Navigation

Onların “Unut” Dediklerini İnatla Hatırlamalıyız!


28 Ekimde Ermenek’te 18 madenci kardeşimiz sermayenin kâr hırsının kurbanı oldu. Maden işçilerinin cenazelerine haftalarca ulaşılamadı. 2010 yılında Şili’de bir maden ocağında meydana gelen göçükte yerin 700 metre altında mahsur kalan işçiler kurtarılmaya çalışılırken, dönemin çalışma bakanı Ömer Dinçer “Bizde olsaydı 3 günde kurtarırdık” demişti. Hatta “bizim madenlerimizde de işçilerimizin güvenle ve aylarca kalabileceği iç mekânlar var. Zaten ona benzer yerlerde dinleniyor, yemeklerini yiyorlar” demişti. Biz bunların yalan olduğunu biliyorduk. Soma ve Ermenek de Bakana “Yalan söylüyorsun!” dedi. Ermenek’te işçiler, yemek molasında dışarı çıkmaları yasaklandığı için o derinlikte su baskınına maruz kalmışlardı. Balçık ve çamura gömülü işçileri kurtarmayı bir kenara bırakın cansız bedenlerine bile ancak 38 gün sonra ulaşıldı. İkiyüzlü burjuva politikacılar, bakanlar, bürokratlar, sermaye örgütleri, yani bu katliamın asıl sorumluları hesap vermedikleri gibi tereyağından kıl çeker gibi de işin içinden sıyrılmaya çalıştılar. İşçilerin ölümlerinden bile kendilerine çeşitli düzeylerde yarar elde etmeye kalkıştılar.

Ermenek’te yaşanan bir işçi katliamıydı. Üstelik daha Soma’da yaşanan katliamın külleri soğumamıştı. Burjuvazinin sınıfsal refleksleri güçlüydü. Geçmişten deneyimliydi. Madencilerle oyun olmazdı. Dikkatleri dağıtmak için kolları sıvadılar. İşçiler bunu herkesin sorunu olarak görmemeliydiler. İnsanların öfkelenmesine neden olan bazı olayları soğutmalıydılar. Yardım kampanyaları başlatıldı. Medyada ruh kurtarma seanslarına hız verildi. Bankalardan medya patronlarına, politikacılardan sanatçılara burjuvazinin çeşitli kesimleri, hatta bu katliamların doğrudan sorumlusu olan burjuvazinin çeşitli örgütleri çeşitli organizasyonlar ile devreye girdi.

Reklam, istismar ve çıkar amaçlı yardım kampanyaları birbirini izledi. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı televizyon kameralarına gülümsüyordu. Ermenek’te hayatını kaybeden madencilerin ailelerine ev almaktan bahsediyordu. Bu arada 17 milyonluk yardım çekini de R. Tayyip Erdoğan’a törenle vermişlerdi. 2015 yılına girerken üyelerine hediye vermemeye karar verdiklerini, sadece ajanda vermekle yetineceklerini söylüyordu. Hediye parasını yardım kampanyasına ayırdıklarından bahsediyordu. Burjuva sınıfın bireylerinin birbirlerine hediye almak için kullandığı paraya bakın.

Arkasından Ulaştırma Bakanı büyük müjdelerle sahneye çıktı. Ölen madencilerin ailelerine “bir değil, iki değil tam altı ev” vermenin yollarına kafa yoruyorlarmış. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı da 6 ev vaadinde bulunmuş. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi de ev vermek için kolları sıvamış. Üzümünü ye bağını sorma diyorlardı herhalde. Yoksa insanın bu değirmenin suyu nereden geliyor diye sormaması mümkün mü? Türkiye’yi taşeron cennetine, işçiler için de cehenneme çevirmenin kârı bu olsa gerekti.

Ama elbette iş bu kalantorların madencilerin ölümünü istismar etmeleriyle sınırlı kalmadı. Efendisi vuruyorsa, uşakları öldürüyordu. Burjuvazinin çıkarlarının en iyi koruyucularından olan medya devredeydi. Ermenek’te hayatını kaybeden işçilerden birinin annesi evladının gömülü olduğu suyu boşaltabilmek için suyun dışarıya aktığı arklardan birini elindeki sopası ile açmaya çalışmıştı. Oğlunun cenazesi kaldırılırken delik lastik ayakkabıları ile bekleyen baba, acının ve yoksulluğun derinliğinin en öne çıkan kanıtlarındandı. Benzeri onlarca görüntü ve haber içimizdeki acıyı ve bu düzene duyduğumuz öfkeyi daha da büyüttü. İşçi sınıfının yüreğinde sızıya, ruhunda kırılmaya ve kızgınlığa yol açan bu görüntüler, Soma’da katledilen 301 maden işçisinin acısının sıcak küllerini yeniden harlamıştı. Bu tür durumlarda düzenin bekçileri zaman kaybetmemeliydiler. Kızarmakta olan öfke közlerinin üzerine su dökülmeli, algılar yeniden istenilen düşüncelere odaklanmalı, vicdanlar susturulmalıydı. Öfke büyüyüp baraj duvarlarını çatlatmadan basınç yavaş yavaş azaltılmalıydı.

Özellikle kara lastikleri delinmiş işçi babası milyonlarca insanın yüreğini sızlatmış, öfkeyi de arttırmıştı. Hemen duruma el atıldı. Oysa aynı cenaze töreninde bir başka baba “çocuklarımız niye öldüler” diye isyan ediyordu. Sarılıyormuş gibi yapanlar, aslında ağzını kapatarak susturmaya çalışıyorlardı. Recep Amcanın ise yoksulluğu seyirlik bir malzemeye, reklam aracına, üzerinden prim elde edilebilecek önemli ve kârlı bir metaya dönüştürüldü. Bağış kampanyaları ile paralar toplandı. Vaatler birbirini izledi. Televizyon programlarına konu yapıldı. Taa köyüne kadar gidilip derme çatma köy evi televizyon kameralarının eşliğinde yeniden döşendi. Mimarın, Recep Amcanın evine ocak seçerken söyledikleri ne kadar ayrı dünyaların insanları olduklarının kanıtlarından biriydi. Mimar, Recep Amca üzerinden yeterince duygu sömürüsü yaptıktan sonra mağazadaki görevliye şöyle diyordu: “Köy konseptine uygun bir fırın istiyorum.” Şaka gibiydi. Onun için Recep Amcanın yaşadığı köy sanki bu zenginlerin zevki için dizayn edilmiş tatil köyü idi.

Bütün bu kurtarma masalları, maden şirketlerinin, AKP hükümetinin ve burjuva düzenin koruyucularının oynadığı tiyatrodur. Gerçekler başkadır. Başta madenciler olmak üzere binlerce insan işsiz ve aşsızdır artık. Soma’da, Ermenek’te işçiler kendi hakları olan kıdem tazminatlarından içerde kalan maaşlarına kadar alınterinin karşılığını daha alamamıştır. Kendilerine muhatap bile bulamıyorlar. Maden şirketlerinin patronları toz olmuş, bürokrasi devreye sokulmuş, işçi ise çaresiz beklemektedir. Hatta maden patronları daha bir ay önce Soma’da 3 bine yakın madenciyi işten atarken konuşmaya bile tenezzül etmediler. İŞKUR telefon mesajı atarak kovulduklarını bildirdi. 

Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. İşçi sınıfının bireylerinin hafızası örgütsüzken zayıftır. Burjuvazi de buna güvenir. Bir yandan da kapitalist sömürü çarkı tüm hızıyla dönmeye devam eder. Dişlilerinde yine madencilerin, yine inşaat işçilerinin ve diğer yüzlerce işçinin cansız bedenleri kalır.  Bizler daha fazla örgütlenmeliyiz. Bir yandan işçi sınıfının mücadelesini sabırla örmeye devam etmeli bir yandan da hafızayı diri tutmalıyız. Yaşadıklarımızı unutmamalı, unutturmamalıyız. Biliyoruz ki bizler bu düzenin sömürü çarkını bir yerlerinden kırmazsak, burjuvazi kendi çıkarlarını korumak için işçi sınıfının bilincini bulandırmaya, onu bireysel kurtuluş hikâyeleri ile kandırmaya ve örgütsüzleştirmeye devam edecek. Tek tek yakaladığı her durumda sırtımızda sömürü kırbacını şaklatacak.