İran günlerdir, 28 Aralıkta başlayan protestoların tüm ülkeye yayılarak bir emekçi isyanına dönüşmesine sahne oluyor. İran riyalinin dolar karşısında çok büyük bir değer kaybına uğraması üzerine Tahran’daki kapalı çarşı esnafının sokağa dökülmesiyle başlayan protestolar, kısa sürede rejimi hedef alan sloganlarla çok daha geniş bir toplumsal tabana yayıldı. Bu süre zarfında rejim güçlerinin saldırıları sonucunda onlarca insan hayatını kaybederken binlercesi gözaltına alındı. Fakat Molla rejiminin ağır saldırıları isyanı durdurmaya yetmiyor. On gün içinde 31 eyaletin tamamına yayılan isyan, sokakların yanı sıra, kepenk indiren çarşı esnafıyla, işçilerin grevleriyle ve onlarca üniversitedeki eylemlerle giderek yayılıyor ve radikalleşiyor. Pek çok yerleşim yerinde halkın karakolları basıp silahlara el koyması karşısında polislerin direniş göstermeyip geri çekildiği, bazı bölgelerde ise halka destek verdiği görülüyor. Kürdistan’da bazı kentlerin yönetiminin tümüyle ele geçirildiği duyuruluyor. Ve artık Tahran’da da çok kitlesel gösteriler yaşanıyor. Tüm bunlar İran’da bir kez daha devrimci bir durumun olgunlaştığını gösteriyor.
İran rejimi, 2022 Eylülünde patlak veren Jina Mahsa Amini protestolarından bu yana en kitlesel halk hareketiyle karşı karşıya. Mahsa’nın başörtüsünden saçı göründüğü için ahlâk polisi tarafından katledilmesi üç yıl önce milyonlarca İranlı emekçinin isyan çığlığına dönüşmüştü. Farsıyla Kürdüyle, Azerisi, Belucisi, Loruyla milyonlarca emekçi, “Diktatöre Ölüm”, “Hamaney’e Ölüm”, “Kahrolsun İslam Devleti” sloganları etrafında birleşerek rejimi hedef almışlardı.
O günlerde, yaşananların İran’da rejimin temellerinden sarsıldığını gösterdiğini belirterek şu tespitte bulunmuştuk: “ … son yıllarda gerçekleşen çeşitli eylemlerden gerek nicelik gerekse nitelik olarak farklılaşan bir halk ayaklanmasıyla karşı karşıya olan İran’da bir devrimci durum yaşanıyor. Bu, başlayan devrimci isyanın kısa sürede Molla rejimini alaşağı edecek bir devrime dönüşeceği anlamına gelmiyor elbette. Ama artık cinin şişeden çıktığı ve bir daha yerine sokulmasının mümkün olmadığı da açıkça görülüyor.”[1]
Evet, ayağa kalkan emekçiler Molla rejimini yıkamadılar, ama rejim de, o gün dile getirdiğimiz gibi, şişeden çıkan cini bir daha yerine sokamadı. Nitekim İranlı emekçiler, gençler, kadınlar, üç yıl sonra benzer sloganlarla yeniden ayağa kalktılar: “Tüm Tiranlara Ölüm”, “Hamaney’e Ölüm” “Korkma, Hepimiz Birlikteyiz”, “Özgürlük, Özgürlük”… İslami rejim, 2022’deki ayaklanmanın ardından binlerce muhalifi idam etti. Muhalif gençler, ama özellikle de Kürtler, bu katliamların doğrudan hedefi oldu. Molla rejimi bu terör dalgasıyla kitleleri korku salarak felç etmeyi amaçladı. Ama amacına ulaşamadı. Dahası Mollaların, Bazaari (pazar/çarşı) esnafının tarihsel desteğini de önemli ölçüde yitirdikleri görülüyor. 2022’de de ayaklanmanın belli bir olgunluk düzeyine ulaşmasının ardından bu kesim kepenk kapatarak harekete destek vermişti. Ancak bu kez, hareketin kıvılcımını çakan bizzat Bazaari esnafı oldu.
Daha önce de dikkat çektiğimiz üzere, “İslamcı rejimin temel dayanağı olan Bazaari esnafı, onun en tutucu, en gerici kesimi olarak öne çıkmıştır. Ne var ki artık tahammül edilemez noktaya ulaşan ekonomik yıkımın bu kesimde de büyük bir rahatsızlık doğurduğu görülüyor. Sadece bu da değil, kapitalizmin çelişkilerini birkaç kat daha şiddetlendiren teokratik Molla rejiminin yarattığı toplumsal krizden toplumun tüm kesimleri gibi bu kesimler de etkileniyor. Bu ailelerin çocukları da o toplumun içinde yaşıyor ve bu açıdan gençliğin bütünündeki hoşnutsuzluk ve tepkiyi bu gençler de paylaşıyor. Temeli zayıflaya zayıflaya bugüne gelen faşist İslamcı rejimin toplumsal ağları çözülürken bastığı zemin de sallanıyor.”[2]
İran’ın özgül tarihsel-siyasal koşullarında ortaya çıkan Molla rejimi, 47 yıl boyunca bir ucube olarak hayatta kalmayı başarsa da bu süre zarfında toplumla arasındaki çelişkiler giderek derinleşmiştir. Emekçi halkın ezici çoğunluğunun özlemleri, dünyaya bakışı, yaşam ve gelecek tahayyülü, köhne faşist rejimin dar kalıplarına sığmaz, sığdırılamaz hale gelmiştir.[3]
Faşist Molla rejimi bugün 2022’ye göre pek çok açıdan çok daha zor durumdadır. Sadece ekonomik kriz ve sefalet tablosunun daha da derinleşmiş olması değil, alınan ağır askeri yenilgiler de bunda belirleyici bir rol oynamaktadır. Üstelik söz konusu yenilgileri sadece dışarıda değil, doğrudan ülkenin tepesine yağdırılan İsrail-ABD bombalarıyla içeride de yaşamıştır bu zorba rejim.
2023 Ekimindeki Hamas saldırısına İsrail’in verdiği ölümcül yanıt, hemen ardından Lübnan’da Hizbullah’ın hedef alınarak ağır kayıplara uğratılması, Yemen’deki Husilere yönelik saldırılar ve nihayetinde 2024 Aralığında Esad rejiminin yıkılması, İran’ın “Direniş Ekseni” dediği hattı tüm parçalarında ağır bir yenilgiye uğrattı. 2025 Haziranında İran’ın doğrudan hedef alındığı İsrail bombardımanlarıysa rejimi çok daha feci bir tabloyla yüz yüze bıraktı. Bu bombardımanlarda askeri tesisler, nükleer tesisler, rafineriler, havalimanları hedef alındı, genelkurmay başkanı dâhil en üst düzey askeri liderler ve nükleer uzmanlar da suikasta uğradı.[4] Tüm bunlar, çürüyen Molla rejimini alabildiğine zayıflatırken, onun içindeki çatlakları da fazlasıyla büyüttü.
Bu rejimin, “durumun ciddiyetinin farkına varıp demokratikleşme rotasına yönelmesi”ni beklemek abesle iştigaldir. Zira bu onun doğasına aykırıdır. 2022’deki isyan sürecinde bir başka yazımızda bu gerçekliği şöyle vurgulamıştık: “… pek çok tarihsel örnekte görüldüğü gibi, despotik rejimlerin olağan burjuva rejimler gibi esneyebilmesi, reforme edilebilmesi mümkün değildir. Bu tür rejimlerin değişime son derece kapalı yapısı, hareket tarzını ve reflekslerini belirleyen ideolojik çerçevesi ve zihniyeti, çoğu durumda kitlelere basit tavizler vermeyi bile imkânsız kılmaktadır. Bu durum kendine özgü tarihsel-siyasal arka planı nedeniyle İran için bir kat daha geçerlidir. Öyle ki rejim başörtüsü konusunda bile adamakıllı bir düzenleme yapabilecek durumda değildir. Zira yapması halinde aynı rejim olarak kalması mümkün değildir.”[5]
Teokratik bir faşizme dayanan Molla rejimi, içinden geçtiğimiz konjonktürde alabildiğine zayıflamış durumdadır. Her şeyden önce ABD-İsrail’in yeni bir evreye sıçrattığı Ortadoğu savaşında Suriye’nin ardından sıra doğrudan İran İslam devletine gelmiştir. Öncelikle bütün bu süreç Üçüncü Dünya Savaşı olarak yürüyen emperyalist paylaşım savaşı kapsamında değerlendirilmelidir. Bu savaşın bir kutbunu ABD-İsrail-Avrupa ekseni oluştururken, diğer kutbun başını Çin ve Rusya çekmektedir. İşçi sınıfına bu gerçekliğin kavratılması, ona uygun bir devrimci tutum almasını sağlamanın da olmazsa olmaz koşuludur. Bugünlerde ABD-İsrail ittifakının İran’a yönelik yeni bir askeri saldırı başlatması muhtemel görünürken, dünya, ama özellikle de bölge işçi sınıfı açısından bu tutum çok daha büyük bir aciliyet kazanıyor. Zira ABD’nin Venezuela’ya yönelik emperyalist haydutluğu gündeme tüm sıcaklığıyla damgasını vurmuşken, Siyonist İsrail’in Gazze’yi ilhak planları adım adım işlerken ve Trump’ın tehditleri artarken, anti-emperyalizm adına İran’ı savunmak gerektiğini söyleyenlerin sesinin daha gür çıkacağını tahmin edebiliyoruz. Ama bu yaklaşım, hele de İran’da işçiler, emekçiler rejime karşı ayağa kalkmışken, faşist Molla rejimine kan takviyesinde bulunmaktan başka bir anlama gelemez. Bu nedenle, Haziran ayındaki saldırı sonrasında altını çizdiğimiz hususlar bugün çok daha yakıcı bir biçimde geçerlidir:
“Hem genel olarak emperyalist dünya savaşı bağlamında ABD emperyalizminin hem de bu savaşın mevcut somut İsrail-İran savaşı perdesinde ABD ve İsrail Siyonizminin saldırgan taraf olduğu doğrudur. Keza İsrail’in bölgedeki ve dünyadaki başlıca gerici güçlerden biri olduğu, ABD emperyalizmi başta olmak üzere Batılı emperyalist güçlerin vazgeçilmez ortağı olduğu, Filistin halkını yok etmeye çalıştığı da şüphesizdir. Bu nedenle dünyanın bu en güçlü ve en zengin emperyalist ülkelerindeki işçi sınıfının, kendi hükümetlerini ve İsrail’i en başta mücadelenin hedef tahtasına koymaları hiç kuşkusuz temel önemdedir. Bu, Türkiye dâhil diğer ülkeler işçi sınıfı için de böyledir. Ama bu saldırgan güçler karşısında otomatik olarak İran’ın savunulması gerektiği sonucu çıkarılamaz. Saldırıya uğrayan İran bir «mazlum» ülke ya da «küçük» ülke değildir, aksine emperyal politikalar güden büyük bir bölge gücüdür. İsrail bir gerici bölge gücüyse, İran’ın da nükleer kapasiteye, balistik füzelere sahip gerici bir bölgesel güç olduğu unutulamaz. İsrail ABD ve diğer Batılı emperyalist güçlerin ortağıysa, İran da Çin ve Rusya gibi büyük emperyalist güçlerin bölgesel nüfuz sahibi bir ortağıdır. Savaş da en derininde bu iki kamp arasında yürümektedir. Dahası, İran’daki faşist Molla rejiminin işçi sınıfı başta olmak üzere tüm İranlı sosyalistlere, ilericilere, demokratlara, Kürtler başta olmak üzere azınlık halklara, kadınlara sistematik olarak zulmeden bir tiranlık olduğu gerçeği yok sayılamaz. İşçi sınıfı açısından, Lenin’in dikkat çektiği gibi, savaşı kimin «başlattığının», kimin «saldıran taraf» olduğunun bir önemi yoktur. Bizler burjuva stratejistler değiliz, gelişmelere onların gözüyle değil, işçi sınıfının çıkarları düzleminde bakarız.
“Soruna işçi sınıfı perspektifinden bakıldığında İran’ın ya da İsrail’in yanında olmak gibi bir tutumun savunulamayacağı açıktır. «İran halkının yanında olma» ifadesi ise rejimden ve devletten kendini ayırma anlamında olumlu, ama muğlaktır. Üstelik bu yaklaşım İran’daki Molla rejiminin baskısı ve boyunduruğu altında yaşayan ezilen halkları da görmezden gelmektedir. Biz Siyonist İsrail’e, onun arkasındaki Batılı emperyalist güçlere ve İran’daki faşist Molla rejiminin efendilerine karşı İran işçi sınıfının devrimci mücadele bayrağını yükseltmesinden yanayız. Kahramanca mücadeleler vermiş ve büyük bedeller ödemiş İran işçi sınıfının Molla rejimine hiçbir borcu olmadığı gibi, onunla hiçbir ortak çıkarı da yoktur. Son yıllarda kitlelerin verdiği mücadelelerle ve izlediği emperyal politikaların ağır yüküyle zayıflamış ve işçi sınıfının desteğini kaybetmiş Molla iktidarının, savaş bahanesiyle işçi sınıfını kendi peşine takıp yeniden güç kazanması işçi sınıfı için yeni bir yıkım dalgasının gelmesi anlamına gelecektir. Tıpkı 1871 Fransa-Prusya savaşında Paris emekçilerinin yaptığı gibi, İranlı işçi ve emekçilerin de İsrail saldırganlığına karşı Molla rejimine destek olmayıp, savaşı hem saldırganlara hem de içerideki sınıf düşmanına karşı sınıf savaşına çevirmeye çalışmaları en doğru yol olacaktır. Bu yola giren bir işçi sınıfı her türlü dış saldırıya karşı dünya işçi sınıfının ve ezilen geniş kitlelerin sempati ve desteğini alacaktır. Mevcut haliyle bile İran’a karşı savaşa Batılı emekçi kitlelerin pek ikna olmadıkları düşünüldüğünde bu perspektifin boş olmadığı daha iyi anlaşılabilecektir.”[6]
İran’da yükselen isyan dalgası işçi sınıfının en aktif kesimlerini de içine çekmeye başlamıştır. Gelinen noktada, yıllardır mücadele ateşini diri tutan çeşitli sektörlerden işçiler adına İran Petrol İşçileri Örgütlenme Konseyi, Haft Tappeh Şeker Kamışı İşçileri Sendikası, İran Öğretmen Sendikaları Koordinasyon Konseyi ve Tahran ve Banliyöleri Yol ve Otobüs Şirketi İşçileri Sendikası yayınladıkları bildirilerle tüm işçileri greve ve sokağa çağırmışlardır. Otobüs işçileri sendikasının açıklamasında şunlar vurgulanmaktadır:
“İşçilerin ve emekçilerin kurtuluş yolu; halka tek lider yaratma yolundan, dış güçlere dayanmaktan ve egemenlik içindeki gruplardan değil, ancak iş ve yaşam alanlarında ve ülke genelinde birlik, dayanışma ve bağımsız örgütlerin oluşturulması yolundan geçer. Bir kez daha iktidar oyunlarına ve egemen sınıfların çıkarlarına kurban gitmemize izin vermemeliyiz. Geçmiş tecrübeler, Batılı hegemonik devletlerin İran halkının özgürlüğüne, geçimine ve haklarına en ufak katkı sağlamadığını ve aksini uyguladığını göstermiştir. Emekçilerin çaresi, birlik ve örgütlenmedir. Yaşasın özgürlük, eşitlik ve sınıf dayanışması!”
“Jin, Jiyan, Azadi” sloganıyla 2022’den bu yana harekete damgalarını vuran kadınlar da, altı kadın örgütü adına yayınladıkları bildiride şöyle demektedirler:
“Tarih göstermiştir ki istibdat rejimleri kolayca çökmez ancak şiddetle de hayatta kalamazlar. Özgürlük, bedeli ağır olsa da kökleri artık susmaya ve teslim olmaya razı olmayan halkın kolektif iradesinde yattığı için sürekli ve sağlam bir mücadeleyle elde edilecektir. Özgür ve demokratik bir gelecek; bilinçli direnişin, toplumsal dayanışmanın ve eşitlik ile adalet mücadelesinin bağrından şekillenir. (…) Kesin bir dille ilan ediyoruz ki ne İslam Cumhuriyeti ne de hangi kalıp ve çehreyle kendini dayatırsa dayatsın saltanat, hiçbiri İran halkının, özellikle de kadınların kurtuluşunun temsilcisi değildir. Her ikisi de özgürce seçim hakkının inkârına, protestoların bastırılmasına ve bağımsız seslerin tasfiyesine dayanmaktadır. İran’daki bugünkü hareket, geçmişe dönüş hareketi değil; istibdadın tüm biçimlerini aşma hareketidir.”[7]
Bu gelişmeler yukarıda dile getirdiğimiz mücadele hattının hayata geçirilmesi için nesnel koşulların olgunlaştığını gösteriyor. Öznel faktör, yani sınıfın bilinç ve örgütlülük düzeyi açısından aynı durum maalesef söz konusu olmasa da, hareketin ileri noktalara çekilebilmesinin potansiyel sınırları açısından mevcut durum yine de olumlu görünmektedir.
İran’da cesurca mücadele eden işçilere, emekçilere, gençlere, kadınlara selam olsun!
Kahrolsun Molla rejimi, kahrolsun kapitalizm!
[1] İlkay Meriç, İran’da Halk İsyanı Molla Rejimini Sarsıyor, 18 Ekim 2022, https://marksist.net/node/7778
[2] İlkay Meriç, age
[3] Ezgi Şanlı, İran’da Devrim Ateşi Yanmaya Devam Ediyor!, 2 Şubat 2023, https://marksist.net/node/7848
[4] Levent Toprak, İsrail’in İran’a Saldırısı: Dünya Savaşında Yeni Perde, 20 Haziran 2025, https://marksist.net/node/8534
[5] Ezgi Şanlı, İran’da Devrim Ateşi Yanmaya Devam Ediyor!, 2 Şubat 2023, marksist.net/node/7848
link: Marksist Tutum, İran’da Emekçiler Ayakta, Molla Rejimi Sarsılıyor!, 9 Ocak 2026, https://marksist.net/node/8681
İspanyol Faşizminin Emekçi Kadınlara Zulmü





