Yaz aylarından itibaren başta tatil beldeleri olmak üzere çeşitli şehirlerde su kesintileri yaşandı. Yazın kurak geçmesi, barajlardaki doluluk oranlarının azalmasıyla birlikte İzmir, Ankara, Bursa, Diyarbakır gibi büyük şehirler de dahil olmak üzere çeşitli kentlerde planlı su kesintileri yapılmaya başlandı. Birçok şehirde barajların doluluk oranları kritik seviyelere düştü. Son olarak Bursa’da BUSKİ (Bursa Su ve Kanalizasyon İdaresi) Genel Müdürlüğünün yaptığı açıklamaya göre “iklim değişikliği neticesinde ortaya çıkan kuraklık sonucu su kaynaklarının azalması ve baraj doluluk oranlarının kritik seviyeye düşmesi sebebiyle” 1 Ekimde günde 12 saatlik planlı su kesintileri başladı. Kesintiler hâlâ devam ediyor. 16 Ekimde Nilüfer ve Doğancı barajları tamamen boşaldı.
Sosyal medyada belediyeler ve su dağıtım şirketleri tarafından suyu tasarruflu kullanma konusunda paylaşımlar yapılıyor. “Uzmanlar” su kaynaklarının sürdürülebilirliği için vatandaşların tasarruflu davranmasının önemini vurguluyor. Girişte verdiğimiz örneklerdeki gibi çeşitli belediyeler tarafından su kullanımının kısıtlanması, aşırı tüketime ceza getirilmesi gibi durumlar gündeme getiriliyor. Hatta Eylül ayında, SASKİ (Sakarya Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi) Genel Müdürlüğü, Sakarya ve Kocaeli’nin içme suyu ihtiyacını karşılayan Sapanca Gölünde suların azalması sonucu önlem alınması gerektiğini ifade ederek su tasarrufunu arttırmak için su tarife fiyatlarında “güncelleme” yaptı.[1] Yapılan açıklamalar ve alınan önlemler, gittikçe büyüyen bir sorun olarak karşımızda duran su krizi bireysel tasarruflar yoluyla aşılabilirmiş gibi bir algı oluşturuyor. Fakat gerçek bu değil, insanları diş fırçalarken, duş alırken suyu daha dikkatli kullanmaya teşvik ederek bu sorun çözülemez. “Suyun her damlasının değerini bilelim” gibi demagojik söylemlerle krize çare olunamaz. “Yanlış anlaşılmasın, su gibi insanlığın ortak varlıklarından birinin tasarruflu kullanılması önemsiz değildir. Ancak doğa kapitalistlerin açgözlü talanına maruz kalırken bireysel tasarrufla sorunu çözmeye çalışmak, tabanı delik bir havuzu su ile doldurmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Sorunu ve çözümü bireysel su kullanımına indirgemek; gerçeklerin görülmesini engellemek, kapitalist sistemin günahlarını örtmek, sermayenin açgözlülüğünü ve siyasi iktidarın yağma ve talan politikalarını görmezden gelmek demektir.”[2]
Talan politikalarından önce su krizine ve kuraklığa önemli bir zemin hazırlayan küresel iklim değişikliğine bakalım. Küresel ısınmanın ve iklim değişikliğinin sonuçları olarak yağış rejimlerinde bozulma, buzulların erimesi, artan sıcaklıklar nedeniyle daha fazla buharlaşma ve su kaynaklarının daha hızlı tükenmesi, nehirlerin ve göllerin kuruması, kuraklığın sonuçlarının daha da derinleşmesine sebep oluyor. Geçtiğimiz Temmuz ayında BM tarafından yayınlanan “Dünya Kuraklık Noktaları 2023-2025 Raporu” dünyanın çeşitli bölgelerinde iklim krizi ve kuraklığın çevreye ve insan yaşamına etkilerini gözler önüne seriyor. Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz bölgesi küresel sıcaklıklardan ve iklim değişikliğinden en çok etkilenen bölgeler arasında. Bölgedeki ülkeler raporda ayrıca inceleniyor. Yarı kurak bir ülke olarak Türkiye’nin %88’inin çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya olduğu söyleniyor. Yağışların 21. yüzyılın sonuna kadar %30 oranında azalması bekleniyor.[3] Küresel ısınmanın devam etmesinin kuraklığı daha da artıracağı öngörülüyor.
Önemli su kaynakları olan göller artan sıcaklıkların etkisiyle kuruyor. Son 60 yılda Türkiye’deki 240 gölün 186’sı kurudu. Van Gölü ve Tuz Gölü kuraklık ve aşırı buharlaşma etkisiyle her geçen gün küçülüyor. Gölleri besleyen kollar çoktan kurudu. Eğirdir Gölünde orta kesimlerde suyun tamamen çekilmesi sonucu göl ikiye bölündü. Gölü besleyen akarsulara yapılan barajlar, göl çevresinin imara açılması, akarsular üzerine yapılan su şişeleme tesislerinin gölü besleyen su kaynaklarının önünü kesmesi, vahşi tarımsal sulama, sanayi atıklarının göllere boşaltılması gibi faktörler sıcaklıkların etkisini kat be kat arttırarak göllerin kirlenmesine ve kurumasına yol açıyor.
Dünya su stresi haritasında Türkiye, yenilenebilir tatlı su kaynaklarının %40-80’inden fazlasını kullanan “yüksek riskli ülkeler” kategorisinde yer alıyor. Sanılanın aksine Türkiye su zengini bir ülke değildir. Kişi başı kullanılabilir su miktarı yılda 1313 metreküptür. Bu da Türkiye’yi su stresi altındaki bölgeler sınıfına sokuyor. 2030 yılından itibaren ise su kıtlığı yaşayan ülkeler arasında yer alması bekleniyor. Su kaynaklarının azalması krizin tek belirleyeni olmadığı gibi sebebi yalnızca kuraklık değildir. Su krizi, yağışların az olmasıyla, kuraklığın artmasıyla ilişkilendirilerek bir yönüyle kaçınılmaz gösteriliyor. İklim değişikliğinin etkileri yadsınamaz olsa da bu tarz söylemler, ülkenin altını üstünü delik deşik ederek sermayeyi büyüten kapitalistlerin günahlarını gizlemeye yarıyor. Krizin Türkiye’de şiddetle yaşanmasında siyasi iktidar ve sermaye elbirliğiyle, yağmayla doğanın dengesinin altüst edilmesinin büyük etkisi var. Kâr odaklı üretim tarzı ve sermayenin önünü açan politikalar mevcut su kaynaklarının kirletilmesine ve yok edilmesine ön ayak oluyor.
Özellikle AKP iktidarıyla birlikte doğanın katledilişi ayrı bir boyut kazandı. Son 20 yılda daha önce olmadığı kadar dağlar, tepeler, ormanlar, nehirler aç gözlü sermayeye peşkeş çekildi. İnşaat sektöründe yaşanan teşvik ve büyüme ile kentler beton yığınına çevrilirken köyler de madencilik ve enerji sektörünün yağmasına tümüyle açık hale getirildi. Yasalar hiçe sayıldı, köylülerin mücadelesi zorla bastırıldı. Temmuz 2025’te çevre ve maden kanunlarında yapılan değişikliklerle birlikte zeytinlikler “başka yerde madencilik yapılamayacağı” gerekçesiyle sermayenin eline bırakıldı. Zeytinlikler, mera ve orman alanları gibi korunması gereken alanların madencilik ya da enerji yatırımına açılması toplum sağlığı açısından birçok risk oluşturuyor. Su kaynaklarının kirletilmesi ve yok edilmesi bunlardan bir tanesi.
Su krizini derinleştirmesi bakımından madenler, HES’ler, termik santrallerin rollerine bir göz atalım. Tüm bunlar ülkedeki su kaynakları üzerinde son derece yıkıcı etkiye sahipler. Madenler hem üretim aşamalarında binlerce metreküp su tüketiyor hem de kullanılan ağır metaller (siyanür, arsenik, cıva) yeraltı sularına sızarak çok daha geniş bir ölçekte su kaynaklarının kirlenmesine sebep oluyor. Bu gerçekler gün gibi ortadayken yandaş sermayenin zenginleşmesi için dağlar, ormanlar, sular talan ediliyor. Çanakkale’den Artvin’e, Erzincan’dan Manisa’ya, altın, bakır, nikel madenleri için tüneller açılıyor, ağaçlar kesiliyor. Yeraltı sularına ve barajlara sızıntılar sebebiyle ekosistem tahrip ediliyor, tarımsal sulama ve içme suyu kaynakları kirletiliyor. 2022 yılında Erzincan İliç’te Anagold Madenciliğe ait Çöpler altın madeninde siyanür taşıyan borunun patlaması sonucu tonlarca siyanür Fırat Nehrine ve İliç Barajına akmıştı. Ardından büyük bir facia sonucu 9 işçinin göçük altında kaldığı maden, Fırat Nehri havzasına kalıcı zararlar verdi, bölgeyi adeta zehirledi. Çanakkale’deki Alamos Gold’a ait Kirazlı altın madeni projesi için yüzlerce ağaç kesildi. Maden, Çanakkale’nin içme suyu ihtiyacını karşılayan Atikhisar Barajını tehlikeye atıyor.
Termik santrallerde özellikle soğutma işlemi için büyük miktarlarda su kullanılıyor. Bir taraftan yüklü miktarda su kullanan bu santraller öte taraftan kimyasal atıkların kontrolsüz salınmasıyla yeraltı ve yüzey sularını kirletiyor, su kalitesini düşürüyor. Örneğin, Afşin Elbistan Termik Santrali Ceyhan Nehri’nin kaynaklarını kullanarak yılda milyonlarca ton su tüketiyor ve bölgede kuraklıktan dolayı yaşanan su sıkıntısını ciddi oranda artırıyor. Dere ve nehir yataklarına kurulan HES’ler suyun doğal akışını kesiyor. Dere yatağındaki suyun yüzde 90’ını alan HES’ler biyoçeşitliliği öldürüyor. Ayrıca köylülerin su kaynakları ellerinden alınıyor. HES’ler sadece dereleri kurutmakla kalmıyor, dere ve akarsuların yatağının daraltılması ya da değiştirilmesi gibi nedenler sel felâketlerine yol açıyor. Her sene bu sebeple can kayıpları yaşanıyor.
Enerji yatırımlarının, sanayi tesislerinin su kullanımı ve atıklarıyla yarattığı kirliliğin yanında, tarımda yanlış sulama da ciddi miktarda su kaybına sebep oluyor. DSİ’nin 2024 yılı verilerinde açık bir ifade yok. Ancak 2023 verilerine göre su kaynaklarının %77’si tarımsal sulamada, %23’ü ise içme-kullanım suyu ve sanayi alanında kullanılıyor. Tarlaya suyun doğrudan salınarak verilmesini ifade eden vahşi sulama %50’nin üzerinde su israfına yol açıyor. Ancak vahşi sulamaya oranla çok daha tasarruflu olan damla ve yağmurlama sulama sistemlerine geçiş için yeterli teşvik sağlanmıyor. Kurulumu çok daha maliyetli olan modern sulama sistemleri üreticilere salık veriliyor ama küçük ve orta ölçekli çiftçilerin ekonomik gücü bunu sağlamaya yetmiyor. Büyük sermayeye teşvikler vermekte hiç zorlanmayan siyasi iktidar bu konuda herhangi bir adım atmıyor, bu sulama sistemlerinin kurulması için en ufak bir destek, teşvik sağlamıyor. Çünkü onlar için önemli olan doğal kaynakların korunması değil sermayenin büyütülmesidir.
Kapitalist üretim biçimi su kaynaklarını böylesine talan ederken, evlerde yaşanan su kesintileri ve su tasarrufu yapma telkinleri sorunun çözümü yolunda hiçbir anlam ifade etmiyor. Bunlar ancak felâketin sonuçlarının işçi ve emekçilerin sırtına yıkılması olarak değerlendirilebilir. Örneğin güncel bir örnek olarak barajları boşalan Bursa’da evlere günde 12 saat su verilmezken, ambalajlı su üretim tesisleri üretime devam ediyor. Tekstil, otomotiv, gıda vb. işkollarında iş durmuyor, patronların kârına mâni olunmuyor. Her gün ülkenin her bir karışı sermayenin azgınca saldırılarıyla karşılaşıyor, siyasi iktidar bu saldırıların önünü açıyor, destek veriyor. “Karşımızda işçiye, emekliye, kadına, gence, toprağa, ağaca, yeşile, maviye düşman bir iktidar var. Bu iktidar sermaye sınıfıyla elbirliği yaparak yaşam alanlarımıza, doğamıza, haklarımıza saldırıyor. İşçiler, emekçiler bu zorbalığa dur demedikçe, gözü dönmüşçesine gerçekleştirilen bu doğa talanı son bulmayacak.”[4]
link: Filiz Uğur, Doğa Talanının Bir Sonucu Olarak Su Krizi, 26 Ekim 2025, https://marksist.net/node/8626
Bir Kuş Havalansa Gazze’ye Doğru
Cengiz Aytmatov’un “Toprak Ana”sından





