Navigation

Sermayenin Açgözlülüğü, Kuraklık ve Su Sorunu

Yağışların olmaması ve özellikle büyük kentlerin su ihtiyacını karşılayan barajların boşalması Türkiye’de susuzluk ve kuraklık sorununu yeniden gündeme getirdi. Geçim sıkıntısıyla, ağır ve yorucu çalışma koşullarıyla, hayat gailesiyle boğuşan, kentlerde yaşayan milyonlarca emekçinin gündemine ancak “musluklardan akan suyun kesilmesi” riskiyle karşı karşıya kalındığında girdi susuzluk sorunu…

Susuzluk sorunu gündeme girdi girmesine ama asıl sorunun çevresinden dolanarak, yağmur duası ve evlerde su tasarrufu önerileriyle girdi. Burjuva medyada eller yıkanırken musluğun kapatılması, duş başlıklarının değiştirilmesi, bulaşık ve çamaşır makinelerinin tam dolmadan çalıştırılmaması gibi “suyu tasarruflu kullanın” haberleri yapılıyor bolca. Ayrıca yağmur bombası kullanılması, deniz suyunun arıtılması, İstanbul özelinde Melen barajının tamamlanması gibi öneriler tartışılıyor. Sanki tek sorun barajlardaki doluluk oranıymış ya da susuzluğun tek nedeni beklenen yağmurların gelmemesiymiş gibi bir algı yaratılıyor. Özellikle son birkaç yıldır barajların doluluk oranı azaldıkça su sorunu gündem oluyor, ancak yağışla birlikte barajların dolmasıyla herkes hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Bu arada kök neden olduğu yerde durduğu için susuzluk ve kuraklık sorunu her geçen yıl büyüyerek devam ediyor. Nitekim genellikle yaz aylarında görünür olan su sorunu bu yıl kış aylarında da yağış olmaması nedeniyle daha fazla ortaya çıktı. Uzmanlar 2021 yılının yaz döneminin daha da sıkıntılı geçeceğini söylüyor.

Dünya genelinde etkili olan kuraklık ve susuzluk sorunu her geçen gün büyüyerek doğrudan ya da dolaylı başka sorunların da büyümesine yol açıyor ve asıl olarak işçileri, emekçileri, yoksulları etkiliyor. Küresel iklim değişikliğinin bir göstergesi olan yağışların azalması, kuraklık ve susuzluğun nedenlerinden sadece biridir. Susuzluk sorununu büyüten kapitalist sistemin yol açtığı daha pek çok neden vardır. Evlerde su tasarrufu yapmak ise çözüm değil, sadece kentlerde sorunun daha büyük bir krize dönüşmesini olsa olsa kısa bir süre erteleyecek bir faktördür. Yanlış anlaşılmasın, su gibi insanlığın ortak varlıklarından birinin tasarruflu kullanılması önemsiz değildir. Ancak doğa kapitalistlerin açgözlü talanına maruz kalırken bireysel tasarrufla sorunu çözmeye çalışmak, tabanı delik bir havuzu su ile doldurmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Sorunu ve çözümü bireysel su kullanımına indirgemek; gerçeklerin görülmesini engellemek, kapitalist sistemin günahlarını örtmek, sermayenin açgözlülüğünü ve siyasi iktidarın yağma ve talan politikalarını görmezden gelmek demektir.

İşin gerçeği tarihsel bir krizle debelenen kapitalist sistem dünyayı aynı zamanda bir ekolojik krize sürüklemiştir. Küresel ısınma ve iklim değişikliği, ısı adasına dönüşen beton kentler, çevre kirliliği, nehirlerin ve göllerin kuruması ve kirlenmesi, yeraltı sularının azalması ve kirlenmesi, denizlerde ve okyanuslarda muazzam kirlilik, orman yangınları, kimyasal ve radyoaktif atıklar, ekilebilir toprakların kirlenmesi ve kuruması, bütün bunlarla birlikte yok olan sayısız canlı türü ve göç etmek zorunda kalan milyonlarca insan… Bugün kapitalist sistemin dünyayı getirdiği ekolojik krizin genel tablosu budur. Susuzluk ve kuraklık bu tablonun sadece bir parçasını oluşturuyor, ama önemli bir parçasını…

Küresel ısınma ve susuzluk sorunu

Susuzluk sorununun tek nedeni olmasa da başlıca nedeni küresel ısınma ve iklim değişikliğidir. Dünyamız uzun zamandır küresel ısınma tehdidiyle karşı karşıya. Küresel ısınmanın en büyük sebebi ise atmosfere salınan karbondioksit, metan, ozon vb. sera gazlarındaki artıştır. Sera gazı salımının en büyük sebebi enerji ve sanayi sektöründe kullanılan petrol, kömür, doğalgaz gibi fosil yakıtlar olmakla birlikte bir diğer önemli nedeni de ormanların yakılması ve tahrip edilmesidir. Sera gazları atmosferdeki yoğunluklarının artmasıyla daha fazla ısının tutulmasına ve hapsolmasına yol açıyor. Yani güneşten gelen enerji yeryüzünde sıkışıp kalıyor ve dünyamız sürekli ısınıyor. Normalin üzerinde ısınan dünyada küresel iklim değişikliği ortaya çıkıyor.

Küresel iklim değişikliği tüm dünyada ani seller, kasırgalar, orman yangınları, buzulların erimesi, okyanuslardaki asitlenme nedeniyle balıkların ölmesi ve kuraklık gibi felâketlerle kendisini gösteriyor. Ani yağışlar yeraltı sularını besleyemediği gibi sel vb. felâketlere yol açarak ciddi zararlar veriyor. Uzun süre yağış olmaması ise önce tarımsal kuraklığa ve ardından hidrolojik kuraklığa yol açıyor. Toprağın yüzeye yakın bölümünde nemini kaybetmesi anlamına gelen tarımsal kuraklık ekilen bitkilerin köklerinin beslenemeyerek ürün veriminin düşmesine, dolayısıyla gıda krizine ve gıda fiyatlarının artmasına yol açarken, yüzey ve yeraltı sularının azalması demek olan hidrolojik kuraklık ise su kıtlığına dönüşüyor. Şüphesiz hidrolojik kuraklığın ana sebebi bu olsa da, yüzey ve yeraltı sularının kâr ve rant uğruna hesapsızca talan edilerek tüketilmesi de kuraklığı şiddetlendiren önemli bir faktördür. İlerleyen satırlarda Türkiye özelinde bunun nasıl yapıldığına ayrıntılarıyla değineceğiz.

Dünya Meteoroloji Örgütünün (WMO) açıkladığı “Küresel İklim Durumu” raporuna göre “2010’ların başlarından ortalarına kadar, 1,9 milyar insan veya küresel nüfusun %27’si potansiyel olarak ciddi şekilde su kıtlığı olan bölgelerde yaşıyordu. 2050 yılında bu sayının 2,7 ilâ 3,2 milyara çıkacağı öngörülmektedir. 2019 yılı itibarıyla dünya nüfusunun %12’si ıslah edilmemiş ve güvenli olmayan kaynaklardan su içmektedir. Dünya nüfusunun %30’undan fazlası veya 2,4 milyar insan herhangi bir sağlık önlemi olmadan yaşıyor. İklim değişikliğinin su sıkıntısı çeken bölgelerin sayısını ve hâlihazırda su sıkıntısı olan bölgelerde kıtlığı arttıracağı tahmin edilmektedir.” Aynı raporda 2020 yılının, 2016 ve 2019’la birlikte en sıcak üçüncü yıl olarak kayda geçtiği belirtiliyor. 1850 yılından bu yana tutulan kayıtlara göre 2015 yılından bu yana en sıcak yıllarını yaşayan dünyada sıcaklık yaklaşık 1,2 derece artmış durumda. Nitekim bu sıcaklık artışının sonuçları 2020 yılında daha fazla ortaya çıktı.

2020 yılında başta Avustralya olmak üzere Sibirya, ABD’nin Batı kıyısı ile Güney Amerika’da milyonlarca hektarlık ormanlık alan yandı, milyarlarca canlı yaşamını yitirdi. Son 20 yılda Avustralya’nın okaliptüs ormanlarının her yıl yüzde 1’i yanarken 2019-2020 sezonunda yüzde 21’i yandı. Normal şartlarda orman yangınları doğanın kendisini yenilemesi için bir fırsattır. Ancak küresel ısınmayla birlikte şiddeti ve sıklığı artarak daha fazla alanı etkisi altına alan yangınlar doğanın kendisini yenilemesine fırsat tanımıyor. Büyük çaplı orman alanlarının yok olması ise küresel ısınmayı şiddetlendiriyor. 2020’de orman yangınlarının yanı sıra ABD’de ve Güney Amerika’da rekor sayıda ve görülmemiş şiddette kasırgalar ve fırtınalar; Çin, Pakistan, Hindistan ve Sudan’da sel felâketleri yaşandı. Tüm bu felâketlerde yüzlerce insan hayatını kaybetti, yüz binlerce insan göç etmek zorunda kaldı, milyonlarca insan için gıda sorunu baş gösterdi.

Koronavirüs salgınıyla birlikte burjuva medyada çokça yapılan güzellemelerden biri bu salgın vesilesiyle doğanın kıymetinin daha fazla anlaşılır olduğuydu. Kapitalistler aynı şeyi anlamamış olmalı ki WMO’nun raporuna göre “pandeminin getirdiği ekonomik yavaşlamaya rağmen” atmosferdeki sera gazı seviyesi artmaya devam etti. Gerçek şu ki, kapitalist üretim tarzında her şey kâr için üretilir. Doğanın, insanın, yaşamın kapitalistler için bir önemi yoktur. Bu nedenle fosil yakıtlara alternatif olan temiz ve yenilenebilir enerji kaynakları kısa vadede yeterince kârlı görünmedikleri için kapitalistlerin öncelikli tercihi değildir. Aynı nedenle ülkelerin her yıl çeşitli adlar altında düzenlediği küresel iklim zirveleri, yaptıkları iklim anlaşmaları, bilim insanlarının, çeşitli kuruluşların hazırladıkları raporlar görev savmaktan öteye geçmemektedir.

Kısacası tüm felâketlerin ve konumuz olan susuzluk ve kuraklığın baş müsebbibi kapitalist sistemin bizzat kendisidir. Ancak bu gerçek her ülkenin siyasi iktidarlarının yürüttüğü politikaların da ekolojik krizi şiddetlendirdiğini görmemize engel olmamalı. Nitekim AKP iktidarının yıllardır sürdürdüğü sermaye odaklı yağma ve talan politikalarının, küresel ısınmanın yarattığı sorunları daha da büyüten sonuçları olmuştur. Keza ne kadar işlevli olduğundan bağımsız Paris İklim Anlaşmasını imzaladığı halde Meclis gündemine getirerek onaylamayan tek G20 ülkesi olan Türkiye’nin karbon emisyonunu son 30 yılda yüzde 135 oranında arttırdığını ve toplam emisyonlarda en büyük payın yüzde 72,8 ile enerji sektörüne ait olduğunu da belirtelim.

Su zengini ülke söyleminden su fakiri ülke gerçeğine

Yıllarca zengin su kaynaklarımız olduğu masalı anlatılıp duruldu ancak gerçeklik hiç de öyle değil. Türkiye’de kişi başına düşen yıllık su miktarı 1349 metreküptür. Uluslararası hesaplamalara göre kişi başına düşen su miktarı 1000 ile 1700 metreküp arasında olan ülkeler su stresi (baskısı) yaşayan ülkeler kategorisine giriyor. Bu miktar 1000 metreküpün altına düştüğünde ise söz konusu ülke su fakiri olarak kabul ediliyor. Hesaplama ülkedeki yüzey ve yeraltı su varlıklarının toplamının ülke nüfusuna bölünmesiyle yapılıyor. Ancak burada burjuvazinin “su kaynakları kıt, nüfus fazla” argümanına dikkat edilmeli. Zira bu söylem kapitalist sistemin günahlarını örtmektedir. Nüfus tek başına belirleyen değildir. Su varlıklarının azalmasında mevcut su varlıklarının korunmayarak talan edilmesi, kirletilmesi ve hızla tüketilmesiyle sonuçlanan kâr odaklı üretim tarzı ve politikalar belirleyicidir. Türkiye 20 yıldır su stresi çeken bir ülke konumundadır ve buna rağmen bunu dikkate alan bir su politikası yoktur. Peki bu bilgi neden önemli? Çünkü öyle olmadığı halde su zenginiymiş gibi davranıp mevcut su varlıklarını hesapsız kitapsız yağma ve talana kurban ederseniz kısa sürede su kıtlığı yaşayan bir ülke haline gelebilirsiniz. Siyasi iktidarın yıllardır yaptığı tastamam budur ve bu gidişle çeşitli raporlarda belirtilen 30 yıllık süreden daha kısa bir zaman zarfında su fakiri bir ülke haline geleceğimize kesin gözüyle bakabiliriz. NASA’nın ve Dünya Doğayı Koruma Vakfının (WWF) verileri de bu ihtimali güçlendiriyor.

WWF’ye göre küresel ölçekte su riski yüksek şehirlerin arasında Türkiye’den İstanbul, Ankara, İzmir, Gaziantep, Diyarbakır, Bursa, Mersin, Konya, Adana ve Antalya olmak üzere toplam 10 şehir yer alıyor. WWF bu duruma kuraklıktan ziyade planlama eksikliğinin sebep olduğunu söylüyor. NASA’nın 18 Ocakta yayınladığı Türkiye raporu ise kuraklık sorununun geldiği boyutu gözler önüne seriyor. NASA biri hidrolojik kuraklığı, diğeri tarımsal kuraklığı gösteren iki harita paylaştı. Haritalarda normalden daha fazla su tutan alanlar mavi ile gösterilirken daha az su tutan alanlar turuncu ve kırmızı ile gösteriliyor. Kırmızının daha yoğun kuraklık anlamına geldiğini de belirtelim. Neredeyse tamamı kırmızıyla kaplı haritalara bakıldığında Türkiye’deki yeraltı su rezervlerinin, tarım için büyük önemi olan toprağın en üst 1 metrelik tabakasının büyük oranda kuruduğu, yani tarımsal ve hidrolojik kuraklığın ciddi boyutta yaşandığı görülüyor.

Siyasi iktidarın gündemine girmese de NASA’nın raporunda 2020’de Konya Ovasına 2019’un aynı dönemine göre yüzde 38 daha az yağış düştüğü, ekinlerin şimdiden zarar gördüğü ve çiftçilerin mahsul verimi bakımından endişeli olduğu bilgisi de yer alıyor. Ayrıca kuraklık zamanlarında akarsuları besleyen, tarımsal sulama ve içme suyunda önemli bir kaynak olan yeraltı sularının geri kazanılmasının aylar süreceği, çünkü bu kaynakların istikrarlı bir şekilde yağmur ve kar sularıyla beslenmesi gerektiği belirtiliyor.

Su sorunu sadece susuzlukla sınırlı değildir, en büyük tehlikelerden biri de temiz su kaynaklarının kirlenmesidir. Ülkenin her yerinde akarsular, göller, dereler hem kuruyor hem kirleniyor. Bir yandan su kaynakları azalırken diğer yandan var olanların kirlenmesi krizin boyutunu arttırıyor. Her ne kadar su havzalarındaki suyun kalitesiyle ilgili yapılmış bütünlüklü bir çalışma bulunmasa da (bu bile başlı başına bir sorundur) az sayıda yapılan kalite incelemelerine ve kirliliğin yol açtığı sorunların ayan beyan ortaya çıkmasına bakarak tehlikenin boyutunu görmek mümkündür. Türkiye genelinde toplam 25 su havzasından sadece 5’inde kalite incelemesi yapılmış. Bu incelemenin sonucuna göre 5 su havzasında bulunan su kaynaklarının sadece yüzde 17’si iyi durumda. Kalitenin düşmesi kimyasal kirliliğin arttığı anlamına geliyor. Kimyasal kirlilik arttıkça suyun ekolojik dengesi bozuluyor. Bu bozulma suyla sınırlı kalmayarak çevresini de etkiliyor. Aynı kirlilik sorunu şüphesiz yeraltı suları için de geçerlidir. Suların kirlenmesinin doğaya, tarıma, yaşama nasıl etkileri olduğuna ilişkin örneklere ileride değineceğiz.

Bilim insanları, konunun uzmanları yıllardır çevre politikaları konusunda uyarılar yapıyor, raporlar hazırlıyor, bekleyen tehlikelere dikkat çekmeye çalışıyorlar ama ne gam! Önceliği başta yandaş sermaye olmak üzere sermayeyi büyütmek olan AKP iktidarı ülkenin dört bir yanında doğal kaynakları yağma ve talana kurban etmeye devam ediyor.

Çarpık kentleşme, betonlaşma su krizini büyütüyor

Türkiye henüz su fakiri bir ülke olmasa da havzalar bazında incelendiğinde toplam 5 havzada su fakiri olduğumuz ortaya çıkıyor. Balıkesir, Bursa, Çanakkale, İstanbul, Kırklareli, Kocaeli, Tekirdağ ve Yalova illerinin bulunduğu Marmara havzası da su fakiri havzalardan biri… Çünkü kentleşmeyle birlikte artan nüfus yoğunluğu nedeniyle kişi başına düşen su potansiyeli 1000 metreküpün altında. Sanayinin yoğunlaştığı bölgede ister istemez nüfus da artıyor. Ülke nüfusunun yüzde 30’u Marmara havzasında yaşarken doğal su varlıklarının sadece yüzde 4’ü bu bölgede bulunuyor. Nüfus artışına çarpık yapılaşmayı, yeşil alanların azlığını, betonlaşmayı ve ormansızlaştırmayı eklediğimizde kentlerin ısı adalarına dönüşmesi kaçınılmaz olmaktadır. İklim değişikliği kentsel ısı adası etkisiyle birleştiğinde aşırı sıcak ve nem kent nüfusunu olumsuz etkiliyor. Aşırı hava olayları daha sık yaşanıyor. Ani ve sağanak yağışlar betonla kaplı kentlerde suyun gidecek yeri olmaması nedeniyle sel baskınlarına yol açıyor. Kent merkezlerinde, özellikle çukur alanlarda, binaların yoğun olduğu yerlerde sıcaklık daha yüksek olduğu için kar yağışı olsa bile yere düşene kadar eriyor, düşse bile kar yerde tutunamıyor.

Susuzluğu önlemek amacıyla kentlerde yaşayanlara su tasarrufu yapmaları salık verilirken şehir şebekelerinde suyun sadece taşınması sırasında yüzde 43’lük bir fiziki kayıp yaşanıyor. Yani zaten kısıtlı olan suyumuzun yarısı daha taşınırken kayboluyor! Yeni barajlar yapılıyor, başka illerden su getirmenin yolları aranıyor ama suyun taşınması sırasında yaşanan kaybı azaltmaya yönelik yapılan elle tutulur bir şey yok. Güya 2014 yılında “İçme Suyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıplarının Kontrolü Yönetmeliği” yürürlüğe girerek belediyeler su kayıp oranlarını düşürmekle yükümlü kılınmıştı. Buna göre büyükşehir ve il belediyeleri su kayıp oranını 5 yıl içerisinde en fazla %30, takip eden 4 yıl içerisinde ise en fazla %25 düzeyine; diğer belediyeler ise 9 yıl içerisinde en fazla %30, takip eden 5 yıl içerisinde ise en fazla %25 düzeyine indirmekle yükümlü olacaklardı. Ne var ki, 5 yıllık sürenin sonunda yönetmeliğe rağmen bir ilerleme kaydedilmemesi nedeniyle siyasi iktidar çareyi kendi yönetmeliğini değiştirmekte buldu ve 2019 yılında yeni bir yönetmelik çıkararak belediyelerin su kayıp oranlarını düşürme yükümlülüğünü 5 yıl ileriye attı.

Evlerde kullanılan; duş, lavabo ve çamaşır makinelerinden çıkan az kirlenmiş atık su “gri su” olarak adlandırılıyor. Gri suyun kanalizasyona verilmeyerek yeniden değerlendirilmesi, böylece yarı yarıya su tasarrufu yapmak mümkün olduğu halde yapılmıyor. Türkiye’de arıtılan atık suların yalnızca yüzde 1,2’si yeniden kullanılıyor. Sadece fiziki kayıpların önlenmesi ve gri suyun değerlendirilmesi bile kentlerde büyük oranda su tasarrufu sağlayabilecekken ve yapılması hiç de zor olmadığı halde neden yapılmıyor? Çünkü kentlerin altyapısının yeniden düzenlenmesi, arıtma tesislerinin kurulması, binaların yeni sisteme göre projelendirilmesi gerekiyor ve bütün bunlar maliyet demek!

Kanal İstanbul: Rant uğruna yok edilen su kaynakları

Kanal İstanbul’un ne denli büyük tahribatlara yol açacağı pek çok uzman tarafından dile getiriliyor. Biz işin sadece su ile ilgili kısmına bakalım. Proje alanı üzerinde bulunan Terkos ve Sazlıdere barajı İstanbul’un su ihtiyacının yüzde 30’unu karşılıyor. Kanal İstanbul projesi hayata geçirilirse Sazlıdere barajının yüzde 60’ı yok olacak. Terkos gölü ve yeraltı sularına tuzlu su karışma olasılığı çok yüksek. Tema Vakfı, deniz suyundan yeraltı sularına bir sızıntı olması durumunda tüm Avrupa yakasındaki yeraltı sularında geri dönüşü olmayacak bir tuzlanma riski olduğunu söylüyor. Bu durumda su kaynakları kalıcı olarak yok edilecek. Proje bölgesindeki tarım alanlarının yüzde 52’si imara açılacak yani betonlaşacak. En az iki yüz bin ağaç kesilecek. Zaten yoğun betonlaşma, ormansızlaşma ve nüfus artışı nedeniyle nefes alamayan kent içinde bir kent daha yaratılarak susuzluk sorunu daha da büyütülecek. Projenin maliyetinin ise her ne kadar 75 milyar olarak açıklansa da gerçekte en az 100 milyar lira olacağı belirtiliyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu projenin sadece İSKİ’ye maliyetinin deplase edilecek (yeri değiştirilecek) hatlardan dolayı 30 milyar lira olduğunu söylüyor. Peki tarım ve orman alanlarını, su kaynaklarını yok edecek, fay hattı üzerinde olması nedeniyle de ciddi riskler barındıran, belki bir çevre felâketine yol açabilecek olan bu maliyetli projede neden ısrar ediliyor? Hiç uzatmadan söyleyelim: bu ısrarın nedeni siyasi iktidarın alâmeti farikası olan rant ve kâr sevdasıdır!

Yağma ve talanın kurbanı göller

Su Politikaları Derneğinin “Doğal Göller ve Sulak Alanlardaki Su Yönetimi Sorunlarımız ve Çözüm Önerileri” başlıklı raporuna göre Türkiye’de bulunan 300’e yakın irili ufaklı gölün yüzde 60’ı kurudu. Onlarca göl ise kuruma riskiyle karşı karşıya. Önemli su kaynaklarının başında gelen göllerin kirlenmesi ve kurumasında hemen hemen aynı faktörler rol oynuyor. Gölü besleyen akarsulara yapılan onlarca barajın ve göletin göle akan suları engellemesi, göl çevresinin imara açılması, akarsular üzerine yapılan su şişeleme tesislerinin aynı şekilde gölü besleyen su kaynaklarının önünü kesmesi, vahşi tarımsal sulama, göl çevresinde yapılan orman katliamları, madencilik çalışmaları, kanalizasyon ve sanayi atıklarının göllere bırakılması… Böylece küresel ısınmayla birlikte artan kuraklık göllerin kurumasıyla daha da katmerlenerek su kıtlığına doğru gidiyor.

AKP iktidarının doğal varlıkları yok ederek “yerine yenisini yaparız” anlayışı yıllardır tam bir doğa katliamına dönüşmüş durumda. Sadece cehaletle açıklanamayacak bu anlayış biyoçeşitliliği yok ediyor, ekosistemi bozuyor, doğaya geri dönüşsüz zararlar veriyor. Doğal göller korunmazken, birçoğu kuraklık riski altındayken, göl sularını besleyen akarsular üzerinde yapay göletler ve barajlar yapılarak kuraklık hızlandırılıyor. Siyasi iktidarın “1000 günde 1000 gölet” projeleri yüzünden akarsu ve göller birer su deposuna indirgenmiş, milyonlarca yılda oluşan doğal göller yok olmayla karşı karşıya gelmiştir. Uzmanlar göl sularıyla ilgili politikaların tehlikelerine yıllardır dikkat çektikleri halde AKP iktidarı bildiğini okumaya devam ediyor.

İşte birkaç örnek… Marmara Bölgesinin en büyük, Türkiye’nin 5. büyük gölü olan İznik Gölünde sudaki çekilme 100 metreye ulaşırken, su seviyesi 1,5 metreye kadar düştü. İznik Gölü, gölü besleyen derelere birbiri ardına yapılan barajlar ve göletler nedeniyle kururken, endüstriyel ve evsel atık sular ile tarımsal ilaçlar yüzünden kirleniyor. Gölde bulunan balıklarda ve bitkilerde ağır metal kirliliği tespit edilirken, toplu balık ölümleri yaşanıyor. Göl can çekişirken halen gölü besleyen sınırlı sayıda kalmış derelerin üzerine yeni barajlar yapılması planlanıyor.

Sakarya’nın su ihtiyacının yüzde 90’ını, Kocaeli’nin ise yüzde 15’ini karşılayan Sapanca Gölü de kuruma riskiyle karşı karşıya. Gölü besleyen 14 derenin 10’u kurudu, diğer dört derede ise su miktarı azaldı. Göl çevresindeki ormanlık alan hukuksuz bir şekilde imara açılarak 15 yıldır yağmalanıyor. Zengin Araplara satılan lüks villalardan gelen milyon dolarlar sermayenin ve siyasi iktidarın gözünü karartmış durumda. Bu villaların atık suları da olduğu gibi göle akıtılıyor.

Türkiye’nin en büyük ikinci doğal tatlı su gölü olan Eğirdir Gölünde su seviyesi 16 metreden 4 metrenin altına düşmüş durumda. Gölün en dar kısmı olan Kemer Boğazı 1,8 km genişliğindeyken, bugün 1,2 km genişliğe ve yer yer bir metrenin altında su seviyesine düştü. Gölün bu alanı sazlık ve bataklık alana dönüşüyor. Neden mi? Kimyasal ve sanayi atıkları, kanalizasyon atıkları göle bırakılıyor. Gölü besleyen kaynaklar yine barajlar nedeniyle göle ulaşamıyor! Göl suyu o kadar kirlenmiş durumda ki, bir zamanlar balıkların, kuşların beslenme ve üreme alanı göl artık bu vasfa sahip değil. Ve göl bu durumda olmasına rağmen halen gölü besleyen derelerin üzerinde barajlar ve göletler yapılmaya devam ediliyor.

Modern sulama teknolojilerine yatırım yapılmıyor

Göllerin ve yeraltı su kaynaklarının hızla tükenmesinin nedenlerinden biri de vahşi sulama olarak adlandırılan, açık sulama kanallarından direkt olarak ürüne su verilmesi yani salma yöntemiyle yapılan en ilkel sulama yöntemidir. Vahşi sulama nedeniyle içilebilir su kaynaklarının yüzde 70’inden fazlası tarımsal sulama için harcanmaktadır. Oysa teknolojinin geldiği düzey sayesinde vahşi sulamaya alternatif sulama yöntemleri geliştirilmiştir. Örneğin damla sulama ve yağmurlama sulama yöntemleriyle yüzde 50’den fazla su tasarrufu sağlanabilir. Burjuva medyadan iktidar sözcülerine kadar herkes lafa gelince tarımda su israfı yapıldığını söylüyor. Resmi raporlar modern sulamaya geçilmesi gerektiğini söyleyen cümlelerle dolu… Peki gereği yapılıyor mu? Elbette hayır!

Sonuçları ne olursa olsun ekonomiyi inşaat ve enerji sektörü üzerinde büyütmeye ant içmiş AKP iktidarı bu alanlarda faaliyet gösteren yandaş sermayeyi ihya etmeyi, kaynakları bu alanlarda kullanmayı tercih ediyor. Kurulumu vahşi sulamaya göre maliyetli olan modern sulama sistemlerinin kullanılması sadece salık veriliyor. Ama çoğunluğu küçük ve orta ölçekli üreticilerin ekonomik gücünün elvermeyeceği bilindiği halde modern sulama teknolojisine hiçbir yatırım ve destek verilmiyor. Sadece 2016-2019 yılları arasında modern sulama sistemleri için yüzde 50 hibe desteği verilmişti. Ancak su krizinin en yoğun yaşandığı 2020’de bu destek kesildiği gibi, 2021 destekleme bütçesinde de modern sulama sistemleri için tek kuruş ayrılmadı. Tarım ve Orman Bakanlığının 2021 hedeflerine bakıldığında siyasi iktidarın “durmak yok talana devam” politikasını sürdüreceği anlaşılıyor. 2021 yılını “su ve sulama yatırımlarında hamle yılı” olarak ilan eden Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, hedeflerini şöyle açıklıyor: “Gelecek yıl 51 baraj ve 39 gölet olmak üzere toplam 90 depolama tesisi daha bitirerek, depolama sayısını 1617’ye, kapasitesini ise 180 milyar metreküpe ulaştıracağız.”

Milyarlarca lira yatırımla yeni sulama baraj ve göletleri yapılmaya devam edilecek, ancak buralardan tarlalara açık kanallarla taşınan suyun yarısının buharlaşma vb. nedenlerle kaybedilmesine ilişkin tek kuruş ayrılmayacak! Bu arada başta “beşli çete” olarak anılan şirketler olmak üzere yandaş sermaye, baraj, HES ve maden ihalelerini alarak büyümeye devam edecek.

Dağlar delik deşik, ormanlar ve su kaynakları yok ediliyor

Dersim’den Kırklareli’ne, Sivas’tan Muğla’ya, Toroslar’dan Artvin’e ülkenin dört bir yanında taş ocakları, mermer ocakları, kömür, altın, gümüş, krom, bakır madenleriyle dağlar delik deşik ediliyor, ormanlar yok ediliyor. Üstelik çoğunlukla “ÇED gerekli değildir” raporu verilerek… Oysa içilebilir su kaynaklarının yarısından fazlası dağlarda bulunuyor. Ormanlar ise hem yeraltı sularını hem de yüzey sularını besleyen, erozyon ve toprak kaymasını, sel ve taşkınları engelleyen, fosil yakıtların sebep olduğu karbon emisyonunu azaltan bir etkiye sahip. Ne var ki siyasi iktidarın desteği ve ön açmasıyla madencilik ve enerji şirketleri tarafından büyük bir açgözlülükle talan ediliyor doğamız. Madenler yeraltı ve yerüstü sularının hem kirlenmesine hem de hesapsızca tüketilmesine yol açıyor. Örneğin altın madenleri en fazla su tüketen madenlerin başında geliyor.

Aynı şekilde termik santraller de çok fazla su tüketiyor. Düşünün ki sadece termik santrallerde yılda 8 milyar metreküp su kullanılırken ülke genelinde evlerde kullanılan toplam su miktarı 6-6,5 milyar metreküptür. İşte bu noktada bir kez daha hatırlayalım evlerde su tasarrufu yapılması telkinlerini… Üstelik termik santraller sadece suyu tüketmekle kalmıyor, suyu, toprağı ve havayı zehirliyor, çevresindeki ekosisteme zarar veriyor. Aynı zamanda küresel ısınmanın başlıca nedeni olan karbon emisyonuna neden oluyor.

Muğla’da bulunan Yeniköy/Kemerköy Termik Santralinin işletme hakkı 2014 yılında IC Enerji-Limak ortaklığına verildi. Bölgede yaşayan köylülerin yaşam alanları, toprakları kirletilirken geçim araçları olan zeytincilik de bitme noktasına getirildi. En önemlisi de yaşamsal ihtiyaç olan su kaynaklarına santral tarafından el konuldu. Su haklarını yasal yollarla arayan köylülerin, bilirkişi olarak atanan DSİ’nin önceliğin termik santralde olduğu yönünde görüş vermesi üzerine su hakları ellerinden alındı.

Son 5 yılda 3987 maden ruhsat ihalesi yapılmış ve ihale edilen sahalardan 1148’i ruhsata dönüşmüştür. Bugün siyasi iktidar tarafından peynir ekmek gibi dağıtılan maden ruhsatları yeraltı suları ve su havzalarına, tarım alanlarına, sit alanlarına veriliyor. Maden ve enerji şirketlerine karşı çıkan köylüler darp ediliyor, gözaltına alınıyor, hatta tarlaları zorla istimlâk ediliyor.

İktidara sorsanız “Biz bir ağaç kesiyorsak, beş ağaç dikiyoruz”, “Ağaç kesen değil ağaç diken olduk”, “Yok olan orman varlığının yerine yeni fidanları diktik” diyor. Ormanlık alanını en çok arttıran ülke olmakla övünüyor. Buram buram reklâm ve manipülasyon kokan fidan dikme kampanyaları organize ediyor. Oysa ormanlar toprağı, ağaçları, bitkileri, barındırdıkları canlı çeşitliliği ile bir bütündür. Tıpkı su havzalarında olduğu gibi… Bütün bir ekosistemi yok ettikten sonra yerine yenisini koyamazsınız. Ama iktidarın derdi de zaten bu değildir. Onun amacı bu yalanlarla belli bir kitleyi uyutmaya devam edip yağmayı sürdürebildiği yere kadar sürdürmektir.

Doğru kullanıldığında çevreye en az zarar veren yenilenebilir enerji kaynaklarından biri olan jeotermal enerji de, kâr odaklı bakış açısı sayesinde, çevreye ve su kaynaklarına zarar veren bir enerji türüne dönüşmüştür. Temiz ve yenilenebilir enerji iddiasıyla yapılan 58 Jeotermal Elektrik Santralinin (JES) 36’sı Aydın’da bulunuyor. Aydın’ın tarım arazileri üzerine yapılan JES’ler hem bölge insanlarının geçim kaynaklarını yok ediyor, hem de su kaynaklarını ve havayı zehirleyerek tüm canlıların yaşamını tehdit ediyor. Kâr hırsı yüzünden, tesislerin çevreye zarar vermemesi için alınması gereken önlemler maliyet olarak görülüp alınmıyor. Örneğin yeraltından çekilen akışkanla gelen ve yoğunlaşmayan gazlar atmosfere salınmaması gerektiği halde bütün gazlar atmosfere salınıyor. Akışkanlar yerüstüne deşarj edilmemesi gerekirken başta Büyük Menderes Nehri olmak üzere civardaki derelere, çaylara bırakılıyor. JES’lerin akışkanları nehre bırakması sonrası yapılan ölçümlerde Büyük Menderes Nehrinde bor miktarı normalden 150 kat fazla çıkmıştır. Tüm dünyada 4. sınıf tarım arazileri üzerinde ve yaşam alanlarından uzakta yapılan JES’ler Türkiye’de birinci sınıf tarım arazileri üzerinde ve yaşam alanlarının tam ortasında yapılıyor. Köylülerin zeytinlikleri, toprakları baskı ve tehditle alınıyor, JES’leri protesto eden köylüler cezalandırılıyor, açılan pek çok davaya rağmen siyasi iktidar tarım arazilerini JES’ler için ihaleye açmaya devam ediyor. Onlarca şikâyete rağmen JES’ler denetlenmiyor, sınırsız bir “özgürlükle” doğayı ve yaşamı katletmeye devam ediyorlar.

Su boşa mı aksın dediler, dereleri kuruttular

Hidroelektrik santraller de yenilenebilir, temiz enerji kaynakları olarak pazarlanıyor. Ancak gelin görün ki, tıpkı JES’lerde olduğu gibi işin içine kâr girdiğinde kapitalistlerin elinde temiz olan her şey kirleniyor. Özellikle son 10 yılda neredeyse akışı olan tüm dereler ranta çevrilerek sermayeye peşkeş çekildi ve yüzlerce HES (Hidroelektrik Santral) yapıldı. HES’ler daha inşaat aşamasındayken binlerce ağaç kesiliyor, çıkan inşaat hafriyatı dere yataklarına dökülerek dere yatakları hem kirletiliyor hem de daraltılıyor. En önemlisi de derelerin akışı kesilerek, bir anlamda kuraklık yaratılarak dere yatağı üzerindeki ve etrafındaki yaşam yok olmaya terk ediliyor. Su ihtiyacını derelerden karşılayan, tarım ve hayvancılıkla geçinen köylüler de susuz bırakıldığı için yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalıyorlar. Derelerden tünellere alınan su dışarı çıktığında ölü su olarak çıkıyor, yani içinde hiçbir yaşamsal öğe barındırmıyor. Çıkan suyun yeniden hayat kazanabilmesi için en az 2 km boyunca serbest akış yapması gerekiyor ancak dere üzerinde büyük bir açgözlülükle birden fazla HES kurulduğu için su yeniden hayat bulamadan başka bir HES’in borusuna hapsediliyor. Dünya genelinde yapılan HES’lerde suyun yüzde 90’ı dere yatağında bırakılıp yüzde 10’u alınırken Türkiye’de yapılan HES’lerde tam tersi oluyor. Yani suyun yüzde 10’u dere yatağında bırakılırken yüzde 90’ı alınıyor. Haliyle yüzde 10’luk bir miktar can suyu işlevi göremediği için dere yatağındaki ekosistem yok oluyor. Üstelik HES’ler sadece dereleri kurutmakla kalmıyor, arazi yapısı ve bölgenin florası düşünülmeden rastgele açılan yollar, dere ve akarsuların yatağının daraltılması ya da değiştirilmesi gibi nedenlerle sel felâketlerine yol açıyor, can kayıpları yaşanıyor.

Siyasi iktidarın HES’leri pazarlama yöntemi sadece yenilenebilir, temiz enerji söylemiyle sınırlı değil. Bundan da çok Türkiye’nin enerji ihtiyacını “yerli ve milli” enerjiyle karşılama söylemidir. Bu söylemin arkasında ise daha önce de ifade ettiğimiz gibi “yerli ve milli” sermayeye kaynak aktarmak vardır. Yenilenebilir Enerji Kaynaklarından Elektrik Üretimini Destekleme Mekanizması (YEKDEM) 2011 yılında zor sahalarda düşük kapasiteli ama verimli kaynakları teşvik gerekçesiyle kuruldu. 2011’de teşvik kapsamında sadece 4 adet HES bulunurken bugün bu sayı 461’e çıkmış durumdadır. Yani YEKDEM kapsamında faaliyet yürüten santrallerin yarısı çevresel etkileri hiç düşünülmeden, sadece kâr amacıyla derelerin üzerine akbaba gibi çöken HES şirketleridir. Son beş yılda HES’lerde adeta bir patlama yaşanmasının sebebi ne peki? Siyasi iktidarın dövize endeksli alım garantisi vermesi! Ne kadar tanıdık değil mi? Diğer santrallere göre daha az maliyetli olan HES’ler için, kurulduğu günden itibaren 10 yıl boyunca alım garantisi veren siyasi iktidar kilovatsaat başına 7,3 sent ödüyor. Böyle bir garanti karşısında iştahı kabaran sermayenin tek bir dere üzerine 10 tane HES kuracak kadar şirazesi kaymıştır.

Onlar ki akarsuyun, meyve çağında ağacın düşmanıdır

Siyasi iktidarın işçi düşmanlığının temelinde ne varsa doğa düşmanlığının temelinde de o var. “Türkiye’yi Avrupa’nın Çin’i yapacağız” söylemiyle “su boşa mı aksın?” söylemi aynı zihniyetin ifadesidir. Bu, emeği ve doğayı sınırsızca yağmalayarak sermayeyi azgınca büyütme zihniyetidir ve izlenen siyaset de bunun siyasetidir.

2011 yılı doğanın talan edilmesinde özellikle bir dönemeç noktasıdır. Hatırlanacağı gibi o yıl seçimlere gidilirken AKP, “Kanal İstanbul”un da içinde yer aldığı “çılgın proje”lerini gündemine getirmişti. Nitekim yukarıda anlattığımız her dereye HES kondurulması, yeni kömür yataklarının açılarak kömürün enerjide daha fazla kullanılması, yüzlerce maden ocağı açılması bu çılgınlığın sonucudur. O zaman yaptığımız değerlendirmede, “çılgın proje” olarak sunulan şeyin gerçekte sermayenin açgözlülüğünden başka bir şey olmadığını, bu kapitalist çılgınlığın doğayı yıkıma uğratarak toplumu nefessiz bırakacağını söylemiştik. AKP’nin bu çılgınlığının özel bir amacı daha vardı: Kendi etrafındaki sermaye çevrelerini çok daha güçlendirerek, siyasal gücüne denk düşen bir sermaye gücü oluşturmak ve iktidarını sürdürmek! Kuşkusuz Türkiye ekonomisinin büyümesi, dışarıda sürdürülen emperyal politikaların zemininin de güçlenmesi demekti.[1]

Elbette bütün siyasi iktidarlar genel olarak sermaye sınıfının sözcülüğünü yaparlar, onun siyasetini yürütürler. Sermayenin motivasyonu savaş, yıkım, ölüm, doğanın talanı, milyonların sefaleti pahasına kâr etmektir. Bu açıdan Türkiye’deki sermayenin de iktidarın da diğer kapitalistlerden bir farkı yoktur. Ancak sonradan görmeliğin getirdiği “kısa yoldan para kazanma hırsı” yandaş sermayenin ve siyasi iktidarın izlediği politikanın temel motivasyonu olmuştur. Dikkat edilirse emperyalist savaşın kızıştığı, siyasi iktidarın paylaşım pastasından pay alma hevesiyle savaşa daha fazla dâhil olduğu dönemle otoriterleşmenin, işçi sınıfına yönelik saldırıların ve doğa talanının hız kazandığı dönem paralellik gösteriyor.

Türkiye gibi bir ülkenin yürüttüğü maceracı emperyal dış politika risklerle doludur. Bu riskler içinde önemli bir yeri de hayati önemdeki enerji bağımlılığı oluşturmaktadır. Nitekim Erdoğan takımı da kendi sermaye fraksiyonlarını besleyip güçlendirme amacının yanında enerji bağımlılığını azaltma amacını da güdüyordu. Çünkü emperyal güç oyunlarında enerji kartı önemli bir karttı. Ayağına bastığı başka ülkeler onu zayıf karnı olan enerji noktasından vurabilir ya da zayıf düşürebilirdi. Veyahut bu bağımlılık nedeniyle girişmek istediği muhtelif hamlelerden geri durmak zorunda kalmasına neden olabilirdi. İşte bu bağlamda 2014 yılı “Yeni Türkiye” söyleminin emperyal heveslerle daha da parlatıldığı, “enerji atılımı” ilan edilerek yağma ve talan projelerine hız verildiği, otoriterleşmenin hızla arttığı yıl oldu. 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından yeniden parlatılan “Yeni Türkiye” söyleminin ne anlama geldiğini anlattığı makalesinde Levent Toprak işçi sınıfını ve doğayı nelerin beklediğine dikkat çekiyordu:

“Bu olgular ve bu temeldeki gidişat, göz boyayıcı hedeflerle sürekli propaganda edilen «Yeni Türkiye»ye ulaşmanın işçi sınıfı açısından daha nelere mal olacağı hakkında açık bir fikir vermektedir. Dünyanın en güçlü ülkelerinden birisi haline gelme hırsının anlamı Türkiye burjuvazisinin dünyanın en güçlü burjuva sınıflarından birisi haline gelmesidir. Bunun doğal sonucu da, başta Türkiye işçi sınıfının daha fazla kanını emmek ve dünya işçi sınıfının sömürüsünden çok daha büyük pay kapmaktır.

“Böylesi bir süreçte sermaye tanrısına verilen kurbanlar işçi sınıfının neferleriyle sınırlı kalmıyor. Doğa ve kent yaşamı da bu azgın sömürü ve talan hırsından nasibini alıyor. Doğanın ve kentsel yaşam alanlarının acımasız tahribi, afetlere artan ölçüde davetiye çıkardığı gibi, kentin işçiler için çekilmez bir cendere halini almasıyla da sonuçlanıyor. Betonlaşma, asfaltlaşma, sürekli inşaat hali, çekilmez trafik, doğanın boğulması anlamına gelen ölçüsüz sera gazı salımı vb., tüm bunlar bir başka yıkım manzarası ortaya koymaktadır. İşte «Yeni Türkiye»ye gidişin çizdiği tablonun bir boyutu da budur.”[2]

Nitekim geride bıraktığımız altı yıl, kapitalizmin krizinin, hegemonya mücadelesinin ve emperyalist savaşın giderek kızıştığı kapitalist dünyada Türkiyeli egemenlerin Levent Toprak’ın sözünü ettiği saldırılarını daha da arttırdığı yıllar oldu. İşçi sınıfı bugün dört koldan iktidarın ve sermayenin saldırısı altındadır. İş ve yaşam koşulları koronavirüs bahanesiyle ağırlaşmış, demokratik ve ekonomik hakları gasp edilmiş, doğa talan edilerek nefessiz ve susuz bırakılmış, gelecek kuşakların hayatı çalınmıştır. Köyleri madenlerle, santrallerle yaşanmaz hale getirilen, suları çalınan, ürünlerini yetiştiremez ve tarımsal girdilerdeki fahiş artışlarla ürettiğinin karşılığını alamaz hale gelen tarım emekçileri de azgın kapitalist politikaların birinci derecede kurbanları arasındadır. Nâzım Hikmet’in o mükemmel şiirinde dediği gibi “akarsuyun, meyve çağında ağacın, serpilip gelişen hayatın düşmanlarına” karşı işçi sınıfının ve emekçilerin mücadele etmekten başka seçeneği yoktur. İnsanlığın ve doğanın kurtuluşu buna bağlıdır.


[1] Utku Kızılok, AKP’nin “Çılgın Proje”leri, Kent ve Kapitalizm, marksist.com

[2] Levent Toprak, AKP’nin “Yeni Türkiye” Söylemi, marksist.com