Navigation

EYT: Kapitalizmde İşçi Sınıfına Gelecek Yok!

Meclise getirilen ve emekçileri ilgilendiren her önerge AKP-MHP milletvekillerinin domuz topu gibi birleşerek reddetmesiyle sonuçlanıyor. Yakın zamanda benzer bir sonuç Emeklilikte Yaşa Takılanlarla (EYT) ilgili yasa değişikliği önergesinin başına geldi. EYT’lilerin mücadeleleriyle gündeme gelen emeklilik yasasına ilişkin değişiklik talebi AKP ve MHP ittifakıyla reddedildi. Erdoğan’ın meclisteki grup toplantısında “Ekonomik kurtuluş savaşının verildiği dönemde fırsatçılar türedi. Onlar domatesti, patatesti, biberdi, bunun yanında birçok çocuk beziydi, undu, ekmekti bunlardan bir yandan stokçuluk yapılırken bir diğer taraftan da şimdi bizim karşımıza bunlar türedi. Ne yapacak erken emekli olacak. Ondan sonra da gidecek kendine göre başka bir işte de çalışmaya devam edecek. Yani çift dikiş” dediği işçi ve emekçiler bir süredir giderek artan bir katılımla haklarını alabilmek üzere mücadele ediyorlar. Yasa istenildiği gibi değiştirildiğinde şimdi emekli olacakların sayısı daha az olmasına rağmen abartılı rakamlarla, iktidarın ve yandaş medyanın söylemleriyle EYT’lilerin haklı talepleri karalanmak isteniyor.

Erdoğan’ın kendisi de 46 yaşında emekli olmuş ve hâlihazırda hem emekli maaşı hem de mevcut görevlerinden yüklü bir maaş almaktadır. Örtülü, örtüsüz şahsının kontrolünde olan çeşitli ödenekler de ayrı bir konudur. Yani çift değil çok dikiş olması halka şikâyet ettiği EYT’lilerin isteklerinden daha maliyetlidir. Oysa “erken emekli olmak” istedikleri iddia edilen EYT’liler ömürlerinin büyük bir bölümünü çalışırken tüketmiş, pek çoğu bugün sermaye düzeninin insafsızca üretim sürecinin dışına ittiği, yaşlı diyerek ıskartaya çıkardığı, devletin de genç olduğu gerekçesiyle emekli etmediği ve açlığa terk ettiği insanlardır. Emekli olurlarsa alacakları ve asla geçinmelerine yetmeyecek düşük emekli maaşları bile maliyet gibi gösterilmektedir. Bunu yapanlar, binlerce sermayedarın maliyetini karşılarken bunu yük görmemekte, işçinin alın terinden kesilmiş primleri ile oluşmuş İşsizlik Fonunu bile iç etmek suretiyle keyfince patronlara hibe etmekten çekinmemektedirler. Dünyanın dolar milyarderleri listesinde yer alan 100 Türk zenginin hiç alın teri dökmeden sahip olduğu 121,4 milyar dolarlık zenginliğine fazla demeyenlerin, onları vatan hainliğiyle, yetim hakkı yemekle suçlamayanların, en az 20 yıl çalışmış işçilerin hakkı olan emekliliğini maliyet görmeleri ikiyüzlülüktür. Egemenler milyonlarca işçinin ve emekçinin torununun torununa varıncaya kadar borçlandırılmasında ve en âlâsından yetimin hakkının yalanıp yutulmasında hiç tereddüt etmeyecek kadar pervasız ve açgözlüdürler.

Hal böyle iken iktidarın ve yandaş medyanın emeklilik hakkını isteyen işçilerin bir araya gelme çabalarını baltalamak ve özellikle genç işçilerden destek görmesini engellemek üzere yürüttüğü kara propaganda dikkat çekicidir. EYT’lilerin aslında dertlerinin emeklilik olmadığı, onların emekli maaşlarının maliyetinin genç işçilerin sırtına yıkılacağı iddia edilmekte ve tüm bu ideolojik çarpıtmalar ne yazık ki genç işçilerde kafa karışıklığına yol açmaktadır. Her koyun kendi bacağından asılır diye düşünen ve önünde çok daha uzun zaman olduğuna inanan örgütsüz genç işçiler kendi geleceklerini elleriyle sermayenin insafına bırakırlar. Hiç bitmeyecek enerjileri, her şeyi yapacak kudretleri olduğuna inanır ve dev aynasından görürler kendilerini, ta ki kapitalizmin dişlileri onlardan bir parçayı koparıp götürene kadar.

Bugün EYT’liler olarak bir araya gelen işçilerin büyük çoğunluğu da 1999 yılında emeklilik yasası gündeme geldiğinde kendilerini ilgilendirmediğini düşünüyorlardı. Oysaki o yıllarda Türkiye’de burjuvazi gelecek onyıllarını planlamakta ve işçi sınıfının 12 Eylül darbesinden önce ona kök söktürerek elde ettiği hakları geri almanın hesabını yapmaktaydı. Bu saldırıyı durdurmak üzere sınıf örgütleri ve sendikalar çeşitli eylemler yapmış ve Ankara’da yüz binlerce insanın katılımı ile bir miting gerçekleştirilmişti. İşte o yıllarda daha gençliklerinin baharında olan işçilerin büyük bir bölümü bu mücadelelerden uzak durmuş, bu saldırının kendisini etkileyeceğine inanmamıştı. Uyanık burjuvazi her zaman yaptığı gibi mücadele eden işçileri karalamış, genç işçilerin bilinçsizliğini işçi sınıfını bölmek üzere etkili bir şekilde kullanmıştı. Bu yasa meclis gündemine getirildiğinde durdurmak için mücadele etmek yerine “nasıl olsa bir başka seçimde değişir” diye düşünerek köşesine çekilenler sermayenin ne kadar örgütlü olduğunu şimdi daha iyi görüyor. Ancak ne yazık ki bu durum kapıyı çalan gerçeklerin can acıtan sonuçlarından artık kaçamadığı zaman oluyor. O yıllardaki mücadelenin önemini kavrayamamış on binlerce işçi bu gidişi durdurmak üzere şimdi daha kararlı adımlar atmaya başladılar. Onların yürüttüğü eylemleri şimdinin genç işçilerinin büyük bir kesimi de aynı duyarsızlıkla seyretmekte ve ne acıdır ki onlar da henüz kendilerini ilgilendiren bir şey olmadığına inandırılmaktadırlar.

EYT’liler Türkiye’deki sosyal güvenlik sisteminin ve emeklilik uygulamasının mağdurları olarak pek çok ilde yaptıkları toplantılarla seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Bu mağduriyet, 17 Ağustos 1999’da yaşanan İzmit depreminde yirmi binden fazla insanın hayatını kaybettiği ve binlercesinin sakat kaldığı büyük facia döneminde iktidarda olan DSP-ANAP-MHP koalisyon hükümetinin el çabukluğuyla meclisten geçirdiği 4447 sayılı yasayla ortaya çıkmıştı. Bu yasa çıkmadan önce işçiler kadın ise 20 yıl ve 5000 prim günü, erkek ise 25 yıl ve 5400 prim gününü doldurduklarında emekli olabiliyorlardı. Yapılan değişiklikle birlikte emeklilik yaşı uzatılarak kadınlarda 58, erkeklerde 60 yaşa ve prim gün sayısı ise 7000 güne çıkarılmıştı. Sonradan gelişen tepkilere ve yasanın yürürlüğe girdiği tarihten geriye doğru uygulamaya sokulmasına karşı Anayasa Mahkemesine açılan davalara rağmen uygulamada sınırlı bir değişikliğe gidilmiş ama geri adım atılmamıştı. Bu değişiklik ise 8 Eylül 1999 tarihinden önce işe başlayanlar için emeklilik yaşına kademeli geçişin uygulanması olmuştu. 2006’da ise AKP eliyle yasa bir kez daha değişmiş ve 2008’den sonra prim gün sayısı kademeli olarak 9 bine, emeklilik yaşı da 65’e çıkarılmıştır. 4447 sayılı kanunun ardından 5510 sayılı kanun ile de aylık bağlama oranları aşağıya çekilmiştir. Bu da kademelendirilmiş ve %70’lerden %30’lara kadar çekilmiştir. Üstelik hem emeklilik hakkı elinden alınarak yıllarca çalışmaya devam etmek zorunda bırakılan işçilerin çalıştıkça emekli maaşları da düşmektedir. Yani özetle işçilerin ölmeden emekli olmayı becerebileni de alacağı emekli maaşı ile açlıktan ölecektir.

Bugün EYT’li olanların on binlercesi daha çocuk denilecek yaştan itibaren köle gibi çalışmıştır. Emekli olmak için önüne konulan prim engelini fersah fersah aşmış yüz binlerce insan, hastalıklarla boğuşmaktan arta kalan ömrünü işsizliğe, açlığa çaresizce boyun eğmek zorunda kalmadan sürdürebilmek için hiç değilse emekli maaşı garantisine sahip olmaya çalışmaktadır. Ne var ki önlerine yaş engeli dikilmektedir. Bu işçiler işten çıkarıldıklarında sağlık hizmeti alma haklarını kaybettikleri gibi bir de alamadıkları bu hizmetin parasını ödemek zorunda bırakılmaktadırlar. Devletin cehennem zebanisi gibi ensesinde bittiği işçi ve emekçiler insanlığını, akıl sağlığını yitirmeden hayatta kalabilmek için mücadele ediyorlar. Emeklilik hakkını elde etmesine rağmen emekli olamayan işçilerin mücadelesi giderek daha da kitleselleşiyor. Bugün birlikte mücadele eden bu işçilerin büyük bir çoğunluğu şu ya da bu burjuva partiye oy vermiş işçilerdir. Özellikle şimdiye kadar AKP’ye oy veren işçilerin sayısı azımsanmayacak boyuttadır. Her ne kadar AKP’nin sermayenin en has temsilcisi olduğunu kavramaları kolay olmasa da, AKP iktidarına duydukları öfke önemlidir. Yerel seçimlerin arifesinde Erdoğan rejiminin “beka ve terör” demagojisi üzerinden toplumu kutuplaştırma çabasına karşın EYT’liler olarak bir araya gelen işçiler, farklı siyasi düşünce ve algılara sahip olmalarına rağmen birlikte durabilmektedirler. Bu da ekonomik krizin yarattığı ekonomik ve sosyal sorunların arttığı koşullarda Erdoğan’ın tek adam rejiminin çok yönlü propagandasının eskisine oranla güç kaybettiğine işarettir.

Olağanüstü rejim koşullarında işçi ve emekçilerin hak arama mücadeleleri bastırılmakta, yazılı ve görsel basında sessizlik kumkuması ile karşılanmaktadır. Ona rağmen EYT’lilerin mücadelesi bu engelleri zorlamaktadır. EYT’lilerin öncelikli talebi yasanın geriye doğru işletilmemesidir. Ancak emeklilik yaşının tırmandırılması Türkiye’de ve dünyada sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda ortak ve bütünlüklü bir saldırının parçasıdır. İşçi sınıfının pek çok ülkede çalışma ve yaşam koşulları, ortalama yaşam süresi farklı olmasına rağmen bu sefil kapitalist düzende burjuvazinin çıkarları bu konuda ortaktır. Gündemde olan, kaybedilmiş bir kazanımın geri alınması mücadelesidir. Mücadelenin sadece bir grup işçinin değil sınıfın genelinin kazanımı için bir mücadeleye dönüşmesi gerekir. İşçi sınıfının elde ettiği kazanımların tarihsel arka planında hep daha güçlü ve örgütlü bir mücadelenin hikâyesi vardır.

Sermayenin en kapsamlı saldırılarından biri olan sosyal güvenlik yasasında yapılan değişikliklere ve mezarda emeklilik uygulamalarına son verecek ve yeniden hak kazanımlarının önünü açacak bir mücadele işçi sınıfının siyasal ve sendikal örgütleri tarafından daha güçlü bir mücadele olarak örgütlenmedikçe kaybedilen hakların tam olarak geri alınması mümkün olmayacaktır. İşçi sınıfının geçmişte güçlü ve örgütlü mücadele ettiği koşullarda burjuvaziden koparıp alabildiği sosyal güvenlik ve emeklilik hakkı mücadele gerilediğinde tırpanlanmıştır. Levent Toprak’ın çeşitli boyutlarını ayrıntılarıyla açıkladığı “Kapitalizmde Sosyal Güvenlik” (Marksist Tutum, Nisan 2006) yazısında vurguladığı gibi, sosyal güvenlik ilk olarak Bismarck Almanya’sında yükselen örgütlü işçi hareketinin bir kazanımı olarak hayat bulmuştur. İlerleyen yıllarda gerek Avrupa’da gerekse ABD’de işçi sınıfının mücadelesinden ve Ekim Devriminden duyulan korku burjuvaziyi benzer temellerde adım atmaya zorlamıştı. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında yeniden yükselen devrimci dalgayı atlatma telaşına düşen Avrupa burjuvazisi sosyal güvenlik sistemlerini tüm Avrupa ülkelerinde yaygınlaştırmak zorunda kalmıştı. Kapitalizmin canlı yükseliş evresi olarak bilinen bu dönem 1970’lerin ortalarında sona erdi. Ardından gelen dalga ise “neo-liberal saldırılar”la somutlandı. İşçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarını hızla aşağıya çeken, emeklilik yaşını yükselten, emekli gelirini azaltan, sağlık harcamalarını arttırıp hizmet alımını zorlaştıran uygulamalar tüm ülkelerde birbiri ardına sökün etti. Türkiye’de işçi hareketinin yükselişte olduğu dönem boyunca burjuvazi bu saldırılarını ertelemek zorunda kaldı. Ta ki 12 Eylül 1980’de devrimci hareketi ve işçi sınıfının mücadelesini kanlı faşist bir darbe ile ezene kadar. Ondan sonradır ki işçi sınıfı devrimci mücadelesinin ürünü olan pek çok kazanımını kaybetti.

Adına “sosyal güvenlik” denilen bugünkü uygulamalar işçi ve ailesini korumaktan, ona muhtaç olduğunda asgari bir güvence sağlamaktan fersah fersah uzaktır. Emeği ile toplumsal zenginliği ürettiği halde geçmişe kıyasla örgütsüz olması nedeniyle işçi ailelerinin büyük çoğunluğu ekonomik ve sosyal muhtaçlık pozisyonunda, yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Burjuva siyaset erbabı, ortalama yaşam süresinin arttığını, o yüzden daha erken yaşlarda emekli olmanın toplumun sırtında bir yük haline geldiğini söylüyor. Oysa halkın sırtına yük olanlar emekliliği gelmiş işçiler değil, ona kene gibi yapışıp sömüren kapitalistlerdir. Üstelik sosyal güvenlik sisteminin mali yükü de asıl olarak işçi sınıfının sırtındadır. Çünkü daha ücreti eline geçmeden emeklilik, işsizlik, SGK gibi pek çok kesinti peşin peşin yapılmaktadır. Ayrıca vergiler de cabasıdır. Hal böyle iken kaymağı sermaye yemekte, işçi sınıfı ise onlardan artan kırıntılara uzanabilmek için çabalamaktadır. Patronların önündeki engeller kaldırılırken emekçilerin sırtına binilmektedir. Kaç kuşaktır emekçilerin sömürüsüyle semiren burjuvalar bugün dünya pazarlarında cirit atmaktalar. AKP iktidarıyla birlikte bunlara yeni türedi burjuvalar da eklenmiştir ve işçi sınıfının kanını birlikte emmektedirler. Fonlar yağmalanmış, sıra işçiye geldiğinde para yok denmiştir. Taşeron, kayıt dışı ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaştığı, AKP’nin iktidarda olduğu 16 yılda 20 binden fazla işçinin iş cinayetlerinde öldüğü koşulları yaratan Türkiye burjuvazisinin ortalama yaşam süresinin arttığı doğrudur. Ancak bugün ekonomik kriz nedeniyle beli bükülen ve temel gıda maddelerine artan hayat pahalılığı nedeniyle ulaşamayan işçilerin ortalama yaşam süresi Erdoğan’ın zannettiği gibi 78 yaş değildir. Emekçiler bir önceki krizin etkisiyle 2011 ile 2015 yılları arasında zaten kısa olan ömürlerinden 2 yıl daha kaybetmiştir.

Kapitalist sömürü çarklarının boyunduruğu altında sefalet içinde ömür tüketmeye yaşamak denilmez. Yaşamak bugün ezilen emekçi sınıflar için hayatta kalmaktan ibarettir. Kapitalizmin yarattığı dünyada asıl yaşayanlar özel mülkiyet düzeninin sefasını süren bir azınlıktır. Bu durumun değişmesinin tek şartı kararlılıkla örgütlü biçimde mücadele etmek ve bunu nihayetinde kapitalist düzenin yıkılmasına kadar ilerletmektir.