Navigation

Üniversitelerde AKP Düzeni

Başbakan Erdoğan’ın 18 Aralıkta ODTÜ’ye gelişini protesto etmek isteyen öğrenciler, yoğun polis şiddetine maruz kaldı. Erdoğan olacakları tahmin etmiş olmalı ki, kampüse 20 zırhlı araç, 8 Toma ve 3600 polisten oluşan bir polis ordusu eşliğinde gelmişti. Polis öğrencilere azgınca saldırdı ve çok sayıda öğrenci yaralandı. Öğrencilerden birisi beyin kanaması geçirirken, birinin ise bacağı kırıldı. Ancak öğrenciler bir protesto gösterisine böyle bir şiddetle karşılık verilmesine de sessiz kalmadılar ve öğretim görevlilerinin de desteğiyle “polis varsa şiddet varsa ders yok” diyerek dersleri boykot ettiler. ODTÜ olayları büyük ses getirdi. Diğer üniversitelerin rektörleri Başbakan’a yaranmak için ODTÜ’lüleri kınayan açıklamalar yaparken, öğrenciler ve öğretim görevlileri hükümete ve uyguladığı polis şiddetine dikkat çekerek ODTÜ’lülere destek verdiler.

ODTÜ’lü öğrencilere bir destek de Redhack’ten geldi. Redhack önce yılbaşı gecesi YÖK’ün internet sitesini ele geçirdi, ardından da içlerinde gizli belgelerin de bulunduğu YÖK’e ait 60 bin belgeyi internette yayınladı. Bu belgeler hem üniversitelerdeki yolsuzlukları açığa çıkardı, hem de üniversitelerin durumunu ve tartışılan yeni Yükseköğretim Yasası Tasarısının neye hizmet ettiğini gözler önüne serdi.

Belgelerde görülüyor ki, Türkiye’nin sayılı üniversiteleri de dâhil olmak üzere birçok üniversitede milyonlarca liralık yolsuzluk yapılmış. Bu üniversitelerin arasında İstanbul, Marmara, Hacettepe, Uludağ, Akdeniz Üniversitesi gibi üniversiteler de yer alıyor. Öne çıkan yolsuzluklar şunlar:

Fırat Üniversitesi eski rektörü harçların yatırıldığı bankadan aldığı promosyonla 480 bin TL değerinde lüks bir otomobil satın almış. Giresun Üniversitesi’nde alınan bir makineye daha kurulumu bile yapılmadan 664 bin TL ödenmiş ve Kalkınma Bakanlığı’ndan 83 kalem teçhizat için verilen 2,8 milyon liralık ödenekle sadece 9 kalem teçhizat alınmış. Halk Bankası’nın Hakkâri Üniversitesine mevzuata aykırı bir protokolle verdiği 85 bin liralık promosyon, rektör ve özel kalem müdürü tarafından harcanmış. Uludağ Üniversitesinde temizlik ihalesinde yapılan 12 milyon liralık yolsuzluk ve bütçeye aktarılmayan 535 bin TL, İstanbul Üniversitesinde muhasebe kayıtlarına alınmayan 1,5 milyon TL ve lüks otomobiller, Sakarya Üniversitesinde 1,6 milyon liralık yolsuzluk belgelerde yer alan diğer yolsuzluklar.

Liste uzayıp gidiyor. Üniversitelerde yolsuzluk bilimin önünde gidiyor. Elbette soruşturma belgeleri yayınlanan üniversitelerden ve YÖK’ten açıklamalar gecikmedi. Harcamaların ve ihalelerin güya usulüne uygun olduğunu açıkladılar. Ama üniversitelerin ve öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamak yerine neden lüks otomobiller aldıklarına dair tek kelâm etmediler. Tersine YÖK Denetleme Kurulu Başkanı, lüks araç almanın yasadışı olmadığını söyleyebilecek kadar arsızlaştı. Ona göre kılıfını uydurduktan sonra yolsuzluk yapmakta herhangi bir problem yok. Hem suçlu hem güçlü pozisyonundaki YÖK ve rektörler, yolsuzlukların hesabını vereceklerine Redhack grubunu karalamayı tercih ettiler. YÖK, Redhack hakkında suç duyurusunda bulunmayı da ihmal etmedi.

Üniversitelerin hali pür melali

ODTÜ’de yaşanan kitlesel direnişi ve peşi sıra diğer üniversitelerde öğrenci ve akademisyenlerden gelen tepkileri, yeni YÖK yasası tartışmalarını ve üniversite yolsuzluklarını bir bütün olarak ele almak gerekiyor. Bunların tümü üniversitelerin sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesi bağlamında ortaya çıkan sonuçlardır. Türkiye burjuvazisinin son onyıllardaki değişimi ve gelişimi ile birlikte düşündüğümüzde taşlar yerli yerine oturmaktadır. 70’li yıllarla birlikte burjuvazinin dışa açılma arzusu yıldan yıla artıyor, ancak Türkiye kapitalizminin yapısal bunalımı buna engel oluyordu. Yapısal dönüşümlerin önündeki en büyük engel ise işçi sınıfıydı. Bu engeli aşmak için burjuvazi, faşist cuntayı görev başına çağırmış, çivileri yerinden oynatmak pahasına önündeki engelleri kaldırmaya girişmişti. Üniversiteler de bu yapısal dönüşüm ihtiyacının olduğu bir alandı Türkiye sermayesi açısından. Bu yüzden faşist darbeden bir yıl sonra, 6 Kasım 1981’de YÖK kuruldu. Cuntaya göre üniversiteler “anarşinin” kaynağıydı, bu yüzden üniversiteler ve öğrenciler kontrol altına alınmalı, “ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan, devletine karşı görev ve sorumluluklarını bilen” nesiller yetiştirilmeliydi. Nitekim YÖK cenderesi altında, eleştirmeyen, sorgulamayan, karşı çıkmayan, köşeyi dönmenin hesaplarını yapan, sınıf atlama hayallerinin peşinden koşan uysal bir üniversite gençliği ortaya çıktı.

Üniversitelerdeki “reformun” diğer ayağı ise burjuvazinin ekonomik ihtiyaçlarıydı. Dışa açılma hayaliyle yanıp tutuşan burjuvazinin kalifiye işgücüne ihtiyacı vardı. Tümüyle sermayenin hizmetine koşulmuş bir üniversite, burjuvaziye büyük ekonomik katkı sunabilirdi. Ancak üniversitelerin sermayenin hizmetinde görevlerini tam olarak yerine getirebilmeleri için yıllar sürecek bir hazırlığa ihtiyaç vardı. Ayrıca günün ihtiyaçlarına göre yeni düzenlemeler yapılmalıydı. YÖK kurulduğunda 19 üniversite vardı Türkiye’de, bugünse 103 devlet, 65 vakıf olmak üzere toplam 168 üniversite bulunmaktadır ve bu sayı her geçen gün artmaktadır. İlk vakıf üniversitesi 1984 yılında YÖK’ün ilk başkanı İhsan Doğramacı tarafından kuruldu. 2002 yılında vakıf üniversitelerinin sayısı 23’e ulaşırken, AKP’nin iktidarda olduğu son on yılda ise neredeyse bunun üç katına çıkmıştır. AKP’nin “her şehre bir üniversite” projesinin sonucunda toplam üniversite sayısı ise iki katını geçmiştir.

Sermayenin üniversitelere girişi sadece vakıf üniversitelerinin kurulmasıyla sınırlı kalmamıştır, aynı zamanda devlet üniversiteleri de sermaye ile entegre bir yapıya kavuşmuştur. “Üniversite sanayi işbirliği” adı altında çeşitli projeler parlatılıp cilâlanarak, büyük sermayenin üniversitelerin öğrenciler ve emekçiler de dahil her türlü olanağını kullanması mümkün kılınmıştır.

Kârlı bir yatırım ve rant alanı olduğu ölçüde üniversiteler üzerinde yürüyen kavga da büyümüştür. Hemen her burjuva parti iktidara geldiğinde YÖK’te değişiklikler yapmaya girişmiştir. YÖK’ü kaldırmak AKP’nin seçim vaatlerinden birisiydi; nitekim 2003’te YÖK’ün yerine YEK’i (Yüksek Eşgüdüm Kurulu) getirme girişiminde bulundu. Bunun amacı elbette üniversiteleri YÖK cenderesinden kurtarmak değildi. AKP’nin tasarladığı bu reformun amacı üniversiteleri sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirmek, üniversite-sermaye entegrasyonunu sağlamak ve devletin üniversitelerdeki hâkimiyetini sürdürmekti. Üstelik “üniversite reformu” adı altında siyasi prim toplayacaktı. Ancak o zamanki güç dengeleri izin vermediği için AKP, YEK’i rafa kaldırdı, ama üniversiteleri ele geçirme planı baki kaldı. Bunu daha uzun bir sürece yayarak hayata geçirecekti AKP. Devletin her kademesinde büyük bir kadrolaşma harekâtına girişti. Özellikle cumhurbaşkanlığı mevzisinin de kazanılmasıyla birlikte YÖK’ün kapıları sonuna kadar AKP’ye açılmış oldu. Çünkü YÖK yasasına göre Genel Kurulda yer alan 7 kişiyi ve YÖK başkanını cumhurbaşkanı seçiyor. Köşkte A. Necdet Sezer varken bunu değiştirmeye çalışan AKP, Abdullah Gül köşke çıkınca bundan vazgeçti. Artık kendilerine hizmet edecek rektörleri YÖK’e atayabilirlerdi. YÖK’ün fethedilmesi üniversitelerin de ele geçirilmesi anlamına geliyordu.

Bugün hem YÖK hem de üniversiteler AKP’nin denetimi ve yönetimi altında. Rektörlüklerden en düşük idari kadrolara kadar her yerde AKP hızlı bir kadrolaşma hareketine girişmiştir. ODTÜ’deki kitlesel direnişe verilen tepkiler de bunun göstergesidir. Başbakan ODTÜ yönetimini fırçalayınca, peşi sıra diğer üniversite yönetimlerinden Başbakanı protesto eden öğrencileri kınayan açıklamalar yapıldı. Ülkenin Başbakanına bu yapılır mıydı?! Türkiye’yi dünyanın 17. büyük ekonomisi haline getiren, ilk “yerli” malı uyduyu uzaya fırlatmaya gelen Erdoğan nasıl protesto edilirdi? Polisin şiddetini görmezden gelen rektörler öğrencileri şiddet uygulamakla suçluyordu. Bir rektör “Bizdeki özgürlük ortamı Oxford’da yok” diyerek, bir başkası ise “Eğer samimiysen görüşünde, bırakacaksın maaşını da koyacaksın ya da diyeceksin ki bu hükümetin yer aldığı bir sistemde görev alamam, istifa ediyorum dersin” diyerek çapını ortaya koydu. YÖK’e bağlı Türkiye Öğrenci Konseyi başkanı da adeta AKP’nin basın sözcüsü gibi konuştu: “ODTÜ’ye gelen Başbakan bu ülkenin başbakanıdır. Onu her yerde koruyan polis bu ülkenin polisidir. Doğal olarak Başbakan’ı korumak adına bulunan polise ithamlarda bulunulması bizce anlamsızdır. … ilimden ve medeni bir protestonun nasıl yapılacağı bilgisinden nasibini almamış birkaç marjinal grubun üniversite öğrencilerini kesinlikle temsil etmediğini bildirmek isteriz. Sözüm ona «protesto özgürlüğü» adı altında meşrulaştırmaya çalışan ve tüm bu yaşananları geri planda engellemeyerek olaylara çanak tuttuğunu düşündüğümüz ODTÜ’nün mevcut yönetimini de kınıyoruz.” İşte YÖK cenderesinin ve AKP’nin üniversiteler üzerindeki baskısının sonucu: Padişaha kulluk eden, etmeyenleri de “marjinal” gören üniversite yönetimleri ve sözde öğrenci temsilcileri.

ODTÜ’den ve ardından diğer üniversitelerden yükselen tepkiler de AKP’nin kadrolaşma harekâtının bir sonucudur aynı zamanda. Marmara, İTÜ, Yıldız Teknik, Galatasaray ve Mimar Sinan Üniversitesi rektörlerinin yaptıkları ortak açıklamayla ODTÜ’lü öğrencileri şiddet kullanmakla suçlamalarına, kapıkulu olmayı reddeden akademisyenler ve öğrenciler haklı olarak şu yanıtı vermişlerdir: “Basit iktidar hesapları ve ikbal kaygıları ile ODTÜ’ye karşı tavır alan üniversite yönetimleri ve bu yönetimleri destekleyenler veya bu politikalar karşısında sessiz kalanlar, bu davranışlarının hesabını, akademik özgürlükler ve demokrasi tarihi önünde vermek zorunda kalacaklardır.”

Yeni YÖK tasarısı

Yukarıda sermayenin ve AKP’nin YÖK’ü günün ihtiyaçlarına göre reorganize etme planından bahsetmiştik. Bunun son adımı, tartışılan yeni Yükseköğretim Yasası Tasarısıdır. Bu tasarı geçmiştekilerden farklı olarak hükümet tarafından hazırlanmamış, doğrudan YÖK tarafından hazırlanmış ve tartışmaya sunulmuştur. YÖK Başkanı Çetinsaya kapı kapı gezerek tasarıyı anlattı ve destek aradı. TÜSİAD, MÜSİAD gibi burjuva örgütlerinin yanı sıra bakanlıklar ve üniversitelerde, medya kurumlarında tasarı tanıtıldı. 23 Ocakta tasarının son hali MEB’e sunuldu.

Tasarının doğrudan sermayenin ihtiyaçlarına yönelik olarak hazırlandığını YÖK bizzat ifade ediyor. YÖK’ün değişiklik gerekçelerinde şu satırlar yer alıyor: “Gelişmiş, müreffeh ve küresel dünyada rekabet edebilen bir Türkiye için söz konusu büyüme eğiliminin sağlıklı bir biçimde sürdürülmesi elzemdir. Bununla birlikte mevcut yükseköğretim sistemimiz, bu büyüme sürecinin sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi ve kaliteli bir yükseköğretim alanı inşa edilebilmesi noktasında bir yeniden yapılandırma ihtiyacı ile karşı karşıyadır. Söz konusu yeniden yapılandırma sürecinde, üniversitelerimizin çeşitliliğine, evrensel kalite standartları içerisinde gelişebilmesine, kurumsal özerklik ve hesap verebilirliğine, rekabet imkânlarının geliştirilmesine ve finansal esneklik içerisinde faaliyet gösterebilmelerine imkân tanıyacak bir sistem hedeflenmektedir.

Nitekim MÜSİAD ve TÜSİAD tasarının rötuşlara ihtiyacı olduğunu belirtmekle birlikte, genel anlamda desteklediklerini açıkladılar. TÜSİAD YÖK’ün yerini alacak olan Türkiye Yükseköğretim Kurulu (TYK) Genel Kurulu içerisinde işadamlarının da temsil edilmesini istedi. Tasarı Üniversite Konseylerinde işadamlarına izin veriyor ancak TYK Genel Kurulunda sermaye sahipleri doğrudan yer alamıyorlar (bkz. Hakan Sönmez, Yeni YÖK Yasa Tasarısı, MT, Kasım 2012). Tasarıdaki en önemli değişikliklerden birisi de özel üniversitelerin önündeki yasağın kaldırılmasıdır. Bunun için gerekli olan anayasa değişikliği de YÖK’ün tasarısında yer alıyor.

YÖK’ün kaldırılması gerektiği geniş bir kesim tarafından savunuluyor. Üniversitelerin demokratik bir ortama kavuşması, anadilde, demokratik, parasız ve bilimsel eğitimin mümkün olması için biz de YÖK’ün lağvedilmesini savunuyoruz. Ancak mesele bir tabelâ sorunu değildir ve YÖK’ün yerine TYK’nın gelmesiyle üniversiteler demokratikleşmeyecektir. Bu kapının açılabilmesi için yükselen toplumsal mücadelelerin özgürleştirici soluğu gereklidir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 95, Şubat 2013