20 Temmuz 2015’te, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonunun (SGDF) çağrısıyla, 300 genç, Kobanê’ye oyuncak ve insani yardım malzemeleri götürmek için Suruç’ta bir araya geldi. Düş yolcuları, IŞİD çetelerinin ağır kuşatması altında harabeye dönen Kobanê’nin yeniden inşası için çeşitli kentlerden yola çıkmışlardı. Yürüttükleri kampanyalar sonucunda topladıkları kitapları, oyuncakları, gıda maddelerini Kobanê’nin çocuklarına ulaştırmak, bu kenti yeniden ayağa kaldırmak istiyorlardı. Amara Kültür Merkezinde basın açıklaması yaptıkları sırada IŞİD terör örgütünün düzenlediği intihar saldırısı sonucu meydana gelen patlamada 33 düş yolcusu hayatını kaybetti. Saldırıda hayatını kaybedenlerden birisi de öğretmenim Süleyman Aksu’ydu. Süleyman Hocanın bir öğrencisi olarak onu size anlatmak, kendi duygularımla ve düşüncelerimle hatırasını anmak boynumun borcudur.
Lise sıralarındayken tanımıştım Süleyman Hocayı. İlk görev yeri bizim okuldu. İlk öğrencileri bizlerdik. Farklı bir kişiliği, etkileyiciliği vardı. Konuşma tarzı, duruşu, bize karşı tutumu derin bir iz bırakmıştı bende. Bizlere arkadaş, dost gibi yaklaşırdı. Güler yüzlü, samimi, espri yapan, bulunduğu ortamda insanları güldüren, enerjik ve hayat dolu bir insandı. Şiir yazmayı ve şiir seslendirmeyi çok severdi. Diğer insanlarla olan ilişkisini gözlemlerdim, merak ederdim. O zamana kadar hiç kimse bu kadar etkilememişti beni. Hiç unutmam; yeni atanmış bir tarih öğretmenimiz vardı. Milliyetçi biriydi ve bizlere kötü davranırdı. Sonra zamanla bizlere yaklaşımı değişti, şaşırtıcı derecede iyi davranmaya başlamıştı. Sebebini merak etmiştim ve Süleyman Hocayla sık sık vakit geçirdiğini görmüştüm. Anladım ki Süleyman Hoca onu da etkilemiş ve düşüncelerini değiştirmeye başlamıştı. Bu durum beni daha çok etkilemişti.
Süleyman Hoca sosyalist bir insandı. Toplumsal sorunlara duyarlı ve mücadeleci bir kişiliği vardı. Egemenlerin Ortadoğu’yu yangın yerine ve tüm dünyayı karanlığa sürüklemelerine karşı bir şeyler yapmak istiyordu. Küçücük çocukların ölümü karşısında dayanamıyordu. Acısı ve öfkesi onu harekete geçiriyordu. Ailesine ve çevresine, “buna seyirci kalamam, bir şeyler yapmak istiyorum” diyordu.
O gün gülerek çıkmıştı evden. Gülüşü umudunun simgesi ve bu karanlık zamanların elbet bir gün biteceğine olan inancının ifadesiydi. Aynı düşün yolcularıyla birlikte Kobanê’ye umut olmak, karanlığın içinde aydınlık olmak için gidiyorlardı. Fakat karanlığı yaratanlar ve karanlıktan beslenenler buna izin vermediler. Umut eden, kavga veren, düşler kuran bu gençler, bombayı IŞİD’in eline tutuşturan sömürücü egemenler tarafından katledildiler. Düşleri, hayalleri, yeni bir dünya özlemleri sınırın diğer tarafına ulaştı ama bedenleri ulaşamadı. Karanlığın içinde birer yıldız oldular. Nazım Hikmet, Düşman adlı şiirinde eli kanlı egemenler için, umudumuzun düşmanları demişti. Evet, onlar ümidin, akarsuyun, meyve çağında ağacın, serpilip gelişen hayatın düşmanıdırlar.
Suruç katliamının üzerinden tam 10 yıl geçti. Acımız ilk günkü gibi taze ama öfkemiz yere göğe sığmayacak denli arttı. Katliamı yapanlar, onların arkasındaki güçler, savaşta ısrar edenler mahkemede yargılanmadılar. Başka yerlerde katliamlarına devam ettiler. 10 Ekim’de Ankara Garında barış isteyen binlerce insanın olduğu alanı kana buladılar ve 100’den fazla kişiyi katlettiler. AKP, tekrardan iktidara gelmek için 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki süreçte toplumda korku iklimi yarattı. Ankara, İstanbul, Diyarbakır ve Suruç’ta canlı bombalar patlatıldı. Biz iktidara gelmezsek ülke kaosa sürüklenir diyerek emekçileri tehdit ettiler. O günlerde o güzel insanları katledenler bugün Suriye’de iktidara geldiler. Emperyalist güçlerle el ele vererek halkları kıyımdan, katliamlardan geçirmeye devam ediyorlar. Çünkü onların düzeni kan, acı, gözyaşı ve karanlık üzerine kurulu.
Süleyman Hocayı katledenler onu mezarında da rahat bırakmadılar. Umuda, barışa, özgürlüğe tahammülleri olmadığı gibi Süleyman Hocanın mezarına da tahammül edemediler. Ölümünden sonraki 7 yılda 7 kez mezarı tahrip edildi. Mezarındaki çiçekler, kına tepsisi ve fotoğrafı paramparça edildi. Mezarını yıkıp dağıtanlar üzerine çirkin sözler yazdılar. Duvarlara da bunu yapmış olmanın verdiği “gururu” yazmaktan geri durmayacak kadar vahşileştiler. Annesi mezarına saldırı olmasın diye her gün mezarlığa giderdi, nöbet tutardı. Evladının mezarına yine saldırı olacağı korkusuyla mezarını, kemiklerini alıp eve götürmek istiyordu. Acılı annenin yüreğine ateş düşürenler, oğlunu mezarında bile rahat bırakmıyordu. Mezarı, hayalini kurduğu dünya gibiydi. Binbir çiçekle bezeli, cennet bahçesi gibiydi. Rengârenkti…
Süleyman Hocadan geriye anıları, mücadelesi, yazdığı-seslendirdiği şiirleri ve gözümüzün önünden hiç gitmeyen gülüşü kaldı. Onun dışındaki her şey; binbir emekle, zorluklarla yaptırdığı evinde, sokağa çıkma yasağı sürecinde şehrimizle birlikte yanıp kül oldu. Hep vurguladığı bir söz vardı: Vahşilere insanlığı öğretmek için her şeye rağmen var olacağız, işte bu yüzden direnmek yaşamaktır, derdi. Bir bedel olmadan bir kazanç olmayacağının bilincinde olan Süleyman Hoca bu uğurda canını verdi. Ne yastayız ne de anmakla yetiniyoruz. Hatırlamakla, hesap sormakla sorumluyuz. Onlar bizlere sorulması gereken bir hesap daha bıraktılar. Süleyman Hocanın öğrencisi ve sosyalist bir işçi olduğum için gurur duyuyorum. Sosyalist işçiler olarak Süleyman Hocaların özlemini çektiği dünya için mücadele etmeye devam edeceğiz. Mücadele edenler oldukça hiçbir düş yarım kalmayacaktır.
link: Ankara’dan MT okuru bir işçi, Suruç Katliamı ve Yarım Kalmayacak Düşler…, 19 Temmuz 2025, https://marksist.net/node/8556
NATO Zirvesi, Ukrayna Savaşı, Emperyalist Bloklar
Bakü Komünü: Aynı Mezara Gömülen Kafkasya





