Navigation

Rejimin Yumuşayacağı Hayalleri

Türkiye 31 Mart yerel seçimlerinden sonra, özellikle de 23 Haziranda tekrarlanan İstanbul seçiminden sonra rejimin kitle desteğini yitirmeye başladığı yeni bir siyasal sürece girmiştir. 23 Haziran İstanbul yerel seçim sonuçları, bir süredir belirtileri görülen iniş eğiliminin çarpıcı bir tescili olmuş ve bu eğilimi daha net, daha güçlü hale getirmiştir.

Bilindiği gibi, Türkiye’de rejimin olağan parlamenter çizgilerin dışına çıkıp otoriterleşmeye başladığı 2011’den bu yana burjuva muhalefet güçleri çeşitli aşamalarda Erdoğan iktidarına karşı boy ölçüşmelere girdi. Kısa aralarla birbiri ardına seçim ve sandık seferberlikleri yaşandı. Gidişattan hoşnutsuz olan muhalif kitlelerin de umutlandığı bu boy ölçüşmelerde türlü yöntemlerle üste çıkmayı ve muhalefeti boşa düşürmeyi başaran iktidar böylece gücünü her aşamada sağlamlaştırarak yoluna devam etti. Ancak en başta ekonomik krizin geniş emekçi kitlelerin çalışma ve yaşam koşullarında yol açtığı artan tahribat nedeniyle iktidarın siyasal destek açısından giderek zorlanmaya başladığı ve oy desteğinde belirgin bir kırılmanın yaşandığı da daha açık hale gelmekteydi. Son yerel seçimlerde iktidarın ilk kez aldığı gözle görülür hasar, doğal olarak rejimin bundan sonra ne yapacağı, akıbetinin ne olacağı konusunu daha önce olmadığı kadar hararetli biçimde gündeme getirdi.

Asıl olarak AKP ve rejim cenahından bazı unsurların inisiyatifiyle, kısmen de kimi muhalefet çevrelerinin köpürtmesiyle, Erdoğan’ın seçim sonuçlarının ardından “ders çıkararak” bir “açılım” başlatabileceği, bir yumuşama sürecinin başlayabileceği, “yönetim sisteminde” değişiklik yapılacağı, AKP’nin “kuruluş felsefesine”, “fabrika ayarlarına” dönebileceği vb. tezler ortaya atıldı. Abdulkadir Selvi, Nagehan Alçı gibi iktidar yanlısı kalemler bu tür iddiaları öne sürenler arasında özellikle ön planda göründüler. Aslında “neler olabileceğine” dair havadis faslının ötesinde, medyadakiler dâhil iktidar yanlısı birçok isim gidişatın AKP açısından pekiyi olmadığını, rejim cephesindeki birçok unsurun çeşitli açılardan tepki çeken tutumlar içinde olduklarını ve bir değişim gerektiğini dillendirdi. Doğrusu bu koro sadece birkaç unsurdan ibaret küçük bir koro değildi. Bunların bir kısmı gerçekten gidişatı kendileri açısından hayırlı görmediği için “bir şeyler” yapılması gerektiğini düşünenler iken, bir kısmı ise tabanda ve seçmen kitlesinde biriken gazı almak, ortamı yumuşatmak için bilinçli faaliyet içindeydi hiç kuşkusuz.

Erdoğan’ın siyasi kariyerinin çeşitli aşamalarında beklenmedik manevralar yapan, şaşırtıcı yeni ittifaklar kuran bir politikacı olması gerçekliği de düşünüldüğünde bu tür yorumlar ve yönlendirmeler çeşitli düzeylerde bir kafa karışıklığı yaratabildi. Oysa Erdoğan’ın kurduğu ve başında yer aldığı totaliter rejim, hem ekonomik, toplumsal, siyasal (iç ve dış), kültürel alanlarda yaşanan çelişki ve sıkışmışlıkların bir yansımasıdır hem de bunları daha da derinleştirip keskinleştiren bir rol oynamaktadır. Bu alabildiğine dar mecrada eski günlerdeki gibi nispeten esnek manevra olanakları, ters taklalar atmak için vb. yeterli alan yoktur.

Olağanüstü burjuva rejimlere dair önemli bir hatırlatma

İktidarın hareket tarzı ve gidişatı değerlendirilirken bugün hâkim olan rejimin hem olağan bir burjuva rejim olmadığını ve hem de artık inişe geçmiş bir olağanüstü rejim olduğunu unutmamak gerekiyor. Burjuva siyasetinde olsun medyasında olsun birçok değerlendirme ya sanki olağan zamanlarda ve olağan bir burjuva rejim altında yaşıyormuşuz gibi yapılmakta ya da inişe geçen bir olağanüstü rejimin işleyiş dinamikleri ve hareket tarzı göz ardı edilmektedir.

Kapitalizm yeryüzünde hâkim üretim tarzı haline geldiği günlerden bu yana değişik siyasal rejimlerle varlığını sürdürmüştür. Burjuva düzende olağanüstü rejimler hiçbir dönemde eksik olmamıştır. Hele kapitalizmin çürüme çağı olarak belirginleşen emperyalizm döneminde bu tür rejimler daha sık biçimde ortaya çıkmışlardır. Olağanüstü burjuva rejimler kavramın kendisinin de ima ettiği üzere kalıcı değildirler. Bu tür rejimlerin en uç biçimi olarak faşist diktatörlükler üzerinden bunu belirten Elif Çağlı da “Faşist diktatörlüğü etkileyen iç ve dış gelişmeler sonucunda, faşizm başlangıçtaki gücünü yitirdiği bir sürece girebilir” demektedir. Bu bağlamda Çağlı, tarihsel deneyimlerin ışığı altında, bu tür rejimlerin güç kaybına uğramaya başladıkları süreçlere genel olarak uyabilecek bazı önemli belirlemeler yapıyor:

“Faşist rejimin doğası, kendini içten dönüştürerek, çaktırmadan, sarsıntı yaratmadan parlamenter rejime evrilmeye aykırıdır. Faşist diktatörlüklerin sallanmaya başladığı dönemlere her zaman siyasal krizler eşlik etmiştir. Faşist diktatörlükler kendilerini artık bir değişikliğin zorunlu olduğu noktada bulduklarında, aşamayacakları bir ikilemle yüz yüze gelirler. Varlıklarını devam ettirebilmeleri için bazı reformlara gitmek zorundadırlar, ama böyle bir yola girmek de kesinlikle kendi sonlarını getirecektir. Netice olarak, eski güçlerini, iç ve dış desteklerini yitiren faşist rejimler reforme edilerek yaşatılamaz, çözülürler.

“Bilindiği gibi faşist iktidarın varlığı siyasal tekele, monolitik bir yapılanmaya dayanır. Monolitikliğin biraz da olsa gevşetilmesi durumunda, içten içe mayalanan muhalefet orada burada pıtrak gibi patlak vermeye başlar. Faşist diktatörlüklerin kitlelerin hoşnutsuzluğunu yatıştırmak amacıyla giriştikleri sınırlı ve kontrollü reform teşebbüsleri, her seferinde bu nedenle bunların geri devşirilmesi ve baskıların arttırılmasıyla sonuçlanmıştır. Kısacası, kitleler nezdinde faşist diktatörlüğe karşı duyulan hoşnutsuzluğun artık iyice derinleşmesi ve bu durumun burjuva düzenin çıkarları bakımından tehlike sinyalleri vermesi durumunda, hemen her örnekte büyük sermaye çevreleri başka siyasal formüller düşünmek zorunda kalmışlardır.” (Bonapartizmden Faşizme, Tarih Bilinci Yay., s.158)

Diyalektiğe aykırı şabloncu bir tarzda olmamak kaydıyla, günümüz Türkiye’sinde yaşanan politik süreçlerin kimi önemli yönlerine de benzer noktalardan yaklaşmak mümkündür. Çağlı’nın işaret ettiği hususlara uyan biçimde, bugünkü Erdoğan rejimi de gücü tek adamın elinde toplayan monolitik yapısı uyarınca bir gevşemeye gitmemekte ya da gidememekte, aksine çeşitli düzlemlerde katılığını sürdürmektedir.

Rejimin eğrisinde yükseliş süreci bitmiş, bir kırılma yaşanmış ve artık iniş dinamiklerinin işlemeye başladığı bir evreye geçilmiştir. Bu, rejimin yarın çökeceği ya da çözülmeye başladığı anlamına gelmiyor. Ama rejim daha önce kendisi için güç kaynağı da olan çeşitli cephelerde güç kaybına uğramaya başlamıştır. Yukarıda bu hususun seçmen kitlelerin desteğindeki aşınma, kırılma boyutuna değinmiştik. Ama güç kaybı kitle desteğindeki azalmadan ibaret değildir. Büyük sermayenin geleneksel olarak önde gelen kesimlerinin temsilcisi durumundaki TÜSİAD’ın, özellikle son seçim süreçlerinden itibaren daha net biçimde hükümet karşıtı bir pozisyona geçtiğini görüyoruz. Diğer yandan uluslararası planda rejimin Rusya ve Çin’in temsil ettiği eksene giderek daha belirgin biçimde kayışını ifade eden S-400 alımı gibi gelişmelerin Batılı büyük emperyalist güçlerin Erdoğan karşıtı pozisyonlarını pekiştirdiği açıktır. Suriye’den Libya’ya, Doğu Akdeniz’den F-35 anlaşmalarına, muhtemel diğer yaptırımlara kadar önemli başlıklarda bu pozisyonlar daha belirgin hal almaktadır. Ekonomik ve askeri alanda Batı’ya önemli ölçüde bağımlı olan Türkiye’nin, bu bağımlılıklar üzerinden daha fazla sıkışma yaşayacağını görmek zor değildir. Tüm bu faktörlerle birlikte ve bunların bir bakıma sonucu olarak, AKP içinde dağılma eğilimleri baş göstermiştir. Bir yanda Babacan-Gül diğer yanda Davutoğlu girişimlerinin yerel seçimler sonrasında hız kazanması bu eğilimlerin en net ifadelerini oluşturmaktadır.

Ne var ki basıncı giderek artan bu kaçınılmaz sıkışma nedeniyle rejimin yumuşaması ve yeni reformların önünü açarak sıkışıklığını savuşturmasının koşulları yoktur. Her şeyden önce rejim bu yetenekte olmadığı gibi, üzerine bastığı toprağı çekecek olan böyle bir girişime tahammül de edemez. Çağlı’nın önemle vurguladığı gibi, burjuva olağanüstü baskı rejiminin, doğası gereği, gevşeme ve geriye dönüş, yani parlamenter demokrasi çerçevesine yumuşak geçiş kabiliyeti yoktur. Yeniden parlamenter demokrasiye geçiş elbette düzen açısından olanaksız değildir, ama bu artık mevcut rejimin kendi iç evrimi yoluyla, bu rejimin sahiplerinin yapacağı “reformlar” yoluyla gerçekleşmez.

Rejimin “istese bile” gevşeyemeyeceği, seçim sonrası oluşan/oluşturulan beklentilere ters gelişmelerin birbirini takip etmesiyle görülmüştür. Erdoğan, geniş bir AKP çevresini saran “başkanlık rejiminde değişiklik” beklentilerini giderek daha net biçimde elinin tersiyle kenara süpürmüş, bu tartışmaların sonlandırılmasını buyurmuştur. Gelinen noktada “değişiklik” söyleminden geriye sadece, yeni sistemde atıl duruma düşmüş iktidar milletvekillerinin gazının alınmasını sağlayacak ufak tefek idari değişikliklere dair lakırdılar kalmıştır. Erdoğan normalde rejimin özüne dokunma anlamına gelmeyen küçük bazı adımları bile bu konunun en güçlü biçimde dillendirildiği günlerde atmayarak, taviz verir bir görüntü çizmekten kaçınmıştır.

“Yargı reformu” denilen sözde demokratik açılımlar paketinin saray talimatları altında parlamento koridorlarında önce kuşa çevrildiği, sonra da bir kez daha başka bahara ertelendiği anlaşılmıştır. Muhalefetin kazandığı belediyelerde başkanların çalışmasını engelleme doğrultusunda dört bir koldan baskının sürdürüldüğünü belirtmenin gereği bile yoktur. Diğer taraftan iktidarın “düşünce kuruluşu” SETA’nın yayınladığı fişleme “raporu”, medya alanında iktidarın kontrolü dışında kalan küçük sahanın bile nasıl baskı altına alınmaya çalışıldığını gösterdi. Bir başka alanda da, uluslararası sermayenin ve Türkiye’deki büyük sermayenin sıkça eleştirdiği Merkez Bankasının “özerkliğine” müdahale eğilimleri sonlandırılmak bir yana daha da ilerletilerek başkan görevden alınmıştır.

Burada anlaşılması gereken önemli bir nokta, elindeki tüm güce rağmen meselenin Erdoğan’dan ibaret olmamasıdır. Bugün Erdoğan’ın başında olduğu rejimin yanında ve karşısında burjuvazinin farklı fraksiyonları saf tutmuş durumdadırlar. Rejimin bekası ya da yıkılması/çözülmesi bu güçler arasındaki bir mücadele sorunudur. Dahası mesele sadece bu iç güçler arasında da değildir. Artık çok daha belirleyici biçimde, uluslararası güç mücadelesi, yani büyük emperyalist güçler arasındaki hegemonya mücadelesi Türkiye’deki rejimin gidişatı üzerinde etkilidir. Rejimin bekası içte ve dışta muhtelif burjuva güçler arasındaki çekişme ve kapışmalardan bağımsız değildir.

Buradaki güçler dizilişi ve mevzilenişler bir çırpıda oluşmamıştır. Özellikle son 10 yıl boyunca içte ve dışta yaşanan gelişmeler, ileri geri savrulmalarla bu güçler ilişkisi denkleminin ana unsurları şekillenmiştir. Ne ABD ile AKP’nin arasındaki ilişki önceleri böyleydi, ne TÜSİAD’ın AKP’ye karşı pozisyonu böyleydi. Ya da önemli bir diğer örnek olarak, Türkiye ile ilgili siyasal süreçlerin kilit bir belirleyeni olan Kürt sorununda da AKP’nin yaklaşımı hep aynı değildi.

Dünya, kapitalist sistemin tarihsel krizinin derinleşmekte olduğu ve bununla da bağlantılı olarak yeni bir emperyalist paylaşım savaşının (Üçüncü Dünya Savaşı) yaşandığı bir süreç içindedir. Bu süreç ilerledikçe çelişkiler keskinleşmekte, saflar belirginleşmekte, dünya üzerindeki tüm güçler de artan ölçüde saflaşmaya zorlanmaktadır. Tüm burjuva güçler olağan dönemlere kıyasla daha büyük bir gerilim altındadır. Bu sürecin önemli bir sonucu olarak dünya genelinde ülkelerde siyaset yelpazesinin merkezindeki güçler (merkez sağ ve sol) güç kaybına uğramakta, yelpazenin daha ucunda yer alan eğilimler güç kazanmaktadır. İktidar süreci dünya genelindeki bu konjonktüre denk gelen Erdoğan da bu süreçten bağımsız olmayan gerilimler altında yeni yönelişler benimsemiş, stratejik düzeyde önemli değişimler anlamına gelen adımlar atmaya başlamıştır. Bunlar kolay kararlar değildir, keskinleşen çelişkiler altında geri dönüşü pek mümkün olmayan seçimlerdir. Kendi iktidarının bekasını da ilgilendiren bu süreçler onu yeni ittifaklar temelinde bir olağanüstü rejimin inşasına sürüklemiştir.

Bir kez bu yola girmiş olan Erdoğan, ittifak yaptığı güçlerle birlikte iktidarda kalabilmek için artan ölçüde ipleri kendi elinde toplamış, iktidarını monolitikleştirmiştir. AKP liderliği içinde onu eleştirip tadil edebilecek, onun dengi sayılabilecek unsurların tümü tasfiye edilmiştir. Başlangıç dönemleri düşünüldüğünde Erdoğan bir dizi isimle birlikte bunlar arasında adeta bir primus inter pares (eşitler arasında birinci) konumundaydı. Ama o günler çoktan geçmiş, geride üst düzey yönetimde büyük oranda “evet efendim”ciler kalmıştır. Antik Roma’da savaştan galip dönen komutanların zafer töreniyle şehre girişine izin verilirdi. Savaş arabasının üzerinde halkı selamlayan komutanın güç sarhoşluğuna kapılmaması, Senatonun varlığını unutmaması için, arabada yanına verdikleri bir köle kulağına sürekli “memento mori” diye fısıldardı.  “Memento mori” sade ifadeyle “ölümü hatırla” demektir, ama tam anlamı vermek gerekirse “fani olduğunu hatırla” anlamına gelmektedir. İşte monolitik bir yapı kuran Erdoğan’a bugün ne bunu hatırlatacak olanlar kalmıştır ne de Erdoğan istese bile girdiği yoldan dönebilecek durumdadır. Monolitikleşen güç, tanımı gereği esnekliğini yitirir.

Çağlı’nın da belirttiği gibi belirli bir noktada burjuvazi başka seçenekler üzerinde düşünmeye başlar. Elbette bu tür seçenekler burjuvazinin canının istediği her anda öyle kolayca ortaya çıkmaz. Ancak yerel seçim sürecinin ortaya çıkardığı durum artık burjuvazi için yeni seçeneklerin oluşmakta olduğuna işaret ediyor. Bir yanda İmamoğlu’nun potansiyel yeni bir lider adayı olarak yükselişi, diğer yanda AKP kitlesini cezbedebilecek olan Babacan-Gül ekibinin yeni parti çalışmaları seçeneksizlik durumunun değişmeye başladığını düşündürmektedir. Sonuç olarak gelinen noktada burjuvazi seçeneksiz değildir.

Ancak yeni seçeneklerin uç vermesi bunların başarısının garanti olduğu anlamına gelmiyor. Erdoğan’ın ve yanındaki burjuva güçlerin sonuna kadar direneceği bir güçler mücadelesi yaşanacaktır. Bu şimdiden başlamıştır. Erdoğan’ın parti içindeki sembol isimlerin, milletvekillerinin ve kadroların yeni oluşumlara kaymaması için çabalarını yoğunlaştırmış olması bu mücadelenin bir parçasıdır örneğin. Hatta şu sıralar Erdoğan’ın siyasi gündeminin en önemli odak noktalarının başında gelmektedir bu sorun. Mecliste belli sayıda milletvekilinin kopması bile silsile halinde partiyi dağıtıcı ve iktidarın altını oyucu gelişmeleri tetikleyebilir.

Erdoğan’ın bu bağlamda siyasi gündemindeki diğer bir önemli madde ise hiç kuşkusuz dış gelişmeler ve Kürt sorunu üzerinden yeniden milliyetçi bir dalga kabartmak, böylece hem kitlelere başta ekonomik sorunlar olmak üzere tüm sorunları unutturmak hem de muhalefeti bir kez daha milliyetçilik kapanına kıstırmaktır. Böylece muhalefetin yerel seçim zaferleriyle şişen yelkenleri de söndürülmeye çalışılacaktır. Her halükârda Erdoğan kolayca teslim olmayacaktır, bunun net biçimde görülmesi gerekiyor. Ancak Erdoğan’ın dört başı mamur bir mastır planının olduğunu düşünmek de doğru değildir. Seçim sürecinin de gösterdiği gibi Erdoğan ve AKP ciddi yalpalamalar yaşamış, bütünlüklü bir strateji izleyememiştir. Nitekim sonuç da hüsran olmuştur. Bu, yükseliş sürecini tamamlayan ve tıkanmaya, inişe başlamış bir gücün belirtileridir. Parti içi dalgalanmalar da bu bütünlük zafiyetinin ifadesidir. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde iktidarın kendi bekasını sağlamak için her türlü saldırganlığa başvurması şaşırtıcı olmayacaktır. Ne var ki iniş süreçlerinde baskıların, yalanların, iftiraların, onca sofistike propaganda tekniklerinin vs. verimsizleşmesi, hatta ters tepmesi olasılığı güçlenir. Son yerel seçimlerin ortaya koyduğu olgulardan biri de budur.

İşçi-emekçi kitleler açısından risk taşıyan bir nokta iktidarın sanki kendisini düzeltmesi mümkünmüş gibi ortaya atılan iddialara ve bunu teyit ediyormuş görünen sahte girişimlere prim vermek iken, bir diğer nokta özellikle anti-Amerikancılık kisvesi altında milliyetçilik kapanına düşmektir. Bugün muhalif kitlelerde ve hatta sosyalist sol içinde kimi kesimlerde S-400’lerin satın alınmasını şu ya da bu yönden olumlu karşılayanların olduğu düşünüldüğünde bu tür tuzaklar konusunda bilincin önemi artmaktadır. Öte yandan rejimin kendi bekası uğruna savaş maceralarına girmesi gibi çok daha vahim olasılıklar da yabana atılmamalıdır. Böylesi milliyetçilik tuzakları aynı zamanda iktidarın hazırda tuttuğu ekonomik-sosyal saldırı paketlerinin dayatılmasını da kolaylaştırabilir. Önümüzdeki dönemde özellikle bu noktalarda uyanıklığı elden bırakmamak büyük önem taşıyor.