Navigation

Suriyeli Mülteciler Sorunu

Suriyeli mülteciler sorunu çeşitli vesilelerle sık sık gündeme geliyor. Pek çok açıdan önemli ve hassas hale gelen bu sorun karşısında işçi sınıfının doğru tutum alması çok önemliyken sınıf saflarında yükselen milliyetçi tepkiler, önyargılar ve tahammülsüzlük tehlikeli bir boyut kazanmış durumdadır. Sorun giderek büyüyen bir açmaz haline gelmiştir ve ceremesini hem Suriyeli hem de Türkiyeli işçi ve emekçiler çekmektedir. Bu açıdan Suriyeli mülteciler sorununu çeşitli boyutlarını yerli yerine koyarak ele almak, işçi sınıfı saflarında doğru yaklaşımlar geliştirmek büyük önem taşımaktadır.

Suriye savaşının ilk yıllarından bu yana Marksist Tutum sayfalarında sıklıkla Suriyeli mültecilerin kısa sürede ülkelerine dönmesinin mümkün olmadığına, giderek daha fazla toplumsal hayatın parçası haline geleceklerine ilişkin tespitler yer aldı. Ortadoğu’daki siyasi dengelere ve emperyalist savaşın gidişatına bakıldığında, Suriye’deki iç savaşın kolayına bitmeyeceği, verili durumun uzun yıllar süreceği, göçmen meselesinin kendini daha fazla hissettireceği dile getirildi. İktidarın bu meseleyi kendi çıkarları doğrultusunda nasıl kullandığına ve bunun yarattığı tehlikeli sonuçlara dikkat çekildi. İşçi ve emekçi kitlelerin içine çekildiği tuzaklar ve alınması gereken tutum ortaya konuldu.[1] Nitekim söz konusu tespitlerin doğruluğu kısa zamanda ortaya çıkmıştır.

Bugün Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin sayısı 3,5 milyonun üzerindedir. “Suriyeliler” başlığı altında toplanan mülteciler yekpare ve katı bir kitle değil, birbirinden farklı insanlar topluluğudur. Bir ülkeye farklı bir ülkeden birkaç yıl içinde 3-3,5 milyon insan gelmesinin hem yerli halk için hem de mülteciler için pek çok bakımdan sorun yaratmaması düşünülemez.

Kapitalizm altında böyle bir göç dalgası her şeyden önce işsizler ordusunun büyümesi, iş bulmanın iyice zorlaşması, işsiz kalınan sürelerin uzaması demektir. Türkiyeli sermayedarlar, Suriyeli işçileri en ağır şartlarda ve son derece ucuza çalıştırmakta, katmerli biçimde sömürmektedir. Sigortasız, iş güvencesiz, kuralsız, asgari ücretin altında ücretlerle çalıştırdıkları Suriyeli işçileri, Türkiyeli işçilerin ücretlerini aşağı çekmek için bir sopa gibi kullanmaktadır. Özellikle Gaziantep, Urfa gibi kentlerin sanayi odaları tarafından yapılan açıklamalar sermayenin Suriyelilere bakışını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Sermaye sınıfı, yıllardır hükümetten Suriyelilere çalışma izni verilmesini, denetimlerin azaltılmasını hatta kaldırılmasını, çalıştırılan Suriyeli işçi başına teşvik uygulanmasını talep etmektedir.

Öte yandan Suriyelilerin iş bulmak ve bir yaşam kurmak üzere büyük kentlere göç etmeleri nüfusun buralarda yoğunlaşmasını daha da hızlandırmakta ve bundan kaynaklı sorunları büyütmektedir. Mesela Suriyelilerin varlığıyla artan konut talebi, yoksul emekçiler için en büyük gider kalemleri arasında yer alan ev kiralarını daha da arttırmaktadır. Sonuç olarak yoksulluk ve geçim derdi içindeki Türkiyeli emekçilerin yaşamı iyice zorlaşmakta, tepkileri büyümektedir. Oysa yükselen kiralar bunun müsebbibi olarak görülen mülteciler için de büyük bir sorundur. Suriyeli emekçi mülteciler en berbat durumdaki konutlar için bile fahiş kiralar ödemeye mecbur edilmektedir. Kirayı karşılayabilmek için birkaç aile bir arada yaşamak zorunda kalmaktadır. Ancak Suriyelilerin kalabalık aileler veya gruplar olarak bir arada yaşamalarının yüksek kiralar dışında da nedenleri vardır.

Mülteciler, işlerini, geçim kaynaklarını, evlerini geride bırakarak dilini bilmedikleri, yabancısı oldukları bir ülkeye geldiler. Hiçbir adaptasyon ve entegrasyon süreci yaşamadan, kültürel uyumsuzluğun üstesinden gelinmesini sağlayacak zamana ve eğitime sahip olmadan Türkiye’nin dört bir yanındaki kentlere dağıtıldılar. Olanaksızlıklar içinde hayatlarını devam ettirmek, en zaruri ihtiyaçlarını karşılamak sorunuyla yüz yüze kaldılar. Bu durumda olan tüm insanlar gibi, doğal olarak, daha baştan kentlerin aynı bölgelerinde birikmeye, kalabalık aileler ve gruplar halinde yaşamaya başladılar. Kültürüne aşina olmadıkları, statüleri nedeniyle güvenceye alınmış hak ve özgürlüklere sahip bulunmadıkları, ucuza çalıştırıldıkları, fahiş kiralarla izbe evlerde barınmak zorunda bırakıldıkları bu ülkede yaşama tutunmaya çalışırken nefret ve milliyetçi saldırganlıkla karşı karşıya kaldılar. Sonuç olarak mültecilerin bir arada yaşama refleksi daha da güçlendi. Bugün tam da bu nedenle gettolaşma artmakta, bu durumsa mültecilerin deyim yerindeyse daha çok göze batmalarını ve milliyetçi tepkilere daha fazla hedef olmalarını beraberinde getirmektedir.

Öyle ki Suriyeli mülteciler sağlık ve eğitim gibi alanlarda verilen hizmetlerin niteliksizleşmesinin, “paran kadar sağlık”, “paran kadar eğitim” anlayışının iyice yerleşmesinin yarattığı sorunların da sorumlusu ilan edilmektedir. Çileye dönüşen uzun hastane kuyrukları, farklı dilleri konuşan çocukların aynı sınıflarda rastgele yan yana getirilmesi, mültecilerin hiçbir tarama yapılmadan ülkeye alınması nedeniyle zaten yetersiz olan koruyucu sağlık politikalarının çökmesi, yok edildiği düşünülen salgın hastalıkların yeniden ortaya çıkması… Sınıf bilincinden yoksun işçiler, yoksul emekçiler biriken sorunlarının kaynağı olarak siyasi iktidarı değil mültecileri görmektedir.

Aslında olan şudur: Suriyeliler başlarının çaresine bakmak zorunda bırakılırken mülteci akınının yükü de tamamen yoksul işçi ve emekçilerin omuzlarına yıkılmıştır! Ama siyasi iktidar durmaksızın Suriyelilere kucak açtığını, onlar için milyar dolarlar harcadığını söyleyip duruyor. Bu yalanlardan etkilenen Türkiyeli örgütsüz, yoksul işçi ve emekçiler ülkenin kaynaklarının Suriyelilere peşkeş çekildiğine inanmaktadır. Suriyelilerin devlet yardımları sayesinde çok sayıda çocuk yaptığını, rahat yaşadığını, başta sağlık olmak üzere tüm kamu hizmetlerinde öncelikli olduğunu, savaş bitse bile avantadan ve refah içinde yaşadığı bu ülkeden ayrılıp Suriye’ye dönmeyeceğini düşünmektedir. Normal koşullarda vicdanının sesini dinleyerek savaş mağdurlarına kucak açabilecek, onlarla empati kurabilecek emekçiler bu yalanlarla zehirlenmekte, düşmanlık ve nefret duygularına teslim olmaktadır. Üstelik Türkiyeli emekçilerin tepkisi sonuçta bir karşı tepki yaratmaktadır ve bu kısırdöngü böyle sürüp gitmektedir.

Suriye savaşının kısa vadede bitmeyeceği, bitse bile milyonlarca insanın yıkıntılar içindeki bir ülkeye kısa zamanda dönemeyeceği ortadadır. Üstelik yıkımın izlerinin silinmesi, ülkenin alt yapısının ayağa dikilmesi halinde bile yıllardır Türkiye’de yaşayan, yüz binlercesi burada doğup büyüyen insanların ne kadarının geri döneceği meçhuldür. Bunun suçlusu Suriyeli emekçiler değildir. Ama ekonomik kriz derinleştikçe bu krizin ağır yükü sırtlarına yıkılan Türkiyeli işçi ve emekçilerde sorunlarının kaynağının Suriyeliler olduğu algısının ve tepkinin güçlenmesi muhtemeldir.

Bir diğer sorun da mültecilerin, örgütsüzlüğün ve bilinçsizliğin bir sonucu olarak başlarına gelen felâketin gerçek sorumlularını görememesi ve siyasi iktidarın istismarına son derece açık halde olmalarıdır. Pek çoğu savaşın ilk aylarından itibaren onlara sınır kapılarını açan AKP-Erdoğan iktidarına minnettardır. Türkiye’deki siyasi iktidarı kurtarıcıları olarak görmektedir. Baas diktatörlüğü altında yönetilen bir ülkeden geldikleri için, demokratik bir rejimin nasıl işlemesi gerektiği konusunda algıları zayıftır. Bu nedenle, Türkiye’deki iktidarın gerçek niteliğini görmeleri, Türkiye’de mahrum bırakıldıkları hakları fark edip talep etmeleri ve örgütlenmeleri kolay değildir. Olası vatandaşlık, seçme-seçilme hakkı durumunda Suriyelilerin AKP-Erdoğan için oy deposu teşkil edeceği muhalefet tarafından zaten sıklıkla dile getirilmektedir. Fakat Türkiye’deki iktidarın niteliği ve Türkiye’ye gelen Suriyelilerin bir kısmının siyasal gericiliği düşünüldüğünde, söz konusu minnettarlığın daha da vahim sonuçlar yaratması ihtimal dâhilindedir.

Unutmamak gerekir ki Türkiye-Suriye sınırı yalnız savaşın dehşetinden kaçan emekçiler için değil IŞİD benzeri katliamcı cihatçı çetelere bağlı militanlara da açıktır. Suriye savaşı başladığından bu yana Türkiye’de tertiplenen bombalı saldırıların Suriye’deki cihatçı örgütlerle bağı ortadadır. Sınır illerindeki hastanelerde tedavi edilen ve savaşmak üzere Suriye’ye geri dönen, yakalandığı halde mahkemelerce serbest bırakılan, cenazeleri bir gösteriye dönüşen, insan devşirmek ya da silah talimi yapmak için Türkiye ile Suriye arasında mekik dokuyan cihatçı militan haberleri muhalif basında eksik olmamaktadır. Türkiye sadece yoksul ve savaş mağduru mültecilere değil, savaşın yarattığı böyle unsurlara da ev sahipliği yapmaktadır. Üstelik İdlib bölgesindeki gelişmeler ve Türkiye’nin başlattığı Suriye operasyonu cihatçılarla ilgili tehlikenin büyüklüğünü daha da net biçimde açığa çıkarmıştır.

Tüm bu faktörler göz önüne alındığında sorunun son derece çetrefilli olduğu, kolay bir çözümünün bulunmadığı açıktır. Suriyeli mültecilere ilişkin yaklaşım belirlenirken sorunun tüm bu çetrefilli yönleri hesaba katılmalıdır.

Suriyeli emekçi mültecilere yönelik düşmanca tutumlar, milliyetçi saldırganlıklar, linç girişimleri, sahillerde, parklarda varlıklarına katlanamama, onları ikinci sınıf insan yerine koyma, aşağılama, çocuklarını dövme, kadınlarını taciz etme, işyerlerinde aynı masaya bile oturmama gibi tutumlar hiçbir koşul altında haklı değildir. Suriyeli yoksul emekçi mülteciler Türkiyeli işçi ve emekçilerin düşmanı değil kardeşidir ve böylesi düşmanca tutumlarla sonuna kadar mücadele edilmelidir. Bu tutumları kışkırtanlar en sert biçimde teşhir edilmelidir.

Ne yazık ki Türkiyeli işçi ve emekçiler de tıpkı Suriyeliler gibi örgütsüzdür ve örgütsüzlüğün getirdiği ilkel yaklaşımlar sergilemektedir. Örgütsüz olduğu için sorunların nedenlerini ve çözümlerini doğru şekilde kavrayamamakta, Suriyeli işçileri sınıf kardeşi olarak görememektedir. Değişikliğe uğratılması gereken durum budur. Milliyetçilik zehrinin etkilerini kırabilmek, Türkiyeli işçi ve emekçilere gerçek düşmanlarının ve kardeşlerinin kim olduğunu gösterebilmek için sorunların üzerinden atlamadan gerçekleri anlatmak ve işçileri bu temelde örgütlemek gerekir.

Bilmek gerekir ki böylesine kapsamlı bir sorunda belirleyici olan tek tek bireylerin yaklaşımı değildir. İşçilerin mücadeleci sendikal ve siyasal örgütler tarafından eğitilip yönlendirilmeleri bu bakımdan çok önemlidir. Ancak bugün eksik olan budur. Suriyeli mültecilerin sendikal örgütlenme özgürlüğü yoktur. Sendikalarsa Suriyeli işçileri örgütlenmesi gereken hedef kitle olarak değil rahatlarını kaçıran bir faktör olarak görmektedir. Mevcut burjuva muhalif siyasi partilerin yönetimleri de tabanları da Suriyeli mültecilere düşmanlık beslemektedir. Sosyalist hareketin bu durumu değişikliğe uğratabilecek güce ve örgütlülüğe sahip olmaması tabloyu iyice vahim hale getirmektedir.

Tablo ne denli vahim olursa olsun yapılması gereken bellidir. Çözüm işçi sınıfını enternasyonalist bir bilinç temelinde örgütlemekten geçmektedir. Bunun için Türkiyeli işçi ve emekçileri dönüşüme uğratacak bir dil ve üslup tutturmak önemlidir. Türkiyeli işçi ve emekçilere Suriyeli mülteci emekçilerin sınıf kardeşlerimiz, egemenlerinse, ister Suriyeli ister Türkiyeli, isterse İranlı, ABD’li ya da Rus olsun, düşmanımız olduğunu gösterebilmenin başka yolu yoktur. İşçi sınıfının hedefinde Suriye’yi kan ve gözyaşına boğan kapitalist egemenler olmalıdır. İşçi sınıfının ve yoksul emekçilerin tepkisini doğru hedefe yöneltmesi için o hedef işçi sınıfının önüne netlikle konulmalıdır: Milyonlarca Suriyeli mültecinin Türkiye’ye gelmesinin, işçi sınıfının, yoksul emekçilerin sırtındaki yükün ağırlaşmasının, halklar arasında düşmanlığın körüklenmesinin başlıca sorumlularından biri Türkiye’deki mevcut siyasi iktidardır.

Sorumluyu doğru adreste aramak

Hatırlanacak olursa 2010 yılı sonunda başlayan Arap isyanları kısa zamanda Suriye’yi de etkisi altına almış, halk 1963’ten beridir devam eden Baas diktatörlüğüne karşı protestolara girişmişti. 2011 baharında sokaklara dökülen insanların talebi ekmek, onur, demokrasi ve özgürlüktü. Esad diktatörlüğünün bu talepler karşısındaki tutumu ise aylar içinde binlerce kişiyi öldürmek, yaralamak, hapsetmek, sokaklarda terör estirmek oldu. Uzun yıllardır Suriye’de rejim değişikliği arzulayan ABD, başta Türkiye olmak üzere bölge güçleri, İslamcı örgütler bu yeni durum karşısında hızla harekete geçtiler. Kısa zamanda yayılan askeri çatışmalar örgütsüz kitle hareketinin hızla geri çekilmesine neden olurken, ülke kanlı ve gerici bir iç savaşın içine yuvarlanıp, büyük güçlerin çatışma alanı haline geldi.

Türkiye’nin emperyal heveslerle dolu siyasi iktidarı, Suriye’de savaşın patlak vermesini Esad rejimini devirmek için fırsat olarak gördü. Ortadoğu’da büyük bir güç haline gelme, Osmanlı’nın kaybedilmiş mirasını geri alma hesapları yapmaya başladı. Suriye’de sözde ılımlı İslamcı muhalefeti destekleyip silahlandırarak savaşı körükledi. Birleşmiş Milletler’i harekete geçirmek ve Suriye’ye müdahaleye zemin hazırlamak maksadıyla Türkiye’ye giren Suriyeli mülteci sayısını yüz binin üzerine çıkarmaya odaklandı. Sınırda açık kapı politikası uygulayarak savaşın dehşetinden kurtuluş arayan Suriyelileri Türkiye’ye göç etme konusunda teşvik etti. Bir tarafında eli kanlı bir diktatör, bir tarafında emperyalist güçler, açgözlü bölge ülkeleri ve cihatçı katliam çeteleri olan böyle bir savaş cehennemine düşen örgütsüz Suriyeli emekçilerin Türkiye’ye kaçmayı kurtuluş olarak görmesi kadar olağan bir şey olamazdı.

Kısa zamanda sona ereceği düşünülen savaş büyüdükçe Suriyeli mülteci akını da büyüdü. Bu akının doğurabileceği toplumsal ve siyasi sonuçlar, tehlikeler, daha net biçimde ortaya çıkmaya başladı. Ancak emperyal heveslerle dolu iktidar, tamamı öngörülebilir bu sonuç ve tehlikelerin önüne geçmek için kılını bile kıpırdatmadı. Bu büyük göç dalgasının kaos yaratmasını engellemek için gerekli önlemleri almayı, insani bir göç politikası uygulamayı, Suriyelilerin topluma entegrasyonunu sağlamak için çaba göstermeyi gündemine bile getirmedi. Suriyelilerin nerede barınacağı, nasıl iş bulacağı, hangi hukuka tabi olacağı, çocuklarının nasıl eğitileceği, dil ve kültür farklılıkların yaratacağı sorunların nasıl giderileceği, yaşamlarının altüst olmasının getirdiği travmaların etkisinin nasıl azaltılacağı, nefret ve ayrımcılıktan nasıl korunacağı, temel hak ve özgürlüklerinin nasıl güvence altına alınacağı üzerinde hiç durulmadı.

Onun yerine Türkiye’ye gelen Suriyeliler önce “geçici misafir” olarak adlandırıldılar. 2012’de, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’na göre Geçici Koruma kapsamına alındılar. Buna göre; Suriyeliler kaçtıkları ülkeye zorla geri gönderilmeme, sığındıkları Türkiye’de ikamet edebilme, eğitim, sağlık gibi bazı sosyal hizmetlerden yararlanma hakkına sahip oldular. Ancak bu haklar uluslararası hukukla mültecilere tanınan haklara göre son derece sınırlı idi ve kâğıt üzerinde bu haklara sahip olmak aynı zamanda bu hakların güvencesine de sahip olmak anlamına gelmiyordu.

Örnek vermek gerekirse Suriyeliler için çeşitli kamplar inşa edildi ama mülteci sayısı bu kampların kapasitesini onlarca kat aştı. Siyasi iktidar kampların demokratik kitle örgütleri tarafından denetlenmesini engellese de oralardan gelen salgın hastalık, soba kaynaklı çadır yangını, kadınlara tecavüz haberleri kamplardaki yaşama ilişkin yeterince fikir vermektedir. Suriyeli mülteci sayısı artmasına rağmen yıllar içinde hükümetin kamp ve kamplarda kalan göçmen sayısına ilişkin açıkladığı rakamların azalması hem bu kamplardaki koşulların vahametini hem de hükümetin mültecilerin yükünü taşımak istemediğini kanıtlamaktadır. Milyonlarca insanın iş ve barınma sorununa dair bir planlama yapmadan çeşitli kentlere gelişigüzel dağıtılması barınma ve çalışma sorununun çözümü anlamına gelmez. Bu düpedüz mültecilerin ve Türkiyeli işçilerin, emekçilerin birbirine düşmesine zemin hazırlamaktır.

Öte yandan Suriyeliler için büyük paralar harcadığını iddia eden iktidar, onlar için aldığı AB fonlarını olduğundan düşük gösterirken, Suriyelileri Avrupa’ya karşı pazarlık kozu olarak kullanmaya da devam etmektedir. Bilindiği gibi, başta Avrupa’ya doğru akan mülteci selini durdurmak için kılını kıpırdatmayan, Akdeniz’de sahile vuran ölü bedenleri dünyaya sergileyen siyasi iktidar sonraları bu seli durdurmak isteyen AB ile pazarlığa oturmuştu. Milyonlarca avro karşılığında mültecileri Türkiye’de tutma sözü vermişti. AB ve Türkiye arasında 2015 sonunda Geri Kabul Anlaşması imzalandı. AB ülkelerine mülteci akını büyük oranda kesildi, mülteciler çok daha tehlikeli göç yollarına mahkûm edildi. Dönemin Avrupa Birliği Bakanı Volkan Bozkır bu anlaşma için “kazan kazan yerine daha çok kazan, daha çok kazan oldu” dedi. Gerçekten de kazanç büyüktü. AB, Suriyeliler için Türkiye’ye 6 milyar avro ödemeyi taahhüt etmişti.

Bu pazarlığı aklamak isteyen iktidar, anlaşma ile Türkiye vatandaşlarına AB ülkelerine vize serbestîsi sağlanacağı yalanlarını köpürterek yaydı. Bir yandan her fırsatta Türkiye’nin Suriyeliler için harcadığı milyar dolarlardan, yaptığı fedakârlıklardan dem vururken öte yandan AB’ye söz verdiği paraları göndermezse kapıları ve mülteci akınının önünü açma tehditleri savurdu. Bu tehditler sadece paranın kesintisiz akmasını değil, AB’nin iktidarın başına buyruk politikalarına sessiz kalmasını da sağladı. Türkiye Suriyelileri Avrupa Birliği’ne karşı koz olarak ileri sürerken Suriye’yi yakan ateş çemberi tüm dünyanın gözü önünde büyümeye devam etti. Erdoğan-AKP iktidarı, sorunun insani boyutuyla zerre kadar ilgilenmediği, entegrasyon politikalarını tamamen ihmal ettiği, eleştirilere kulak tıkadığı halde “dört başı mamur bir göç politikası olduğunu”, bu konuda tüm dünyaya örnek olduğunu ileri sürüyor! Oysa “göç meselesini çok iyi yönetiyoruz” diyen siyasi iktidarın Suriyeli mülteciler konusunda tek “eylem planı” onları kendi çıkarları uğrunda kullanmaya devam etmektir.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu 21 Temmuzdaki açıklamasında Avrupa’ya tehditler savurmuştu: “Sırt sıvazlamayla olmaz. Türkiye bu işi kararlılıkla yürütmezse Avrupa’daki hiçbir hükümet 6 ay dayanamaz. İsterlerse deneyelim!” Hemen ertesi gün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Geri Kabul Anlaşması ve vize serbestîsi aynı anda yürürlüğe girecek, geri kabul anlaşmasını askıya aldık” açıklaması yaptı.[2] Ardından İstanbul Valiliğinin açıklaması geldi: “İstanbul ilinde kaydı olmayan (diğer illere kayıtlı) Suriye uyruklu yabancıların, kayıtlı bulundukları illere geri dönmeleri için 20 Ağustos 2019 tarihine kadar süre verilmiştir. Belirtilen süre sonunda geri dönmediği tespit edilenler, kayıtlı oldukları illere sevk edileceklerdir.” Bu tutumun anlamı bellidir: Suriyeliler dışarıda Avrupa’ya karşı şantaj aracı olarak kullanılırken, içeride ise tepkileri azaltmak için göz önünden uzaklaştırılmalıdır!

Sıkışan iktidarın gaz boşaltma hamleleri

31 Mart seçimleri öncesinden bu yana yapılan araştırmalar, Türkiye’de nüfusun önemli bir bölümünün Suriyelilerin varlığını ekonomik kriz ve işsizlikle birlikte Türkiye’nin en temel sorunları arasında saydığını, bunun sorumlusunun iktidar olduğunu düşündüğünü gösteriyor. Hatta Suriyeliler sorunu 31 Mart yerel seçimlerinde ve sonrasında AKP-Erdoğan iktidarına verilen desteğin azalmasının temel nedenleri arasında sayılıyor. Ama hükümet, gün geçtikçe büyüyen bu soruna gerçek bir çözüm bulma derdinde değildir. Her zaman olduğu gibi sorunu halının altına süpürmeyi tercih etmektedir. Fakat bu denli büyük bir sorunun üstünü kapatmak manipülasyonda bu kadar ustalaşmış bir iktidar için bile mümkün olamıyor. Hükümet, daha da büyük yalanlara başvuruyor, kendisinden başka herkesi suçlamaya, tehditler savurmaya devam ediyor.

Suriyelileri İstanbul’dan sürme ve kayıtlı oldukları illere gönderme kararının kaygı ve tartışmalara yol açması üzerine Süleyman Soylu 28 Temmuzda medya temsilcilerini toplayarak uzun bir brifing verdi ve yine hedef şaşırtma yoluna gitti. Göçü yönetme biçimlerine ilişkin eleştirileri “tehlikeli yaklaşımlar” olarak damgaladı. “Siyasi pozisyonlarını güçlendirme kaygısıyla kirlilik yaratanları” tehlikeli bulan Soylu, açıklamaları boyunca şecaat arz ederken sirkatin söylemenin nadide örneklerini sergiledi: “Eğer bir kişi mülteci olarak kabul edilirse, terk ettiği ülkeye dönme olanağı kalmadığı gibi, gittiği ülkede de çok daha fazla yasal hakka sahip oluyor ve geri gönderilmesi hiçbir şekilde mümkün olmuyor. Göçmenler ise gittikleri ülkenin yerel politikalarına ve kurallarına tabi olurken, mülteciler uluslararası hukuk ve anlaşmalarla korunuyor. Türkiye ise Cenevre Anlaşmasındaki coğrafi kısıtlamalardan dolayı, sadece batılı ülkelerden mülteci kabul ediyor. Türkiye’nin toplam 28 mültecisi var.”

Göç meselesini çok iyi idare ettiğini anlatmak için basının karşısına çıkan bir bakan gerçekte mülteci olan insanlara bu statüyü tanımamış, haklarını gasp etmiş olmakla övünüyor. “Maazallah, mülteci olsalardı Suriyelilerin haklarını tanımak gerekecekti, uluslararası hukuk ve anlaşmalarla korunacakları için entegrasyon politikalarını uygulamak zorunda kalınacaktı. Oysa şimdi elimiz rahat” demiş oluyor. Milyonlarca insan savaş nedeniyle ülkesine gelmişken sadece 28 mülteci olmasıyla övünüyor. Sadece 8 ilde 11 barınma merkezi olduğunu ve hepi topu 87 bin civarında insanın buralarda barındığını söyleyebiliyor!

Siyasi iktidarın ve Türkiyeli kapitalistlerin Suriyeli mültecileri sonuna kadar istismar ettiği, mültecilerin yükünü yoksul işçi ve emekçilere yıktığı ortadadır. Suriyeli mülteciler sorununun çözümü ancak Türkiyeli emekçilerin siyasi iktidarın niteliğini görmesi ve Suriyeli emekçi mültecilere kardeşlik elini uzatmasıyla mümkün olabilir. Günün görevi milliyetçi önyargılardan arınmış, Suriyeli mülteci emekçilerle dayanışma içinde olan, entegrasyon politikalarının uygulanmasını talep eden, emperyalist savaşa karşı çıkan, örgütlü mücadelede yerini alan işçilerin sayısını arttırmaktır.


[1] Bkz. Utku Kızılok, Savaş, Suriyeli Göçmenler ve Mültecilik (Ağustos 2014) ve Ezgi Şanlı, Suriyeli Mülteciler ve Bitmeyen Hesaplar (Nisan 2016), marksist.com

[2] 30 Eylülde Midilli Adasında bulunan Moria mülteci kampında yangın çıkmış, bu yangında biri çocuk biri kadın iki kişi ölmüştü. 3 bin kişi kapasiteli bu kampta 13 bin mülteci barınıyordu. Yangın ve ardından gelen protestolar üzerine Yunanistan’da yeni kurulan hükümet, kampta bulunan 10 bin mülteciyi Geri Kabul Anlaşması çerçevesinde Türkiye’ye iade edeceğini açıkladı. Anlaşmayı tek taraflı olarak feshettiğini açıklayan Türkiye’den bu açıklamaya henüz bir itiraz gelmedi. Ancak tek taraflı fesih kararının Avrupa ile Türkiye arasında gerilime yol açacağı, bu çekişmenin ceremesini mültecilerin çekeceği açıktır.