Navigation

Görkemli İnsanlık Mirası Tarumar Ediliyor

Tüm dünyada 1990’larda hız kazanan neoliberal saldırılarla birlikte kamusal hizmetler ağır bir darbe aldı. İşçi sınıfının sırtına daha fazla vergi yükü bindiren burjuva devletler, buna rağmen sağlıktan, eğitime, kültürden, sanata hemen her alanda kesintiye gidiyorlar. Bu hizmetleri veren kurumların zorunlu giderleri ve ihtiyaçları karşılanmıyor, personel sayıları azaltılıyor, maliyetli olduğu gerekçesiyle nitelikli işgücü istihdam edilmiyor, yapılan her işin niteliği tasarruf gerekçesiyle düşürülüyor, işçiler can güvenliği hiçe sayılarak çalışmaya zorlanıyor, gerçek ve kalıcı çözümler yerine sorunlar palyatif çözümlerle geçiştiriliyor. Bütün bunlarla birlikte emekçi sınıflar içine itildikleri işsizlik ve yoksulluğun karanlığında, ekonomik, sosyal ve kültürel bir sefalete sürükleniyor.

Ama hiçbir ülkede burjuva sınıflar kendi sefalarından ve saltanatlarından taviz vermiyorlar. Yüzümüzü hangi kapitalist ülkeye dönsek egemenlerin lüksü, şaşaası, dev bir yoksulluk ve işsizlik denizinin kenarından şatafatlı bir gökdelen gibi yükseliyor.

Oysa kendisine bu sefalet koşulları reva görülen ezilen sınıfların tarih boyunca elinin emeği, gözünün nuru ve alnının teriyle inşa ettiği bu dünya burjuvalara dedelerinden miras kalmamıştır. İnsanlık bugünkü varlık koşullarına uzun ve çetrefilli bir yolculuğun, binlerce yıllık muazzam birikimin sonucunda ulaşabilmiştir. Kapitalizmin yarattığı korkunç yıkıma rağmen bugünlere kadar ulaşmayı başarmış muhteşem bir kültürel, sanatsal ve tarihsel mirasa sahibiz. Özellikle içinde olduğumuz son yüzyıl, insanlık tarihinin cam fanuslarda korunması gereken bu miraslarının nasıl hovardaca ve hunharca yok edildiğine tanıktır. Emek vermeyen acımasızdır. Tarih boyunca tüm egemen sınıflar acımasız ve yıkıcı olmuşlardır.

Daha fazla kâr uğruna yok ediliyorlar

Tarihi 12 bin yıl öncesine uzanan ve hâlâ arkeolojik kazıları tamamlanmamış Hasankeyf’i rant uğruna baraj gölüne gömen, İstanbul’da “biz bu şehre ihanet ettik” gevelemeleriyle dev gökdelen inşaatlarının temellerindeki insanlık birikimini beton delicileriyle delen, maden çıkarmanın tatlı kârı uğruna doğal ve kültürel mirası dinamitleyen sermaye sınıfının, insan toplumunun gelişiminin önündeki en büyük engel haline geldiği ortadadır. Emperyalist savaş Ortadoğu’da bütün insanlığın ortak değerlerine geri dönülemez hasarlar verdi, Sümer’den Asur’a nice kadim uygarlığa beşiklik eden bu bölge tüm kültürel mirasıyla birlikte tarumar edildi. Avrupa tarihi açısından önemli bir merkez olan Notredam Katedralinin 850 yıllık tarih birikimi de aynı soysuzluğun, aynı arsız mirasyediliğin ve vurdumduymazlığın sonucunda cayır cayır yandı.

Sadece tarihi eserler değildir burjuvazinin kâr hırsına kurban giden. Özellikle totaliter rejimlerin kitaba ve aydınlanmaya olan düşmanlığının tarihte pek çok kanıtı vardır. Geçtiğimiz yüzyılda sakıncalı olduğu iddiasıyla sayısız kitap yakılmıştır. Tarih boyunca kütüphaneler de savaşlardan nasibini fazlasıyla almıştır. Toplumun gerçekleri sorgulamasından, hurafe ve safsatalara kolayca inanmayacak bir bilinç düzeyine ulaşmasından dehşet derecede kaygı duyan egemen sınıflar, bunun yollarını daima kapalı tutmaya çalışmışlardır. İşte bu yüzden bilimsel, kültürel birikimlerin önemli merkezlerinden biri olan kütüphaneleri de yakarak insanlığın muazzam birikimini çok defa küle döndürmüşlerdir. Ortaçağ Avrupa’sından Arap coğrafyasına, Mussolini’den Hitler’e kadar kitapların ve kütüphanelerin yakılmasına pek çok kez tanıklık eden insanlık, yine de yazmaya, yaratmaya, biriktirmeye devam etmiştir.

Son yıllarda kamu harcamalarının kısılması, çalışan sayısının azaltılması ile varlık koşulları zorlanan kütüphanelerin birer birer kapatıldığını görüyoruz. Türkiye’de halkın kütüphanelere olan ilgisiyle kıyaslandığında çok daha fazla ilgili olan Avrupa’da burjuva devletlerin kısıtlama politikalarının sonuçları ortadadır. Stockholm’de pek çok meslek grubundan insan özellikle belediye yöneticilerinin bu politikalarına karşı protesto gösterileri düzenlediler. Kütüphanelerin halk ve öğrenciler için önemli olduğunu söyleyen protestocular “kültürden tasarruf olmaz” diyerek uygulamalara karşı çıktılar.

Türkiye’de de durum içler acısıdır. Kütüphane sayılarına ilişkin olarak en güncel verinin TÜİK’e ait olduğunu ve onun da gerçek durumu yansıtmadığını söylüyor Türkiye Kütüphaneciler Derneği Başkanı Ali Fuat Kartal. İstatistiklerin yüksek görünmesi için pek çok okulda varmış gibi gösterilen kütüphane sayılarının da bu rakamlara eklenerek sayının şişirildiğinden bahsediyor. Ama sorun sadece sayıların şişirilmesinden ibaret değil. Kütüphanelerin sayıları gerçekte giderek azalıyor ve olanakları kısıtlanıyor. Meslek uzmanlarının çalıştırılmaması, iş güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması gibi sorunlar sıradanlaşmış. Kültür ve Turizm Bakanlığının her yıl kütüphaneler için yayınevlerinden kitap alımı işi 2017 yılında ödenek yetersizliği gerekçesiyle yapılmamış. UNESCO’ya göre kişi başı düzenli kitap okuma oranlarında dünyada 86. sıraya yerleşmiş bir Türkiye var karşımızda. Hâlihazırda okullarının %61’inde kütüphanesi bile olmayan bir ülkede yaşıyoruz. Bir de sansür ve çok ciddi rakamlara ulaşan yasaklı kitap sorunu var. Özellikle 15 Temmuz 2016’dan sonra ilan edilen OHAL ile birlikte otuzdan fazla yayınevi kapatılmış, 135 binden fazla kitap örgüt propagandası yaptığı gerekçesiyle toplatılmıştır.

Kapatılan Özgür Gazeteciler Cemiyetinin eş başkanı Nevin Erdemir için hazırlanan iddianamede geçen satırlar durumun trajikomikliğine örnektir. Erdemir’in Spinoza Günlüğü kitabından yaptığı alıntılar kanıt olarak gösterilmiş ve notlarında geçen Albert Camus ve Spinoza’nın isimleri iddianameye “örgüt üyeleri Spinoza ve Albert Camus’ya ait kitaplar” ifadesiyle geçmiştir. (T24)

Kapitalist düzen çürümüş bir ceset gibi kokuşmuştur. İnsanlığı daha ileriye, iyiye taşıyacak mecali kalmamıştır. Ancak kendisinden önceki egemen sınıfların tarih sahnesinden çekilmemek için gösterdiği direnci göstermektedir. Burjuvazi üzerinde kurumlanarak oturduğu tahtıyla birlikte alaşağı edilmeden gelecek kuşaklarımıza geçmiş kuşaklarımızın birikimlerini, toplumsal emeğin muhteşem anıtlarını, bilimde, sanatta, mühendislikte, tıpta ulaşılmış teorik, pratik bilgileri miras bırakabilmemiz mümkün değildir. Sömürücülerin egemenliğine son verildiği ve özgür üreticiler toplumuna ulaşıldığında ise sanatsal, bilimsel ve kültürel gelişme de tarihte eşine rastlanmadık ölçüde güçlü bir sıçrama kaydedecektir.