Navigation

Sisyphus’un Cezası ve Kurtuluşun Esas Yolu

Kapitalizm insanlara paylaşmanın, yardımlaşmanın, dayanışmanın yerine bencilliği, rekabeti, bireyciliği pompalıyor. Çarklar, insanı insan olmaktan çıkarıp bencil, bireyci bir yaratığa dönüştürmek için dönüyor. Çıkışsızlık içinde çırpınan emekçi sınıftan insanlar ayakta kalma mücadelesi verirken, büyük idealler ve toplumsal dayanışma geleneklerine ulaşmasınlar diye bölünüp parçalanıyorlar. Kendi paçasını kurtarma, kolay yoldan zengin olma heveslerinin peşine düşüyorlar. Elbette çoğunluk bu hedeflere ulaşamadığı gibi, ulaştığını düşünenler de dipsiz çukurlarda kayboluyor. Bu durum bize mitolojide tanrılar tarafından lanetlenmiş Sisyphus’un hikâyesini anımsatmaktadır.

Sisyphus, Yunan mitolojisinde Aiolos’un oğlu, kurnazlığı ve düzenbazlığıyla ünlü Korint kralıdır. Efsaneye göre Sisyphus, ırmak tanrısı Asopos’a, kızı Aigina’nın Zeus tarafından kaçırıldığını söyleyerek Zeus’u ele verir. Bunun karşılığında kalesinin içinde bir pınarın akıtılmasını sağlar. Baş tanrı Zeus ele verilmesine öfkelenir, Sisyphus’u cezalandırmak ister. Sisyphus, yeraltı dünyasının tanrısı Hades tarafından, kocaman bir kayayı elleriyle iterek yüksek bir dağa çıkarmaya mahkûm edilir. Cezanın en kötü yanı, kayanın dağın tepesine geldikten sonra tam zirveye oturacakken aşağıya yuvarlanmasıdır, kaya asla dağın tepesinde durmayacaktır ve bu ceza sonsuza dek devam edecektir. Tanrılar, yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşler.

Kapitalist düzenin egemeni konumundaki burjuvazi, tarihsel tecrübeleriyle, çıkarlarını korumanın ve devam ettirmenin yolunun, emekçileri birleşmekten uzak tutmaktan geçtiğini iyi bilir. Medyası ve eğitim kurumları aracılığıyla “bireysel kurtuluş” düşüncesini işçilere çıkar yol olarak yutturmak ister. Toplumu her alanda örgütsüzleştirmeye ve insanları yalnızlaştırmaya çalışır. Bu sebepten emekçi sınıfların örgütlerine karşı bitmez tükenmez bir savaş verir, mücadeleci sendikaları, partileri, dernekleri hedef tahtasına oturtur. İşçi sınıfının yükselteceği mücadeleleri savuşturabilmek için  bireycilik, rekabet, bencillik gibi eğilimleri işçilerin bilincine zerk eder. İşçi ve emekçilerin okullarda, sınavlarda, işyerlerinde bencilliğin ve bireyciliğin dipsiz kuyusuna nasıl düştüğünü görebilmek için etrafımıza bakmak yeterlidir. Bu hastalıklara yakalanan, kolay yoldan para kazanma, sınıf atlama, köşeyi dönme, kendi paçasını kurtarma hevesine kapılan emekçiler tüm enerji ve motivasyonlarını gerçekleşmesi mümkün olmayan hedefler peşinde tüketirler. Tıpkı Sisyphus gibi…

İşçi sınıfı, aklı ve elleriyle hünerli bir sınıftır. Emeği ve becerisiyle üretir, topluma faydalı şeyleri ortaya çıkarır. Hâlbuki bireycilik ve bencillik, benmerkezci, hastalıklı bir hayat tasavvurudur. Hayatın merkezine kendini koyan insan, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla yaşamaya başlar. İtiraz etmekten, sorgulamaktan, özgürce düşünmekten ve başka insanlarla birlik içinde sorunlara çözüm aramaktan korkar. Kendisine ve topluma yararı olmayan işlerin peşinden koşmak işçilerin sınıf olarak toplumsal misyonuyla da bağdaşmayan bir durumdur. İşçiler yalnızca birleştikleri, kaynaştıkları ve mücadele ettikleri zaman patronların insanlık dışı düzeninden kurtulabileceklerini, bencillik, bireycilik ve rekabet duygusunun işçi ve emekçilere değil patronlar sınıfına ait olduğunu görmelidirler. Ezilmeye ve sömürüye dur diyebilmenin yolunu bireysel kurtuluş çarelerinde aramamalıdırlar. Geçmiş deneyimler işçi sınıfının yardımlaşmayla, dayanışmayla, birlikte mücadeleyle kazandığı ve bugüne miras bıraktığı hakların örnekleriyle doludur. Tüm enerjisini ve hevesini gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hedefin “başarılabileceği” umuduyla harcamak, tıpkı Sisyphus’unki gibi, bir cezayı yüklenmekten başka bir şey değildir.

Açlık ve işsizliğin son bulması, daha iyi çalışma ve yaşam koşulları, dünyanın bütün emekçilerinin istediği şeylerdir. Sınıfsız, sömürüsüz bir dünyaya kavuşma ideali ise ulaşılması gereken zirvedir. Bireycilik ve bencillik, ellerde ve akıldaki tüm hünere rağmen, kişiyi kendisine ve topluma faydasız bir varlık konumuna getirir. İşçiyi sınıfını dayanışma ve kardeşlikten, mücadele yöntemlerinden uzaklaştırır. Hakkını almak, onları korumak ve yarınlara bırakmak için el ele, omuz omuza bir mücadelenin gerektiği, yalnız başına girişilen hiçbir çabanın kazanımla sonuçlanamayacağı gün gibi açıktır. Aldatmacalara kanmamak, kafa bulanıklığına izin vermemek içinse örgütlü mücadele olmazsa olmaz bir gerekliliktir.