Navigation

Halk İradesine Kayyum Darbesi

Diyarbakır, Mardin ve Van’daki tüm protesto eylemlerinin ve basın açıklamalarının bizzat kayyum valiler tarafından yasaklanması, batıda yapılan protesto eylemlerine saldırılması vb. rejimin başta HDP olmak üzere tüm muhalefetin gücünü test etmek üzere de başvurduğu bilinçli bir politikanın ürünüdür. Yapılan saldırı sadece HDP’yi değil, tüm muhalefeti, işçileri, emekçileri vuracak ağır bir saldırı dalgasının kritik bir halkası niteliğindedir.

Siyasi iktidar, 19 Ağustos sabahı, HDP yönetimindeki Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediyelerini basarak belediye başkanlarını görevden aldı. Yerlerine valilerin kayyum olarak atandığı başkanlar, haklarında hiçbir ceza ya da mahkeme kararı olmamasına rağmen “terörle ilişkili oldukları” iddiasıyla “soruşturuldukları” söylenerek koltuklarından uzaklaştırıldı. Aynı saatlerde 29 kentte yapılan operasyonlarla 500’e yakın HDP ve DBP’li de gözaltına alındı. Ertesi gün ise Kars belediye eş başkanları evleri basılarak ve ifadeye çağrılarak hedefe kondu. Yerel seçimlerin üzerinden beş ay bile geçmeden yapılan bu saldırının, belediye başkanlarını %60’a yakın oy oranlarıyla seçerek o koltuklara oturtan Kürt halkının siyasi iradesine indirilmiş açık bir darbe olduğu şüphe götürmüyor.

2016’da ilan edilen OHAL’le birlikte bölgedeki 96 belediyeye kayyum atayarak mevcut belediye başkanlarının ve meclis üyelerinin çok büyük bir kısmını tutuklayan siyasi iktidar, 31 Mart 2019 yerel seçimleri öncesinde de tehditler savurmuş, hatta bunun da ötesine geçerek HDP’li adayların seçilmesi durumunda yine kayyum atanacağını açıktan dile getirmişti. Buna rağmen bölgedeki 3 büyükşehir, 5 il, 45 ilçe ve 12 belde belediyesine son derece yüksek oylarla yine HDP’li belediye başkanları seçilmişti. Kürt halkı, tehditlere, baskılara ve saldırılara pabuç bırakmadığını böylece bir kez daha göstermişti. Bu sonuç karşısında rejim güçlerinin büyük bir öfke duydukları açıktı. İlk hamleleri, KHK’yla ihraç edildikleri gerekçesiyle 6 ilçe ve belde belediye başkanının mazbatasını gasp ederek buraları HDP’nin elinden almak oldu. Ne var ki, İstanbul seçimlerinin yenilenmesi kararı nedeniyle bu kentteki Kürt oylarına muhtaç olan AKP-MHP ittifakı, 23 Hazirana kadar bölgede daha ileri gidememiş, söz konusu seçimde aldığı açık yenilgiyle ise saldırı planlarını biraz daha ötelemek zorunda kalmıştı. Bugün gelinen noktada, sıkışmışlığı gerek ekonomik gerekse iç ve dış siyasi cephelerde daha da artmış olan rejim, kimilerinin manipülatif bir şekilde vaaz ettiği ya da safiyane beklediği “yumuşama”, “normalleşme” ya da “açılım politikaları” yerine, dört bir cephede saldırılarını tırmandırmaya başlamıştır. Seçimlerin ardından yaptığımız değerlendirmelerde bu hususa özellikle dikkat çekmiştik:

“Son yerel seçimlerde iktidarın ilk kez aldığı gözle görülür hasar, doğal olarak rejimin bundan sonra ne yapacağı, akıbetinin ne olacağı konusunu daha önce olmadığı kadar hararetli biçimde gündeme getirdi. Asıl olarak AKP ve rejim cenahından bazı unsurların inisiyatifiyle, kısmen de kimi muhalefet çevrelerinin köpürtmesiyle, Erdoğan’ın seçim sonuçlarının ardından «ders çıkararak» bir «açılım» başlatabileceği, bir yumuşama sürecinin başlayabileceği, «yönetim sisteminde» değişiklik yapılacağı, AKP’nin «kuruluş felsefesine», «fabrika ayarlarına» dönebileceği vb. tezler ortaya atıldı. (…) Erdoğan’ın siyasi kariyerinin çeşitli aşamalarında beklenmedik manevralar yapan, şaşırtıcı yeni ittifaklar kuran bir politikacı olması gerçekliği de düşünüldüğünde bu tür yorumlar ve yönlendirmeler çeşitli düzeylerde bir kafa karışıklığı yaratabildi. Oysa Erdoğan’ın kurduğu ve başında yer aldığı totaliter rejim, hem ekonomik, toplumsal, siyasal (iç ve dış), kültürel alanlarda yaşanan çelişki ve sıkışmışlıkların bir yansımasıdır hem de bunları daha da derinleştirip keskinleştiren bir rol oynamaktadır. Bu alabildiğine dar mecrada eski günlerdeki gibi nispeten esnek manevra olanakları, ters taklalar atmak için vb. yeterli alan yoktur.” (Levent Toprak, Rejimin Yumuşayacağı Hayalleri)

Kimileri rejimin içinde bulunduğu sıkışmışlığın onu reformlara gitmek zorunda bıraktığını düşünürken ve bu beklentiyle rehavete kapılırken, biz şu gerçekliğin altını çizmiştik:

“… basıncı giderek artan bu kaçınılmaz sıkışma nedeniyle rejimin yumuşaması ve yeni reformların önünü açarak sıkışıklığını savuşturmasının koşulları yoktur. Her şeyden önce rejim bu yetenekte olmadığı gibi, üzerine bastığı toprağı çekecek olan böyle bir girişime tahammül de edemez. Çağlı’nın önemle vurguladığı gibi, burjuva olağanüstü baskı rejiminin, doğası gereği, gevşeme ve geriye dönüş, yani parlamenter demokrasi çerçevesine yumuşak geçiş kabiliyeti yoktur. Yeniden parlamenter demokrasiye geçiş elbette düzen açısından olanaksız değildir, ama bu artık mevcut rejimin kendi iç evrimi yoluyla, bu rejimin sahiplerinin yapacağı «reformlar» yoluyla gerçekleşmez.” (agm)

Erdoğan, vakit kaybetmeksizin attığı adımlarla, “başkanlık rejiminde değişiklik” beklentilerini kısa sürede boşa çıkarmış, medyayı daha da zapturapt altına almak üzere harekete geçmiş, Anayasa Mahkemesinin barış akademisyenlerine yönelik olumlu kararı yerel mahkemeler ve üniversite yönetimleri tarafından hiçe sayılarak uygulamaya konmamış, kısacası her türlü gevşeme, normalleşme beklentisi Erdoğan’ın doğrudan müdahalesiyle kısa sürede boşa çıkarılmıştır. Bunun aynı zamanda kıpırdanmaya başlayan parti içi muhalefete de açıktan bir mesaj olduğu açıktır.

Rejim şimdiye dek seçimleri, parlamentoyu, anayasayı vb. ortadan kaldırmayarak demokratik bir işleyişin hâkim olduğu görüntüsünü yaratmaya çalışmış ve bununla muhalefet saflarında çeşitli düzeylerde yanılsamalar yaratmayı da başarmıştır. Oysa söz konusu kurumlar çoktandır işlevlerini yitirip içi boş bir kabuğa dönüşmüşlerdir. Bu durum, gerek yerel gerek genel düzeydeki sözde demokratik seçimler için de geçerlidir. Rejim, kontrolü altına aldığı, muhalefeti şeytanlaştırdığı, demokratik mekanizmaların işletilmediği seçimlere izin veriyor ama seçim sonuçlarının kabul edilmemesine, yenilenmesine, belediye başkanlarının ve meclislerinin yerine kayyum atanmasına, milletvekillerinin derdest edilip zindana atılmasına varıncaya kadar her türlü keyfiliği de rahatça sergileyebiliyor. Kuşkusuz bunda, muhalefetin güçsüzlüğüne duyduğu inancın ya da kanaatin rolü belirleyici olmaktadır. Çeşitli defalar test ederek tartılan bu güç, rejimin attığı adımların dalga boyunu da doğrudan belirlemektedir. Kürtler söz konusu olduğunda ise rejim güçleri “seçim” dönemleri haricinde ellerini son derece rahat tutabilmektedir. Rejimin niteliği ne olursa olsun, en demokratik dönemlerde bile farklı bir “hukuk”un işletildiği bölgede, bugün de batıdan çok daha ağır bir saldırganlık hüküm sürmektedir. Batıda tepkileri şu ya da bu düzeyde dikkate almak zorunda kalarak adım atan egemenlerin, söz konusu olan Kürtler ve bölge olduğunda alabildiğine sakınımsız davranabilmelerinin nedeni kuşkusuz tüm burjuva muhalefeti milliyetçililik silahıyla hizaya getirebilmeye duyulan güvendir.

Rejim güçleri bu silahı bugün de tepe tepe kullanmaktadırlar. “Fırat’ın doğusuna gireceğiz” yönündeki açıklamalarla, Kandil ve çevresine yönelik “Pençe” operasyonuyla, içeride sürekli hale gelen operasyonlarla savaş atmosferini kızıştırmak isteyen iktidar, bununla birlikte amacına tam olarak ulaşamamıştır. Özellikle “güvenli bölge” beklentilerinin kendisi açısından fiyaskoyla sonuçlanacağının görülmeye başlamasıyla birlikte yeni oyunlara girişmiştir. Bunun bir parçası da HDP’yi ezmeye yönelik olarak girişilen kayyum hamlesidir. Rejim medyası eliyle yalanda, tezviratta sınır tanımayan bir kara propaganda yürütülmekte, böylelikle sadece İYİP, CHP, SP değil yeni parti hazırlıklarına hız verdikleri görülen Gül-Babacan ve Davutoğlu da milliyetçilik kapanına kıstırılarak hizaya getirilmeye ve etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu kapana giren burjuva muhalefetin bölünerek ve boğularak güçsüz düşürülmesinin yanı sıra, HDP’nin de tümüyle yalnız bırakılması ve böylelikle rejimin karşısına dikilecek bir “demokrasi cephesi”nin örülmesinin önüne geçilmesi hedeflenmektedir. Baroların Saray’a biat etmeyi açıktan reddettikleri, Kazdağları ve diğer bölgelerdeki pervasız doğa katliamı karşısında yükselen tepkinin doğrudan iktidara yöneldiği, Kılıçdaroğlu, Demirtaş ve İmamoğlu’nun eşlerinin buluşarak Kürt sorununun çözümüne yönelik ortak mücadele beklentilerini güçlendirdiği, iktidara yönelik eleştirilerin dört bir koldan arttığı, ekonomik krizin yarattığı rahatsızlığın emekçi kitlelerde daha da derinleştiği bir ortamın rejimi son derece rahatsız ettiği açıktır ve bunu bozmaya çalışmaktadır.

Kamu çalışanlarının enflasyonun son derece altında kalan zamlar karşısında seslerini çıkaramaz hale getirilebilmelerinde, benzer şekilde yaklaşan metal sözleşmelerinde metal işçilerinin olası grevlerinin yasaklanmasında, BES, kıdem tazminatı, yeni zamlar ve diğer saldırıları içeren paketlerin işçi sınıfında yükselteceği tepkiyi boğmakta da, rejimin milliyetçilik sopasını sonuna kadar kullanacağı açıktır. Türk-İş başkanının imzaladığı ihanet sözleşmesi karşısında kendini savunurken kullandığı argümanlar da bu bağlamda yeterince çarpıcıdır. Kendisini eleştirenleri “terörü destekleyen gruplara” mensup olmakla suçlaması, hiçbir alâkası yokken “Mehmetçiğin arkasında durmak”tan, S-400’leri savunmaktan dem vurması, milliyetçilik silahının her türlü kirli amaç için nasıl kullanıldığını çok net bir şekilde göstermektedir.

Öte yandan, devamı büyük bir olasılıkla gelecek olan kayyum hamlesi CHP’li belediyeler üzerinde de Demokles’in kılıcı gibi sallanmaktadır. İstanbul ve Ankara belediyelerinin de gündemde olduğundan söz edildiğini bizzat CHP sözcüleri dile getirmektedir. HDP’den, açık bir “siyasi darbe” olarak nitelendirdiği bu saldırıya karşı suskun kalınmaması yönünde çağrılar yükselmektedir. Sosyalistlerin yanı sıra, aydınlardan, KESK, DİSK ve TMMOB’dan, İstanbul, Ankara ve İzmir barolarının da aralarında olduğu 30 civarında barodan, CHP’nin çeşitli düzeylerdeki örgütlerinden ve yetkili kişilerinden, SP’den, hatta Gül ve Davutoğlu gibi isimlerden gelen açıklamaların, daha önceki gibi suskun kalınmadığını göstermesi olumludur. Bununla birlikte, esas belirleyici olanın, bunun eşgüdümlü bir tepkiye dönüştürülebilmesi olduğu açıktır.

Diyarbakır, Mardin ve Van’daki tüm protesto eylemlerinin ve basın açıklamalarının bizzat kayyum valiler tarafından yasaklanması, batıda yapılan protesto eylemlerine saldırılması vb. rejimin başta HDP olmak üzere tüm muhalefetin gücünü test etmek üzere de başvurduğu bilinçli bir politikanın ürünüdür. Yapılan saldırı, dile getirmeye çalıştığımız gibi sadece HDP’yi değil, tüm muhalefeti, işçileri, emekçileri vuracak ağır bir saldırı dalgasının kritik bir halkası niteliğindedir. Dolayısıyla bu kritik noktada verilecek kararlı tepki, rejime yönelik genel muhalefet ve yükseltilecek tepki açısından da büyük bir önem taşımaktadır.