İstanbul bulunduğu her dönemde güzellikleriyle anılır. Bu kimi zaman tarihi yapıları, kimi zaman doğası olur. Peki, İstanbul tarihi yapılarıyla ya da doğasıyla mı güzel sadece? İstanbul bize anlatılan, kitaplarda okuduğumuz tarihten mi ibaret? Elbette sadece bunlardan ibaret değil. Biz aslında çoğu zaman egemenlerin gözünden bir İstanbul algısına maruz kalıyoruz. Peki ya bizim gözümüzden İstanbul nasıldır? Size tarihi bir İstanbul gezisi yaptırmak istiyorum.
İşçi hareketlerinin yoğunluğu İstanbul tarihinin her sahnesinde yer alıyor. Mesela bugün İstanbul’un Fatih ilçesinden bir tarihsel kesit alsak, 1961’e Saraçhane grevini hatırlasak.
Yıllardır süren baskılara, yasaklara sessiz kalan işçi sınıfının kendi gücünün farkına varıp harekete geçmesi, nelere kadir olduğunu kanıtlıyor. Takvimler 31 Aralık 1961’i gösterdiğinde Türkiye’nin dört bir yanından işçilerin katıldığı büyük bir mitinge şahit oluyordu Saraçhane Meydanı. Sabah saatlerinde Topkapı, Edirnekapı, Kurtuluş, Beşiktaş, Köprü ve Cağaloğlu’nda toplanan işçilerin yürüyüşe geçerek 6 koldan yüz bini aşan bir kitleyle meydanlara çıkmasının izlerini saklıyor Saraçhane Meydanı.
Aradan çok zaman geçmeden 1963’te İstinye semtindeki Kavel kablo fabrikasının işçileri ayağa kalktılar. O dönemde bizimle aynı sorunları yaşayan işçiler, ağır çalışma koşullarına, düşük ücretlere göz yummayan işçiler, bu sorunlarını dile getirecek üç temsilci seçtiler ve patrona gönderdiler. Ama seçilen temsilciler işten atıldılar. Fabrikada çalışmaya devam eden işçiler sendikadan istifa etmeye zorlandılar. Ancak işler patronların istediği gibi gitmedi. 62 gün boyunca devam edecek ve sınıf mücadelemizin tarihine büyük harflerle geçecek destansı bir grev başlattılar. Türkiye’de, grev ve toplu sözleşme hakkı ilk kez bu grev sayesinde yürürlüğe konuldu.
Bu yıllardaki hareketlilik ve mücadele İstanbul’u gezerken kokusundan, suyundan anlaşılmaz. Hangi pencereden baktığın önemli, hangi sınıftan olduğunu bilmek gerekli.
Şimdi Avrupa yakasından bir vapura bindik. Anadolu yakasına doğru yol aldık. Deniz yüreğimiz gibi, gökyüzü umutlarımız gibi. 31 Ocak 1966 Paşabahçe. Yaklaşık 2500 cam işçisi taleplerini kabul ettirmek ve toplu sözleşme imzalamak için greve başladı. “İş Hayatında Köleliğe Paydos”, “Emeğimizi Savunmak Kutsal Vazifemizdir” diyen Paşabahçe işçileri ve 80 günü geçen grev. Bu grevde sadece cam işçileri yoktu. Cam işçilerinin aileleri, başka sektörlerde çalışan işçiler, mahalledeki konu komşu vardı ve patronun karşısında sağlam duruşları ve dayanışmalarıyla bizlere tarihin en güzel mücadele örneklerinden birini verdiler. Tek başına dik durmak, sağlam durmak hiçbir anlam ifade etmiyor. Zorluklara, baskılara tek başına göğüs geremeyiz ama birlik olduğumuzda aşamayacağımız zorluk yoktur.
Tıpkı 1968 yılının Temmuz ayında Derby işçilerinin, toplu sözleşme yetkisinin gaspına karşı fabrikalarını işgal ettikleri ve kazandıklarında olduğu gibi. İşgali gece vardiyasındaki işçiler başlattı. Sabah vardiyaya gelen işçilerin de işgale katılmasıyla görev dağılımı yapıldı. İşyerinde çoğunlukta olan kadınlar işgalde de en öndeydi. Fabrikanın kapıları kaynaklandı, nöbetçiler belirlendi ve düzenli devriyeler oluşturuldu. Böylece Türkiye işçi sınıfı tarihindeki ilk büyük işgal eylemi başlamıştı! Tarihin bu mücadele dolu sayfaları bizlere çok şey öğretiyor, birlik olduğumuzda neler yapabileceğimizi nelerin üstesinden gelebileceğimizi gösteriyor.
Örneğin15-16 Haziran 1970 genel direnişi İstanbul ve İzmit’i kapsayan bir direnişti. DİSK’in örgütlenmesinin önüne geçmek ve fiilen kapatmak için meclise bir yasa tasarısı sunuldu. Ancak işçiler bu saldırıya sessiz kalmadı. DİSK ve Kemal Türkler’in öncülüğünde gerçekleşen ve 15 Haziran günü, 115 işyeri ve yaklaşık 75 bin işçiyle başlayıp, 16 Haziran günü 168 fabrikayı ve 150 bine yakın işçiyi kapsayan bu direnişte fabrikalar durdu. Her tarafta işçiler çeşitli yürüyüşler düzenledi, DİSK’in böyle bir kararı olmamasına rağmen işçiler kendi inisiyatifleriyle ve öncü işçilerin yol göstermesiyle gerçekleştirdiler bu yürüyüşleri. 16 Haziranda Kartal’da, Levent’te ve Topkapı tarafında çatışmalar çıkmış, polis bu hareketliliğe müdahale etmeye çalışıyordu. Askerlerin oluşturduğu barikatlar aşılıyordu. İş durdurma ve iş yavaşlatma eylemleri devam etti. Türk Demir Döküm, Sungurlar, Derby, Elektrometal, Rabak, Auer, Çelik Endüstri, Otosan, Arçelik, Vita gibi büyük fabrikalarda işçiler kararlılıkla direnişe devam ediyorlardı. İşçiler, yasa geri çekilinceye kadar direnişe devam etme kararı almışlardı.
İşte böyle arkadaşlar. Fırsatınız olur da İstanbul’u gezebilirseniz bir de bu gözle bakın bu güzel, her yeri emek, alınteri, kavga kokan şehre... Unutmayın, İstanbul’un güzelliği sadece denizinde, manzarasında, havasında, tarihi yapılarında değildir. O, aynı zamanda kavgamızın şehridir. Sokaklarında mitingler, fabrikalarında grevler, direnişler olan İstanbul’u, işçi sınıfının mücadelesine unutulmaz kareler bırakan işçi sınıfıyla anmak gerekir. Sınıf olarak kavga vermenin gereğini bizlere öğreten tarihimizdir. Hak aramanın, onurunu korumanın, sömürüye karşı çıkmanın, geleceğe dair en güzel umutların kaynağı ve taşıyıcısı örgütlü işçi sınıfıdır. Bugünün işçi kuşakları o günün onurlu ve mücadeleci işçilerini örnek almalıdırlar. İşçiler, örgütlü ve bilinçli bir şekilde patronların karşısına dikildiğinde işçi sınıfının başkaldırı ruhu yeniden hayat bulacak ve sömürücülerden hesap soracak. Tıpkı bu grev ve direnişlerde olduğu gibi sınıfımızın gücüne inanmalı ve mücadelemize sıkı sıkı sarılmalıyız.
link: Ankara’dan bir MT okuru, Bir İstanbul Masalı, 21 Ekim 2025, https://marksist.net/node/8623
Madagaskar’da Emekçi Gençlerin İsyanı ve Askeri Darbe
Gazze’de Sözde Ateşkes ve Trump’a Biat





