
Suriyeli mülteciler sorunu çeşitli vesilelerle sık sık gündeme geliyor. Pek çok açıdan önemli ve hassas hale gelen bu sorun karşısında işçi sınıfının doğru tutum alması çok önemliyken sınıf saflarında yükselen milliyetçi tepkiler, önyargılar ve tahammülsüzlük tehlikeli bir boyut kazanmış durumdadır. Sorun giderek büyüyen bir açmaz haline gelmiştir ve ceremesini hem Suriyeli hem de Türkiyeli işçi ve emekçiler çekmektedir. Bu açıdan Suriyeli mülteciler sorununu çeşitli boyutlarını yerli yerine koyarak ele almak, işçi sınıfı saflarında doğru yaklaşımlar geliştirmek büyük önem taşımaktadır. Suriye savaşının ilk yıllarından bu yana Marksist Tutum sayfalarında sıklıkla Suriyeli mültecilerin kısa sürede ülkelerine dönmesinin mümkün olmadığına, giderek daha fazla toplumsal hayatın parçası haline geleceklerine ilişkin tespitler yer aldı. Ortadoğu’daki siyasi dengelere ve emperyalist savaşın gidişatına bakıldığında, Suriye’deki iç savaşın kolayına bitmeyeceği, verili durumun uzun yıllar süreceği, göçmen meselesinin kendini daha fazla hissettireceği dile getirildi. İktidarın bu meseleyi kendi çıkarları doğrultusunda nasıl kullandığına ve bunun yarattığı tehlikeli sonuçlara dikkat çekildi. İşçi ve emekçi kitlelerin içine çekildiği tuzaklar ve alınması gereken tutum ortaya konuldu.[1] Nitekim söz konusu tespitlerin doğruluğu kısa zamanda ortaya çıkmıştır. Bugün Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin sayısı 3,5 milyonun üzerindedir. “Suriyeliler” başlığı altında toplanan mülteciler yekpare ve katı bir kitle değil, birbirinden farklı insanlar topluluğudur. Bir ülkeye farklı bir ülkeden birkaç yıl içinde 3-3,5 milyon insan gelmesinin hem yerli halk için hem de mülteciler için pek çok bakımdan sorun yaratmaması düşünülemez. Kapitalizm altında böyle bir göç dalgası her şeyden önce işsizler ordusunun büyümesi, iş bulmanın iyice zorlaşması, işsiz kalınan sürelerin uzaması demektir. Türkiyeli sermayedarlar, Suriyeli işçileri en ağır şartlarda ve son derece ucuza çalıştırmakta, katmerli biçimde sömürmektedir. Sigortasız, iş güvencesiz, kuralsız, asgari ücretin altında ücretlerle çalıştırdıkları Suriyeli işçileri, Türkiyeli işçilerin ücretlerini aşağı çekmek için bir sopa gibi kullanmaktadır. Özellikle Gaziantep, Urfa gibi kentlerin sanayi odaları tarafından yapılan açıklamalar sermayenin Suriyelilere bakışını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Sermaye sınıfı, yıllardır hükümetten Suriyelilere çalışma izni verilmesini, denetimlerin azaltılmasını hatta kaldırılmasını, çalıştırılan Suriyeli işçi başına teşvik uygulanmasını talep etmektedir. Öte yandan Suriyelilerin iş bulmak ve bir yaşam kurmak üzere büyük kentlere göç etmeleri nüfusun buralarda yoğunlaşmasını daha da hızlandırmakta ve bundan kaynaklı sorunları büyütmektedir. Mesela Suriyelilerin varlığıyla artan konut talebi, yoksul emekçiler için en büyük gider kalemleri arasında yer alan ev kiralarını daha da arttırmaktadır. Sonuç olarak yoksulluk ve geçim derdi içindeki Türkiyeli emekçilerin yaşamı iyice zorlaşmakta, tepkileri büyümektedir. Oysa yükselen kiralar bunun müsebbibi olarak görülen mülteciler için de büyük bir sorundur. Suriyeli emekçi mülteciler en berbat durumdaki konutlar için bile fahiş kiralar ödemeye mecbur edilmektedir. Kirayı karşılayabilmek için birkaç aile bir arada yaşamak zorunda kalmaktadır. Ancak Suriyelilerin kalabalık aileler veya gruplar olarak bir arada yaşamalarının yüksek kiralar dışında da nedenleri vardır. Mülteciler, işlerini, geçim kaynaklarını, evlerini geride bırakarak dilini bilmedikleri, yabancısı oldukları bir ülkeye geldiler. Hiçbir adaptasyon ve entegrasyon süreci yaşamadan, kültürel uyumsuzluğun üstesinden gelinmesini sağlayacak zamana ve eğitime sahip olmadan Türkiye’nin dört bir yanındaki kentlere dağıtıldılar. Olanaksızlıklar içinde hayatlarını devam ettirmek, en zaruri ihtiyaçlarını karşılamak sorunuyla yüz yüze kaldılar. Bu durumda olan tüm insanlar gibi, doğal olarak, daha baştan kentlerin aynı bölgelerinde birikmeye, kalabalık aileler ve gruplar halinde yaşamaya başladılar. Kültürüne aşina olmadıkları, statüleri nedeniyle güvenceye alınmış hak ve özgürlüklere sahip bulunmadıkları, ucuza çalıştırıldıkları, fahiş kiralarla izbe evlerde barınmak zorunda bırakıldıkları bu ülkede yaşama tutunmaya çalışırken nefret ve milliyetçi saldırganlıkla karşı karşıya kaldılar. Sonuç olarak mültecilerin bir arada yaşama refleksi daha da güçlendi. Bugün tam da bu nedenle gettolaşma artmakta, bu durumsa mültecilerin deyim yerindeyse daha çok göze batmalarını ve milliyetçi tepkilere daha fazla hedef olmalarını beraberinde getirmektedir. Öyle ki Suriyeli mülteciler sağlık ve eğitim gibi alanlarda verilen hizmetlerin niteliksizleşmesinin, “paran kadar sağlık”, “paran kadar eğitim” anlayışının iyice yerleşmesinin yarattığı sorunların da sorumlusu ilan edilmektedir. Çileye dönüşen uzun hastane kuyrukları, farklı dilleri konuşan çocukların aynı sınıflarda rastgele yan yana getirilmesi, mültecilerin hiçbir tarama yapılmadan ülkeye alınması nedeniyle zaten yetersiz olan koruyucu sağlık politikalarının çökmesi, yok edildiği düşünülen salgın hastalıkların yeniden ortaya çıkması… Sınıf bilincinden yoksun işçiler, yoksul emekçiler biriken sorunlarının kaynağı olarak siyasi iktidarı değil mültecileri görmektedir. Aslında olan şudur: Suriyeliler başlarının çaresine bakmak zorunda bırakılırken mülteci akınının yükü de tamamen yoksul işçi ve emekçilerin omuzlarına yıkılmıştır! Ama siyasi iktidar durmaksızın Suriyelilere kucak açtığını, onlar için milyar dolarlar harcadığını söyleyip duruyor. Bu yalanlardan etkilenen Türkiyeli örgütsüz, yoksul işçi ve emekçiler ülkenin kaynaklarının Suriyelilere peşkeş çekildiğine inanmaktadır. Suriyelilerin devlet yardımları sayesinde çok sayıda çocuk yaptığını, rahat yaşadığını, başta sağlık olmak üzere tüm kamu hizmetlerinde öncelikli olduğunu, savaş bitse bile avantadan ve refah içinde yaşadığı bu ülkeden ayrılıp Suriye’ye dönmeyeceğini düşünmektedir. Normal koşullarda vicdanının sesini dinleyerek savaş mağdurlarına kucak açabilecek, onlarla empati kurabilecek emekçiler bu yalanlarla zehirlenmekte, düşmanlık ve nefret duygularına teslim olmaktadır. Üstelik Türkiyeli emekçilerin tepkisi sonuçta bir karşı tepki yaratmaktadır ve bu kısırdöngü böyle sürüp gitmektedir. Suriye savaşının kısa vadede bitmeyeceği, bitse bile milyonlarca insanın yıkıntılar içindeki bir ülkeye kısa zamanda dönemeyeceği ortadadır. Üstelik yıkımın izlerinin silinmesi, ülkenin alt yapısının ayağa dikilmesi halinde bile yıllardır Türkiye’de yaşayan, yüz binlercesi burada doğup büyüyen insanların ne kadarının geri döneceği meçhuldür. Bunun suçlusu Suriyeli emekçiler değildir. Ama ekonomik kriz derinleştikçe bu krizin ağır yükü sırtlarına yıkılan Türkiyeli işçi ve emekçilerde sorunlarının kaynağının Suriyeliler olduğu algısının ve tepkinin güçlenmesi muhtemeldir. Bir diğer sorun da mültecilerin, örgütsüzlüğün ve bilinçsizliğin bir sonucu olarak başlarına gelen felâketin gerçek sorumlularını görememesi ve siyasi iktidarın istismarına son derece açık halde olmalarıdır. Pek çoğu savaşın ilk aylarından itibaren onlara sınır kapılarını açan AKP-Erdoğan iktidarına minnettardır. Türkiye’deki siyasi iktidarı kurtarıcıları olarak görmektedir. Baas diktatörlüğü altında yönetilen bir ülkeden geldikleri için, demokratik bir rejimin nasıl işlemesi gerektiği konusunda algıları zayıftır. Bu nedenle, Türkiye’deki iktidarın gerçek niteliğini görmeleri, Türkiye’de mahrum bırakıldıkları hakları fark edip talep etmeleri ve örgütlenmeleri kolay değildir. Olası vatandaşlık, seçme-seçilme hakkı durumunda Suriyelilerin AKP-Erdoğan için oy deposu teşkil edeceği muhalefet tarafından zaten sıklıkla dile getirilmektedir. Fakat Türkiye’deki iktidarın niteliği ve Türkiye’ye gelen Suriyelilerin bir kısmının siyasal gericiliği düşünüldüğünde, söz konusu minnettarlığın daha da vahim sonuçlar yaratması ihtimal dâhilindedir. Unutmamak gerekir ki Türkiye-Suriye sınırı yalnız savaşın dehşetinden kaçan emekçiler için değil IŞİD benzeri katliamcı cihatçı çetelere bağlı militanlara da açıktır. Suriye savaşı başladığından bu yana Türkiye’de tertiplenen bombalı saldırıların Suriye’deki cihatçı örgütlerle bağı ortadadır. Sınır illerindeki hastanelerde tedavi edilen ve savaşmak üzere Suriye’ye geri dönen, yakalandığı halde mahkemelerce serbest bırakılan, cenazeleri bir gösteriye dönüşen, insan devşirmek ya da silah talimi yapmak için Türkiye ile Suriye arasında mekik dokuyan cihatçı militan haberleri muhalif basında eksik olmamaktadır. Türkiye sadece yoksul ve savaş mağduru mültecilere değil, savaşın yarattığı böyle unsurlara da ev sahipliği yapmaktadır. Üstelik İdlib bölgesindeki gelişmeler ve Türkiye’nin başlattığı Suriye operasyonu cihatçılarla ilgili tehlikenin büyüklüğünü daha da net biçimde açığa çıkarmıştır. Tüm bu faktörler göz önüne alındığında sorunun son derece çetrefilli olduğu, kolay bir çözümünün bulunmadığı açıktır. Suriyeli mültecilere ilişkin yaklaşım belirlenirken sorunun tüm bu çetrefilli yönleri hesaba katılmalıdır. Suriyeli emekçi mültecilere yönelik düşmanca tutumlar, milliyetçi saldırganlıklar, linç girişimleri, sahillerde, parklarda varlıklarına katlanamama, onları ikinci sınıf insan yerine koyma, aşağılama, çocuklarını dövme, kadınlarını taciz etme, işyerlerinde aynı masaya bile oturmama gibi tutumlar hiçbir koşul altında haklı değildir. Suriyeli yoksul emekçi mülteciler Türkiyeli işçi ve emekçilerin düşmanı değil kardeşidir ve böylesi düşmanca tutumlarla sonuna kadar mücadele edilmelidir. Bu tutumları kışkırtanlar en sert biçimde teşhir edilmelidir. Ne yazık ki Türkiyeli işçi ve emekçiler de tıpkı Suriyeliler gibi örgütsüzdür ve örgütsüzlüğün getirdiği ilkel yaklaşımlar sergilemektedir. Örgütsüz olduğu için sorunların nedenlerini ve çözümlerini doğru şekilde kavrayamamakta, Suriyeli işçileri sınıf kardeşi olarak görememektedir. Değişikliğe uğratılması gereken durum budur. Milliyetçilik zehrinin etkilerini kırabilmek, Türkiyeli işçi ve emekçilere gerçek düşmanlarının ve kardeşlerinin kim olduğunu gösterebilmek için sorunların üzerinden atlamadan gerçekleri anlatmak ve işçileri bu temelde örgütlemek gerekir. Bilmek gerekir ki böylesine kapsamlı bir sorunda belirleyici olan tek tek bireylerin yaklaşımı değildir. İşçilerin mücadeleci sendikal ve siyasal örgütler tarafından eğitilip yönlendirilmeleri bu bakımdan çok önemlidir. Ancak bugün eksik olan budur. Suriyeli mültecilerin sendikal örgütlenme özgürlüğü yoktur. Sendikalarsa Suriyeli işçileri örgütlenmesi gereken hedef kitle olarak değil rahatlarını kaçıran bir faktör olarak görmektedir. Mevcut burjuva muhalif siyasi partilerin yönetimleri de tabanları da Suriyeli mültecilere düşmanlık beslemektedir. Sosyalist hareketin bu durumu değişikliğe uğratabilecek güce ve örgütlülüğe sahip olmaması tabloyu iyice vahim hale getirmektedir. Tablo ne denli vahim olursa olsun yapılması gereken bellidir. Çözüm işçi sınıfını enternasyonalist bir bilinç temelinde örgütlemekten geçmektedir. Bunun için Türkiyeli işçi ve emekçileri dönüşüme uğratacak bir dil ve üslup tutturmak önemlidir. Türkiyeli işçi ve emekçilere Suriyeli mülteci emekçilerin sınıf kardeşlerimiz, egemenlerinse, ister Suriyeli ister Türkiyeli, isterse İranlı, ABD’li ya da Rus olsun, düşmanımız olduğunu gösterebilmenin başka yolu yoktur. İşçi sınıfının hedefinde Suriye’yi kan ve gözyaşına boğan kapitalist egemenler olmalıdır. İşçi sınıfının ve yoksul emekçilerin tepkisini doğru hedefe yöneltmesi için o hedef işçi sınıfının önüne netlikle konulmalıdır: Milyonlarca Suriyeli mültecinin Türkiye’ye gelmesinin, işçi sınıfının, yoksul emekçilerin sırtındaki yükün ağırlaşmasının, halklar arasında düşmanlığın körüklenmesinin başlıca sorumlularından biri Türkiye’deki mevcut siyasi iktidardır.