil daha çok AKP’nin yararına afiş asmak, bildiri dağıtmak vb. işlerde çalıştırdığı, mitinglerinde bindirme kıtalar olarak katılımı zorunlu tuttuğu biliniyor.

Kapitalizmin krizi derinleştikçe pek çok ülkede otoriter rejimler inşa oldu, faşist liderler iş başına getirildi. Burjuvazi pek çok ülkede bu büyük kriz koşullarından sağ salim çıkabilmek üzere işçi sınıfının elinde kalan son kazanımlara da göz dikmiş durumda. Türkiye de benzer bir süreçten geçmekte ve tek adam rejimi artan yoksullaşmanın belini her gün daha fazla büktüğü işçi sınıfından gelebilecek tepkinin önünü kesmek üzere baskı aygıtlarını daha güçlü bir şekilde devreye sokmaktadır. Egemenlerin her tür hesabına rağmen emekçi kitlelerin ağırlaşan yaşam koşullarına, onu sefalete sürükleyen kapitalist sömürüye karşı öfkesi de birikiyor. Olanak bulduğunda mücadele alanlarını dolduran işçi ve emekçiler açgözlülükle kazanımlarına saldırmakta olan burjuvazinin hızarına boynunu kaptırmamak için daha fazla örgütlenmeye, mevcut örgütlülüklerini büyütmeye mecburdur.