Navigation

Çocuklarımızın Güzel Günler Görmesi Bizim Elimizde

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Burjuvazinin ahlâksız ikiyüzlülüğü karşısında işçi sınıfının yaşadığı sefalete ve çocuklarının karanlık geleceğine hayıflanarak geçireceği zamanı yoktur. İşçi sınıfı örgütlenip mücadelesini yükselttikçe çocuklarımızın da makûs talihi değişecektir. Başka türlüsü, Jones Ana’nın dediği gibi, “çocuklarımızı burjuvazinin kâr sunaklarına kurban vermektir”.

Kapitalizm kendinden önceki üretim biçimlerinden çok daha sistematik bir sömürü çarkı kurdu. Egemen hale gelen burjuva sınıf, emeğini sömürdüğü işçi ve emekçi sınıfların yetişkin bireyleriyle yetinmedi ve işçi sınıfının çocuklarını da sömürmenin bin bir türlü yolunu buldu. Burjuvazi kendi çocuklarını özel mülkiyet ve miras hukuku sayesinde doğuştan ayrıcalıklı kıldı. Ezilenlerin çocukları ise dünyanın dört bir yanında tarımdan sanayiye her yerde, karanlık atölyelerde, esir kamplarında, köle pazarlarında, göçmen botlarında ve belki hayal bile edemeyeceğimiz korkunç koşullarda hayatta kalma mücadelesi verdi, veriyor. Onlar daha yaşamın ne olduğunu öğrenmeden ölümü, korkuyu ve acıyı öğreniyorlar. Oyun çağındayken sefalete ortak oluyorlar. Eskiden köle olarak büyük çiftlik ve toprak sahiplerinin daha fazla zenginleşmesi için kurban edilen çocuklarımız, şimdi de kapitalist dünyanın ücretli köleleri haline getirilmiş durumdalar.

Çocuk köleler

Avrupa kapitalizmin doğduğu coğrafyadır. Burjuvazinin sanayi devrimi ile kaydettiği devasa sıçramaya kadar ağırlıkla toprağa dayalı üretimde köle gibi çalıştırılan çocuklarımızın hemen her Avrupa ülkesinde bir sefalet hikâyesi var. Bugün en yaşanılacak yerlerden biri olarak övülen İsviçre gibi bir ülkede yakın tarihlere kadar yaşananları öğrenmek ise pek çok insanı şaşırtıyor.

İsviçre, eskiden büyük çiftliklerde geniş bir üretimin yapıldığı bir tarım ülkesiydi. Çocuklar 1800’lere gelindiğinde tarımda ucuz işgücü olarak yaygın bir şekilde kullanılmaktaydı. Bu çocuklara giderek artan sayılarda köleleştirilen çocuklar da eklenmişti. Büyük çiftliklerde devletin de desteğiyle çalışanların bir kısmı Verdingkinder (Besleme) ya da “çıplak ayaklı çocuklar” da denilen köle çocuklardı. “Gayri meşru” olarak dünyaya gelen, anne ve babasını kaybeden, ailesi hapse düşen ya da ailesinden çeşitli nedenlerle kopmuş olan kimsesiz çocuklar, kilise papazları tarafından toplanarak çiftlik sahiplerine satılıyorlar veya kiraya veriliyorlardı. Hatta şehir ve kasabalarda kurulan pazarlarda alıcıları tarafından ev işlerinde kullanılmak üzere satın alınıyorlardı. Pek çok fakir aile ve yetim çocukları çiftliklerde ve bakıcı ailelerin yanında kölelik koşullarında çalıştırılıyordu. Bu çocuklar satıldıkları andan itibaren başlarına ne gelirse gelsin umursanmıyor, satıldıkları kişilerin insafına terk ediliyordu. Dayak, işkence, taciz veya tecavüz onların hayatlarının bir parçasıydı. Toplumda onları satan ya da kiralayanların başında gelen kilise papazları ise iyilik yapan, minnettar olunması gereken kişiler olarak övülüyorlardı. Çiftliklerin kölesi olan bu çocukları diğer çocuklardan ayıran pek çok fiziksel fark vardı. Ancak her yerde onlar ayakkabılarının olmaması nedeniyle “çıplak ayaklı çocuklar” olarak tanınıyordu.

Yüz binlerce çocuğun bu şekilde suiistimal edildiği gerçeği, yaşadıkları tüm acılara, şiddete rağmen hayatta kalmayı başarmış ve acılarının hesabını sormaya cesaret edebilenler sayesinde ortaya çıkarıldı. Bu çocukların yaşadıkları filmlere konu oldu.

Kapitalizmde çocuk emeğinin sömürüsü

Başta İngiltere olmak üzere Avrupa’da kapitalizm 18. yüzyılın sonlarına doğru kadın ve çocuk emeğinin sömürüsüne yeni bir ivme kazandırdı. Sanayi devriminden sonra kapitalist işletmelerde çalışan çocukların sayısı ciddi boyutlara ulaştı. Çalışan çocukların yaşının dördün altına düştüğü zamanlar oldu. Madenlerde, fabrikalarda çocuklar küçük ve dar alanlarda küçücük bedenleriyle rahat hareket edebildikleri, minik elleriyle makinelerin aralarına uzanabildikleri için acımasız sömürü koşullarında çalıştırıldılar. Çocuk emeği sömürüsü öyle bir hal almıştı ki, pek çok fabrika makinelerin boyunun onlara göre olmasını sağlar hale geldi. Yetimhanelerden alınan çocuklar geçmişteki gibi şimdi de kapitalizmin karın tokluğuna çalışan köleleri haline getiriliyorlardı. Bu alanların dışında, haftada 80-100 saate varan çalışma süreleri ile hizmetçilik yapmak üzere evlerde ve inşaatlarda kitleler halinde çalıştırıldılar. 20. yüzyıla kadar çeşitlenen sektörlerde işçi sınıfının minik bedenleri çok ağır koşullara mahkûm edildiler. İş cinayetlerine kurban giden çocukların yerini hızla diğerleri aldı. Sağ kalmayı başaranlar da daha yirmili yaşlarına gelmeden bedenlerinin iflas etmesi yüzünden ölüp gittiler.

ABD’den Japonya’ya, İngiltere’den Almanya’ya kapitalist dünya hiçbir yerde ezilen sınıfın çocuklarına acımadı. Bugün en gelişkin emperyalist devletlerin içinde olan bu ülkelerin uzun yıllar sürdürdüğü çocuk emeği sömürüsü ciddi boyutlardaydı. 1900’lerin başında ABD’de çalışan işçilerin %18’ine yakını 16 yaşın altındaki çocuklardan oluşuyordu. 1910 yılında 16 yaşından küçük olan çocuk işçi sayısı 2 milyon civarında idi. Kömür madenlerinden tekstile, tütün sarma işine kadar pek çok sektörde çocuk işçiler vardı. Almanya’da sanayide, Sicilya’da kükürt madenlerinde, Belçika’da tarımda ve tekstilde büyük kalabalıklar halinde çalıştırıldılar. Japonya’da 1909’da 650 bin fabrika işçisinin 14 binini 14-18 yaş, 45 binini ise 14 yaş altı çocuklar oluşturuyordu.

Çocuk işçilerin mücadelesi

Çocuk emeğinin sınırlanması, çalışma koşullarının düzeltilmesi ve çalışma sürelerinin kısaltılması için 19. yüzyılın sonlarından itibaren yükselen mücadeleler sonucunda çeşitli kazanımlar elde edildi. Özellikle ABD’de Jones Ana’nın (Mary Harris Jones) başını çektiği ünlü “fabrika çocukları yürüyüşü” bu mücadelelerden biridir. Jones Ana anılarında bu çocukların durumunu şöyle anlatır: “1903 baharında, 75 bin tekstil işçisinin grevde olduğu Pennsylvania Kensington’a gittim. Bu sayının en az 10 binini küçük çocuklar oluşturuyordu. İşçiler daha yüksek ücret ve daha kısa işgünü için grevdeydiler. Her gün sendika merkezine küçük çocuklar gelirdi, kimisinin elleri kopuk, kimisinin başparmağı yok, kimisi de eklem yerinden kopmuş parmaklarıyla. Kambur, omuzları öne bükük ve çok zayıftılar. Çoğu 10 yaşından büyük değildi. Oysa eyalet kanunları 12 yaşından önce çalışmasını yasaklıyordu.”[1]

Yasalara uyulmadığı gibi, işçi aileleri açlığa mahkûm edilerek kendi çocuklarını kapitalist baronların insafına teslim etmek zorunda bırakılıyordu. Jones Ana, nice zorluğa göğüs gererek yürüttüğü mücadeleyle, çocuk işçilerin sorunlarına dikkat çekmeyi başarmıştı. Çocuk yürüyüşünün ardından gerçekleştirdiği mitingde çocukların içler acısı halini sergileyen Jones Ana o günleri şöyle anlatıyor: “Belediye yetkilileri açık pencerelerden bakıyorlardı. Fabrikaların küçücük işçilerini kucakladım, kalabalığın başları üzerine kaldırıp sıska kollarını, bacaklarını ve çökmüş göğüslerini gösterdim. Çocuklar öyle hafiflerdi ki. Milyoner fabrikatörleri, işledikleri bu ahlaksız çürümeye bir son vermeye çağırdım ve karşıdaki pencerelerden bakan yetkililere haykırdım. «Bir gün işçiler belediyenizi ele geçirecek ve bunu yaptığımızda, hiçbir çocuk kâr sunaklarında kurban edilmeyecek.» Aceleyle pencereyi kapattılar, tıpkı gözlerini ve yüreklerini kapatmış oldukları gibi.” Bu mücadele sayesinde, eylemlerden bir süre sonra eyaletin yasama meclisinden, binlerce çocuğu eve yollayan ve binlercesini de 14 yaşına kadar fabrikalara girmekten kurtaran bir çocuk işçilik yasası çıkarıldı.

Dünden bugüne ne değişti

Burjuva dünya “çocuk işçilik” bir insanlık dramına dönüşmüşken gerçekte sorunu çözmekle ilgilenmiyor. Sistemle hesaplaşılmadığı, onun çizdiği sınırların dışına çıkılmadığı sürece hümanist duygularla çabalayan insanların uğraşları da okyanusta bir damla olmaktan öteye gidemiyor. Birleşmiş Milletler’in 2002 yılında ilan ettiği “Çocuk İşçilikle Mücadele Günü” ise bu tür kurumların her 12 Haziranda çeşitli istatistikler yayınlamalarından öte bir işlev görmüyor. Oysa çocuklarımızı yaşarken öldüren kapitalist tekellerin kimler olduğu, ne yaptırdığı bir sır değil. Nestle, Foxconn, Apple, Sony, Samsung, Adidas, Puma, Nike ve daha niceleri çocuk işçi çalıştırdıkları ya da çalıştıran tedarikçi firmalarla işbirliği yaptıkları yıllardır biliniyor olmasına rağmen tatlı kârlar elde etmeye devam ediyorlar.

Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) 2017 yılı verileri gelinen noktayı çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Verilere göre dünyada 5-17 yaş arasında 218 milyon çocuk işçi var. Bunların 73 milyonu tehlikeli işlerde çalışmaya devam ediyor. Bu sayılara her gün binlerce çocuk ekleniyor. Afrika’da 72,1 milyon, Asya-Pasifik’te 62,1 milyon, Amerika kıtasında 10,7 milyon, Arap ülkelerinde 1,2 milyon, Avrupa ve Orta Asya’da ise 5,5 milyon çocuk işçi bulunuyor.[2]

Türkiye’de de emekçi sınıfların çocuklarının durumu benzerdir. Her ne kadar hükümet 2018 yılını “çocuk işçiliği ile mücadele yılı” olarak ilan ederek tıpkı diğer burjuva devletler gibi zevahiri kurtarmaya çalışsa da, sermayenin kıymetli çıkarları için asıl olarak çocuklarla mücadele ettiğini kanıtlamıştır. Eğitim sistemindeki 4+4+4 gibi uygulamaları, çıraklık, stajyerlik adı altındaki sömürü yöntemlerine yönelik politikaları sayesinde çocuk işçilerin sayısı hızla tırmanışa geçmiştir. 2012 yılından bu yana anlamlı bir istatistik bile yayınlamaya tenezzül etmeyen hükümetin susuş kumkumalığına rağmen özellikle Eğitim-Sen, DİSK gibi işçi örgütlerinin araştırmalarıyla ulaşılan rakamlar çocuk işçilikteki tehlikeli büyümeyi göstermektedir. Bu sendikaların yayınladığı raporlar 17 yaşından küçük çocuk işçi sayısının 2 milyona yaklaştığını göstermektedir. Eğitim olanaklarından yoksun bırakılan çocuklar, işçi ailelerinin yoksullaşması arttıkça bu düzenin çarkları arasına daha hızlı itilmekteler. Tarımdan turizme, inşaattan sanayiye çoğu kayıt dışı olmak üzere, 10-12 saate varan çalışma koşullarında dizginsizce sömürülen çocuklarımızın kaderi de kendi sınıfının kaderinden bağımsız değil. Cep telefonları, bilgisayarlar gibi pek çok teknolojik metadan giyeceklerimize kadar her şeyin üzerinde o minik bedenlerin alın teri, gözyaşı ve kanı var.

Yaşama hakkından, sağlıklı beslenme olanaklarından yoksun, fiziksel ve psikolojik olarak saldırıya maruz kalan milyonlarca çocuğumuzun yaşadıklarının hesabını soramadan, her gün binlercesinin diyeti eklenmeye devam etmektedir. Kapitalizmin minik bedenli köleleri olarak üretim sürecinde sömürülmelerinin yanı sıra emperyalist savaşlara, bölgesel çatışmalara da kurban edilmekteler. UNICEF’in 2018’de yayınladığı raporuna göre savaş ve çatışma bölgelerinden kaçmak için göç yollarına düşenlerin 28 milyonunu çocuklar oluşturmaktadır. Bu çocuklarımızın çoğunun göç yollarında insan tacirlerinin savunmasız kurbanları olduğunu biliyoruz. Düzenin çürümüşlüğünün geldiği boyutu, ahlâki yozlaşmanın derinliğini düşündükçe başlarına neler gelebileceğini tahayyül etmek bile tüyler ürpertici oluyor.

Burjuvazinin ahlâksız ikiyüzlülüğü karşısında işçi sınıfının yaşadığı sefalete ve çocuklarının karanlık geleceğine hayıflanarak geçireceği zamanı yoktur. İşçi sınıfı örgütlenip mücadelesini yükselttikçe çocuklarımızın da makûs talihi değişecektir. Başka türlüsü, Jones Ana’nın dediği gibi, “çocuklarımızı burjuvazinin kâr sunaklarına kurban vermektir”. Kurtuluş imkânsız değildir. Tersine 1917’de gerçekleşen ve yaptığı nice şeyin yanı sıra çocuk işçiliği de yasaklayan Ekim Devrimi bunun en gerçek kanıtıdır. Onların başarmaya çalıştığı gibi, her çocuk hepimizin çocuğudur diyebilmek ve tüm çocukların sevildiği, toplum tarafından korunup kollandığı, eşit ve özgürce yaşayacağı sınıfsız topluma ulaşmak için mücadeleye devam etmek zorundayız.



[1] Jones Ana - Bir Özyaşam Öyküsü, marksist.com