Navigation

Muhtar Berat

  Albay Rıfat,
  Asker kamuflajlı dürbünüyle,
  Haban dağının doruklarından
  Oluklarından 
  Gürül gürül yoksulluk akan kondularına,
  Ve kentin,
  Kömür tozundan karaya çalan
  Kırmızı kiremitli zengin damlarına bakıyordu.
  
  Ab-ı Ahmer 
  Kızıla boyanmış akıyordu 
  Bölerek kenti ikiye tam ortasından… 
  Sağındaki kocaman bahçeli evlerin içinde
  Akla ne gelirse vardı.
  Sofrasında bal kaymak, 
  Bahçesinde meyveler çeşit çeşit ve al aldı.
  Kapısında bekleyenler;
  Eli tüfekli,
  Beli fişekli,
  Ve sahipleri gibi “aman” bilmez adamlardı.
  
  Sol yanındaki yoksul kondular,
  Haki bir fonun üzerindeki
  Simsiyah küçük noktalar gibi belli belirsizdiler.
  Ekmeğin
  Suyun
  Dönen çarkların sebebi olduklarından,
  Ve de bütün dünyayı 
  Ellerinin bereketiyle doyurduklarından habersizdiler.
  Hani nasıl denir;
  Elsiz, ayaksız 
  Kör, sağır ve dilsizdiler. 
  
  Albay Rıfat
  İndirdi dürbününü birkaç kez. 
  Birkaç kez, gözlerini kısarak baktı.
  Bacalarından
  Büklüm büklüm
  Kapkara dumanlar tüten
  Sol taraftaki çoğu evlerin damları topraktı.
  Ne yağmurdan nasiplenirdi tarlaları,
  Ne sofraları ekmekten…
  Çocukları kara kuru,
  Çocukları aç biilaç,
  Ve ayakları çırılçıplaktı.
  
  
  Gün
  Ufuktaki bulutları,
  Ve kızıla boyayarak kiremitlerini 
  Şehrin sağ yanındaki zengin damların,
  Sol yanındaki yoksul konduları ve sokakları
  Kopkoyu bir karanlığa bıraktı bırakacaktı.
  
  Muhtar Berat,
  Uçları göğe değen
  Çift çamların arasındaki çifte minareli camiden,
  Akşam ezanını okuyordu.
  Ve bilirmiş gibi sanki
  Ölüm haberi geldiğini oğlu Baran’dan;
  Ramazan’dan ve Hasan’dan sonra 
  En küçük oğlu Baran’dan ölüm haberi geldiğini bilirmiş gibi,
  Ezan okumuyordu da ağıt yakıyordu… 
  “Hayye ale’l-felah, Hayye ale’l-felah” derken,
  Yani şehrin sol yanındakileri
  Kurtuluşa davet ederken,
  Albay Rıfat;
  Dar, toprak bir yoldan,
  Tozu dumana katarak kente iniyordu.
  
  Kentin sol yanındaki evler
  Yokluğun aman bilmez elleriyle boğazlanıp
  Öbür dünyadaki mükâfatlarıyla avunurken
  Sağ yanındaki evler, 
  Etin ve ekmeğin bolluğuyla göneniyordu
  
  Muhtar Berat,
  Çıkıp çifte minareli camiden, 
  Ab-ı Ahmer’in üzerinden Haban’a doğru yürüdü.
  Yüreğindeki öfke,
  Yüreğindeki ateş,
  Yüreğindeki isyan büyüdükçe büyüdü.
  
  İki adamın,
  Kenarından 
  Birbirine doğru yürüdüğü Ab-ı Ahmer’in yüreği,
  Kan kızıla boyanarak akıyordu. 
  
  Albay Rıfat inip arabadan,
  Birkaç adım atıp durdu.
  Ve sanki
  Taşı kayayı söküp yerinden,
  Gürül gürül bir çığ gibi 
  Kendisine doğru gelen bu adamı
  Bundan yirmi yıl önce getirdiği 
  İlk kara haberden beri tanıyordu.
  
  Ve on yıl sonra yine,
  Ve şimdi yeniden,
  Ve hatta 
  Yüzlerce, binlerce yıldan beri,
  Ölüm ve ayrılıktan başka bir şey değildi getirdikleri.
  Ve sonra yeniden,
  Ve sonra her defasında ve hiç durmadan 
  “bir ayrılık,
  bir yoksulluk, 
  bir de ölüm” getirdiler
  Şehrin sol yanındakilere.
  
  Muhtar Berat’ın ilk oğlu Ramazan;
  Kudret Ağa’nın ilk oğluyla
  Aynı günde, aynı ayda 
  Zenginlerin tarlalarında ekinlerin boy boy,
  Yoksulların sofralarında
  Ekmeğin kıt olduğu bir yılda doğmuştu.
  Kudret Ağa’nın oğlu Rüstem
  Yirmi günde hemen gidip dönerken,
  Ramazan;
  Bir ağanın topraklarının kenarında nöbet beklerken 
  Soğuktan donarak öldüğünde
  Daha yirmisinde bile değildi.
  
  İkinci oğlu Hasan’a 
  “Eğitim Zayiatı” dendiğinde;
  On sekizindeki karısı Medine
  Altıncı ayını bile doldurmamıştı hamileliğinde.
  Doğarsa eğer oğlunun adını 
  Umut Barış koyacaktı.
  Belki bütün dünya 
  Umut ve barışla dolu bir dünya olacaktı.
  Ve fakat
  Muhtar Berat;
  Üç oğlunun acısını üst üste koyarak,
  Ömür boyu cayır cayır yanacaktı.
  
  Albay Rıfat;
  İlk ölüm haberini getirdiğinde 
  Otuz sekizinde bir binbaşıydı.
  Hasan’ın haberinde
  Kırk sekizinde bir albay…
  Bir babaya üç çocuğunun da
  Ölüm haberini vermek 
  Kaç kula nasip olur bilinmez ama
  Baran’ın ölüm haberini getirdiğinde
  Fazlası var eksiği yoktu elli sekizinden…
  
  Muhtar Berat;
  İlk oğlunun ölüm haberi geldiğinde 
  Otuz sekizinde
  Dalgalı saçları siyahtı.
  Ve yüreğinden kopup gelen öfke
  Ne dağlara
  Ne denizlere sığacak bir ahtı.
  On yıl sonra Hasan öldüğünde
  Sanki yetmişine varıp dayanmıştı. 
  Saçı sakalı bulutlar gibi bembeyaz
  Yüzündeki çizgiler
  Ayaklarının dibinden ırmaklar akan
  Vadiler gibi yarılmıştı.
  Üçüncüsünde ise bu kez
  Ne kadar acı varsa kavrulacak
  Cayır cayır yanacak ne kadar acı varsa 
  Asırlarca biriktirip yüreğine doldurmuştu.
  
  
  İlk oğlu Ramazan öldüğünde
  “Vatan için…” demişti Albay
  “Vatan için” diye dökülmüştü ağzından kelimler.
  “Vatan ve Bayrak için öldü” demişti “ölenler”.
  “Vatan sağ olsun Komutan” demişti Muhtar Berat “Vatan…”
  
  
  Milyonlarca Ramazan ve Hasan
  Ekmeğe ve aşa doyamadan;
  Ve kimisi gene,
  Belki bir kere bile
  Kömür gözlü bir yârin sıcaklığını duyamadan
  Ve oğullarına
  Ve kızlarına
  “Oğlum, Kızım” diyemeden 
  İnsanca yaşayıp bir gün bile göremeden
  “Vatan için” ölmüşlerdi.
  
  On yıl sonra bu kez 
  Kör bir kurşunla “zayi oldu” haberini verdiğinde Hasan’dan;
  “Vatan için donarak ölmek de varmış, 
  Kör bir kurşunla zayi olmak da Komutan…
  Veren Allah, alan Allah
  Kaçılmazmış demek ki mukadderattan” demişti Muhtar Berat.
  
  
  Albay Rıfat
  “Vatan için” diyecekken
  Yirmi yıl sonra ve üçüncü kez yeniden,
  Kaldırıp elini susturdu Muhtar, Albay’ı.
  
  Ve Albay’a uzun uzun baktı
  İri gözlerinde öfke
  İri gözlerinde isyan 
  İri gözleri kan ve revandı.
  
  Kalın kaşları çatık
  Kalın kaşları keman
  Kalın kaşları gerili yaydı
  
  Haki gömleğinin
  İki dirseği de siyah birer yamalıktı.
  Uzun beyaz sakalı;
  Tarihin bütün acıları yazılı 
  Bir sayfa gibi ak,
  Bakışları;
  Esaretin karanlığını yırtar gibi aydınlıktı.
  
  Elleri damar damar…
  İnci zerresinden yaşlar 
  Çiğ tanesi gibi sıra sıra yanağındaydı.
  
  “Ben” deyip Muhtar Berat, 
  “Ben” deyip durdu. 
  Acısı akıp içine
  Yüreğiyle sarmaş dolaş oldu.
  Ve sonra
  Kırk yıllık bir düşman gibi hançeriyle şerha şerha yardı.
   
  “Ben Berat Yurtseven Albay! 
  Üç oğlumu aldın elimden. 
  Üç gök bulutumu...
  
  Güneşimi,
  Ayımı,
  Yıldızımı…
  Gecemi, gündüzümü,
  Üç kınalı kuzumu aldın Komutan.
  
  Yağmurlarımı, ırmaklarımı, derelerimi,
  Başak başak ekinlerimi aldın.
  Ne dökülse ellerimden
  Ne boy verip çoğalsa 
  Elimde avcumda ne varsa aldın, aldınız Komutan!
  Ne doymak bilmez bir iştahınız varmış meğer? 
  Ne doymak bilmez bir iştahınız!
  Üç dağımı 
  Üç denizimi
  Ve komutan
  Yüz binlerce oğlumu ve kızımı aldın, aldınız.
  Sonra Komutan;
  Bir ayrılık 
  Bir yoksulluk 
  Bir de
  Bir de ölüm bıraktınız geride
  Daha da bırakacağınızdan gayrı…
  
  Tanırsın beni.
  Tanır ataların atalarımı, 
  Yüzlerce yıl ve yedi göbektir…
  Bu topraklara dökülür kanımız.
  Ellerimiz ölesiye itaatkâr ve ellerimiz ölesiye çalışkan.
  Vatan sağ olsun diyorsun değil mi Komutan?
  Vatan!
  Yani dökülen ter,
  Yani akan kan, 
  Vatan ve bayrak için diyorsun değil mi?
  Peki, öyleyse söyle komutan;
  Yalnızca bizim damarlarımızda mı dolaşır
  Bayraklara rengini veren kan?
  Ve yalnızca
  Bizim çocuklarımızın canı mıdır vatanı sağaltan?
  Eğer öyleyse komutan;
  Yani
  Vatan aç,
  Vatan açık kalmaksa,
  Vatan on sekizinde, yirmisinde,
  Bir başkasının toprağı 
  Bir başkasının zenginliği için ölmekse,
  Yerin dibine batsın
  Böyle bir düzen
  Böyle bir hayat
  Böyle bir vatan… Komutan!”