Navigation

Fransa ve Macaristan’da Seçimlerin Gösterdikleri

Fransa’da yapılan yerel seçimler ile Macaristan’da yapılan parlamento seçimleri faşist partilerin güç kazanmasıyla sonuçlandı. Kapitalizmin derin kriz koşullarında ağır saldırlara maruz kalan emekçiler, gerçek ve devrimci bir alternatifin yokluğu koşullarında faşist demagojinin etkisine açık hale geliyorlar. Seçimler işçi sınıfının politik eğilimlerinin göstergelerinden biri olduğu için, iki seçimin de doğru bir perspektifle değerlendirilmesi gerekiyor.

Fransa

Fransa’da ikinci turu 30 Martta yapılan yerel seçimlerde UMP (Halk Hareketi Birliği) %48, Sosyalist Parti %43, faşist NF (Ulusal Cephe) %7 oy aldı. 9 binden fazla nüfusu olan 150’den fazla yerleşim biriminde, Sosyalist Parti elinde bulundurduğu belediye başkanlıklarını kaybetti. UMP 142 yeni belediye kazanırken, NF ise 11 belediye kazandı. Faşistler için bu çok büyük bir başarı anlamına geliyor. UMP ise, tarihindeki en iyi yerel seçim sonuçlarını almış oldu. İki turlu seçim sisteminden dolayı oyların genel dağılımı faşist Ulusal Cephe’nin yükselişini yeterince göstermiyor. Mayıs ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde bu durumun daha belirgin bir şekilde görünmesi bekleniyor.

Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen’in “Ulusal Cephe iki ana akım partisi Sosyalist Partiyi ve UMP’yi sarstı. Bundan sonra üçüncü büyük politik güçle mücadele etmek zorunda kalacaklar” demesi abartılı bir yorum olmasa gerek. Aslında bu durum yerel seçim süreciyle ortaya çıkmadı. 2012 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olan Le Pen, %18 ile Sarkozy ve Hollande’ın ardından en çok oy alan üçüncü aday olmuştu.

Fransız seçim tarihine baktığımızda, seçmen kitlesinin ana gövdesinin sağ ve sol olarak tarif edilen burjuva partiler arasında bölündüğünü görüyoruz. Sosyalist Parti soldaki ana parti konumundayken, sağda ise UMP, UDF, UNR gibi koalisyon partilerinden biri yer aldı bugüne kadar. Cumhurbaşkanlığı ve yürütme bu iki taraf arasında gidip geliyor. Fransa’da 1981’den 1995’e kadar “sosyalist” Mitterrand cumhurbaşkanlığını yürütmüş, bu tarihten Hollande’ın seçildiği 2012’ye kadar ise sırasıyla Chirac, Sarkozy bu görevi yerine getirmiştir.

Özellikle kapitalistlerin faturayı emekçilere çıkarmaya çalıştıkları kriz dönemlerinde, söylemleriyle bir umut haline gelen Sosyalist Parti kitlelerden büyük destek görüyor. Fakat iktidara geldiğinde aslında kullandığı dil haricinde diğer düzen partilerinden bir farkı olmadığı ortaya çıkınca da kitleler tekrar sağa yöneliyorlar. Tıpkı diğer Avrupa ülkelerindeki benzerleri gibi, Sosyalist Parti de geniş emekçi kitlelerin kapitalizmden başka bir alternatife yönelmemeleri için bir emniyet sübabı işlevi görmektedir. Kemer sıkma politikalarından, işsizlikten, düşük ücretlerden yakasını bir türlü kurtaramayan ve burjuvazinin militarist politikalarının kurbanı olmak istemeyen emekçiler, bu burjuva sol partileri sorunlarına çözüm getirebilecek politikaları uygulayacak, kemer sıkma politikalarını iptal edecek partiler olarak görüyorlar. Kitleler 2012’de aynı yanılsamaya düştüler ve Hollande’ı ve Sosyalist Partiyi iktidara taşıdılar. O dönem şunları yazmıştık:

“Eğer bu eğilimde bir kırılma yaşanmazsa, Fransa’da Haziranda yapılacak parlamento seçimlerinde de Sosyalist Partinin önderliğinde bir sol hükümetin iktidara gelmesi olasılığı yüksek görünüyor. İşçi sınıfının önemli bir kesimi, kemer sıkma politikalarının sona erdirileceği, işsizliğe çözüm bulunacağı, ücretlerin yükseltileceği, emeklilik yaş ve yılında iyileştirmelere gidileceği, kısacası Chirac ve Sarkozy dönemlerindeki kayıplarının karşılanacağı ve krizin yükünün vergilerin arttırılması yoluyla sermayeye yükleneceği umuduyla sola oy vermiştir. Ne var ki bu sol, düzen soludur ve pompalanan umutların aksine, Sarkozy’nin izlediği politikaların benzerini izlemek zorunda kalacaktır. Elbette Hollande Sarkozy gibi saldırgan bir şoven dil kullanmayacak ama benzer bir ekonomik politikayla kesintileri ve işçi sınıfına yönelik diğer saldırıları sürdürecektir.” (İlkay Meriç, Fransa’da Cumhurbaşkanlığı Seçimleri, MT, Mayıs 2012)

Tarih bu söylediklerimizi aynen doğruladı. Emekçi kitleler de Sosyalist Parti de öngördüğümüz doğrultuda hareket etti. Emekçiler Sosyalist Partinin istihdam, emeklilik ve işçi sınıfının çalışma koşullarıyla ilgili vaatlerine inandılar ve 300 Sosyalist Partiliyi sorunlarını çözmesi umuduyla parlamentoya gönderdiler. Böylece Sosyalist Parti parlamentoda çoğunluğu elde ederek hükümeti kurdu. Ancak Sosyalist Parti iktidarda olduğu sürede bir kez daha emekçileri hayal kırıklığına uğrattı. Sosyalist Parti vaatlerinin hiçbirini yerine getirmedi. İşsizlik halen rekor seviyede (%10-11). Ekonomide herhangi bir iyileşme emaresi görünmüyor. Hollande’ın çalışma koşullarını düzeltmeyi vaat ettiği öğretmenler hiçbir değişiklik olmadığı için hükümete öfkeliler. Aynı şekilde veliler de hükümetin eğitim politikasından şikayetçiler. Geleneksel olarak Sosyalist Partiye oy veren kamu çalışanları ise, Sorumluluk Paktı ile birlikte işlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyalar. Sorumluluk Paktı, ekonomi politikalarında başarıya ulaşamayan hükümetin patronları memnun etmek için bulduğu “çözüm” yolu. Hollande’ın “Ne Fransa ne de işsizler bekleyebilir” diyerek lanse ettiği paket aslında patronlara yapılan bir kıyaktan başka bir şey değil. Bu pakete göre artık işçilerin sosyal güvenlik primlerini patronların yerine devlet ödeyecek. Karşılığında ise patronların daha fazla sayıda işçi istihdam etmesi bekleniyor. Bu, devletin kamu harcamalarında 50 milyar avro tutarında kesinti yapması ile mümkün ancak. Yani kamu işçileri işinden olacak; sağlık, eğitim gibi birçok konuda yük işçinin sırtına daha fazla binecek. İşte “sosyalist” Hollande’ın işsizliğe bulduğu çözüm!

Dış politikada da “sosyalist” Hollande şoven Sarkozy’den farklı bir yol izlemedi. Hollande, Sarkozy döneminde başlayan Afrika’ya yönelik emperyalist müdahaleleri aynen devam ettirdi. Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti Fransız emperyalizminin saldırılarına maruz kaldı. Fransa aynı zamanda Suriye’ye yönelik en saldırgan tutumu benimseyen emperyalist güçlerden biri oldu.

Sosyalist Partinin de sorunlarını çözmediğini gören emekçilerin önemli bir kısmı sandığa bile gitmezken, bir kısmı UMP’ye, diğer bir kısmı da Ulusal Cephe’ye oy verdi. Hatta Ulusal Cephe’nin bazı bölgelerde oy artışını Sosyalist Partiden devşirdiği belirtiliyor. Ayrıca özellikle işsizliğin ve göçün yüksek olduğu güney Fransa’da ve kuzeyin yoksul bölgelerinde faşistler oy oranlarını arttırmışlar. Çünkü satın alma gücü düşen, işsizlikten yakasını kurtaramayan işçiler gittikçe umudunu kaybediyor ve çıkışsızlık kitleleri aşırı sağa itiyor. Avrupa Birliği karşıtı bağımsızlıkçı söylem, “milli egemenlik”, “Fransız halkına refah” gibi söylemler çıkışsızlığa saplanmış emekçilere tünelin sonundaki ışık gibi görünüyor. Yoksulluğun ve işsizliğin sorumlusu olarak AB görülüyor; göçmenler suçlanıyor, milliyetçilik ve ırkçılık artıyor. Faşist Le Pen bile Hollande’ın burjuvazi ile kol kola olmasını, burjuvazinin çıkarlarına yönelik paketler çıkarmasını eleştiriyor. Haliyle faşistlerin söylemleri, emekçilerin bir kısmına “sosyalistlerin” yaptıklarından daha cazip geliyor. Faşist Cephe, işte bu zemin üzerinde üçüncü güç olarak sivriliyor.

Macaristan

Macaristan’da 6 Nisan tarihinde yapılan seçimler, iktidar partisi Genç Demokratlar’ın (Fidesz) zaferiyle sonuçlandı. Fidesz’i %26 ile parlamentoya 38 milletvekili gönderen Sosyalist Parti takip etti. Milliyetçi Jobbik Partisi ise oylarını 4 puan arttırarak yüzde 21 oy oranı ile parlamentoda 23 sandalye kazandı.1988’de kurulan Fidesz başlangıçta liberal bir politika izliyordu. Ancak seçimlerde elde edilen sonuçlar, partinin politikasını liberal çizgiden muhafazakâr çizgiye çekmesine yol açtı. 2010 yılında yapılan bir önceki seçimlerde %52 oy alarak parlamentoda üçte ikilik çoğunluk elde etti. Son seçimlerde 8 puanlık düşüşle %44 oy almasına rağmen üçte ikilik çoğunluğunu korudu. Oy düşüşüne rağmen çoğunluğu elde etmesini sağlayan şey, seçim sisteminde yapılan değişiklik oldu. Milletvekili sayısı 199’a düşürüldü. Bunlardan 106’sını en çok oy alan parti alacak. 93 koltuk ise ülke genelinde %5’lik barajı aşan partiler arasında dağılıyor. Bu anti-demokratik seçim sisteminde, oyların yarısını bile alamayan bir parti mecliste üçte ikilik bir çoğunluğa sahip olabiliyor.

Hem Macaristan hem de Fransa’da yapılan seçimler iki temel ortak özelliğe sahip. Birincisi, her iki ülkede de seçimlere katılım oranı yüzde 60 civarında kaldı. Bu oran özellikle Fransa açısından çok düşük. Macaristan’da ise 1990’dan beri yapılan seçimlerde katılım oranı %44 ile %70 arasında değişmiş. Seçimlere katılımın bu kadar düşük olması, kitlelerin önemli bir kesiminin düzen partilerinden umudu kestiği anlamına geliyor. Maalesef işçi sınıfının örgütsüzlük koşullarında kapitalizmden umudunu kesmiş olan bu kitle politik bir güç olamıyor. İşsizlik ve kötü çalışma koşulları arasında umutsuzca debelenen işçiler, tepkilerini bireysel bir biçimde sandık başına gitmeyerek ortaya koyuyorlar.

Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerine katılım oranları ise çok daha düşük. Son AP seçimlerine katılım oranı Fransa’da %40, Macaristan’da ise %36’ydı. Diğer ülkelerde de durum bundan farklı değil. Özellikle milliyetçi partilerin yoksulluğun ve işsizliğin sebebi olarak AB’yi işaret etmeleri, işçilerin sorunlarının sorumlusu olarak kapitalizmi değil, onun kurumlarından biri olan AB’yi görmelerine yol açıyor. Böylece, özellikle son 10 yılda Avrupalı emekçilerde oluşan hoşnutsuzluk ve öfkenin kapitalizmin kendisine yönelmesinin önüne geçiliyor.

İkincisi, her iki seçimde de aşırı sağın oy sayısını önemli oranda arttırmasıdır. Fransa’da Le Pen, Macaristan’da Jobbik lideri Gabor Vona giderek popülerleşiyor. Her ikisi de ırkçı faşist söylemlere sahip. Aldığı oy itibariyle Avrupa’nın en güçlü faşist partisi konumundaki Jobbik’in lideri Vona, Yahudilerin gettolara kapatılması gerektiğini söylüyor. Marine Le Pen de babasından devraldığı ırkçı söylemi devam ettiriyor. Bir konuşmasında sokaklarda peçeli sayısının giderek arttığını söyleyen Le Pen, “Üzgünüm, ama bazı insanlar İkinci Dünya Savaşından ve işgalden bahsetmeyi seviyor. O zaman işgalden konuşalım. Çünkü şu anda da olan bu. Tanklar, askerler yok ama hâlâ bir işgal var ve bu insanlara ağır geliyor” demişti. Ulusal Cephe daha fazla kabul görebilmek için son aylarda ırkçı söyleminin dozunu düşürmüş olsa da, bu partinin faşist politikasının gerçekte değiştiği anlamına gelmiyor.

Aşırı sağın milliyetçi söylemleri arttıkça ve bunlardan olumlu sonuç aldıkça merkezdeki partilerin politikası da sağa doğru kayıyor. Sağ ile aşırı sağın, muhafazakârlar ile faşistlerin arasındaki ayrımlar silikleşiyor. Yerel seçimlerde bozguna uğrayan Hollande, kabineyi alelacele değiştirdi. Hükümetin başına, kendisi de İspanyol kökenli olmasına rağmen göçmenlere ve Romenlere karşı şoven bir dil kullanan, bu yüzden “solun Sarkozy’si” denilen İçişleri Bakanı Valls getirildi.

Son tahlilde sağından soluna bütün burjuva partilerin kapitalizmin bekası için var olduklarını unutmamak gerekiyor elbette. Ama faşist hareketin Avrupa’da güç kazanması işçi hareketi açısından tehlikeli bir durumdur. Birinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da işçi hareketinin bastırılması için faşist hareketler kullanılmıştı. Henüz o yıllardaki gibi güçlü ve örgütlü bir işçi hareketi olmasa da, kapitalizmin içine girdiği derin kriz büyük patlamalara, isyanlara, ayaklanmalara, devrimlere gebedir. Bu tehlikenin farkında olan burjuvazi, ırkçı-faşist hareketleri iki yönlü olarak kullanmaktadır. Birincisi, işsizlik ve yoksulluğun pençesine aldığı işçileri faşist hareketlerin içerisinde tutarak, hem devrimci mücadeleye katılmalarını engellemek hem de devrimci mücadeleyi bastırmak için kullanmak. Faşist partiler özellikle işsizlerden ve yoksullardan oy alıyorlar.

İkincisi, doğrudan kendisinin beslediği faşist hareketleri umacı olarak gösterip, işçilerin burjuvazinin diğer sağ veya sol partilerinden birini desteklemesini sağlamak. Nitekim burjuva medya da Avrupa’da ırkçı-milliyetçi partilerin yükselişine dikkat çekiyor. Tam da burjuvazinin çıkarlarına uygun olarak satır aralarında emekçi kitlelerde düzeni savunma algısı oluşturuyor. Örneğin baba Le Pen 2002’de cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura kaldığında, Fransız burjuva medyası bunu büyük bir tehlike olarak göstermişti. Burjuva gazeteler ile FKP’nin yayın organı L’Humanite’nin söylemi neredeyse aynıydı. Stalinizmin Halk Cephesi taktiği bir kez daha hortlatılmış, Le Pen’in karşısına ehveni şer olarak Chirac konmuştu.

1930’lu yıllarda Avrupa işçi sınıfının başına musallat olan faşizmde sermaye kadar Stalinist bürokrasinin bu taktiklerinin de payı vardı. Fransız işçi sınıfı 1930’larda Halk Cephesi taktiğinin nelere yol açtığını yaşayarak öğrenmiştir. Bugün de sol görünümlü burjuva partilerin varlığı Avrupa işçi sınıfında ciddi yanılsamaların oluşmasına yol açmaktadır. Bu tehlikenin halen varlığını koruduğunu Elif Çağlı şöyle açıklıyor:

“Öncelikle belirtmek gerekir ki, işçi sınıfını kendisini bekleyen muhtemel tehlikeler konusunda donanımsız bırakmaya çalışan sol görünümlü burjuva ideolojisi Avrupa ülkelerinde fazlasıyla etkili olmaktadır. Oysa Avrupa’da demokrasinin istikrarlı bir biçimde yerleşmiş olduğu ve faşizmin bu kıtada bir daha asla iktidar olamayacağı anlamına gelen görüşler kocaman bir palavradan ibarettir.”

“Evet, bugün Avrupa ülkelerinde henüz faşizmi bir olasılık olmaktan çıkartıp güncel bir tehdit haline getirecek bir devrimci durum yaşanmıyor. Ama sistem derin kriz sinyalleri verdiğine göre, bu durumun işçi kitlelerindeki yansımaları da zamanla büyüyecektir. İşçi hareketinde geçmiş tarihsel dönemlerde olduğu gibi ciddi devrimci yükselişlerin yaşanmaya başlanması halinde burjuvazinin karşı atağa geçmeyeceği, eğer işler o noktaya gelirse sınıf mücadelesi alanına yine faşizm kartını sürmeyeceği asla düşünülemez.”

“Son yılları kapsayan ve başlangıçta pek de önemli değilmiş gibi görünen nicel birikimin, siyasi arenada sıçramalı biçimde nitel değişimlere yol açması büyük bir olasılıktır. İşçi sınıfının kendi mücadele tarihinden alması gereken derslerin yeni işçi kuşaklarına örgütlü biçimde aktarılması çok daha zorunlu hale gelmiştir. Günümüz koşulları, işçi sınıfının enternasyonal düzeyde yaşadığı devrimci önderlik bunalımının çözümü için harekete geçilmesini ertelenmez bir görev kılmaktadır.” (Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, Tarih Bilinci Yayınları)

Kaynak: 
Marksist Tutum, Mayıs 2014, no: 110