Navigation

Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum

Elif Çağlı

2 Kasım 2003





2. Bölüm

Krizler kapitalist üretim tarzının doğasından kaynaklanır

Ekonomik çöküş ve bunalımlar en çok borsada yaygınlaşan istikrarsızlık ve ani düşüşlerle kendini hissettirmektedir. Zaten iktisatçılar da patlak veren krizleri borsadaki spekülasyona bağlamaya pek meraklıdırlar. Oysa borsa son tahlilde yalnızca kapitalist ekonominin bir boy aynasıdır. Borsadaki spekülatif hareketler kapitalist canlanmanın asıl nedeni olmadığı gibi, borsadaki çöküşler de ekonomik krizin yaratıcısı değil, olsa olsa sonucudurlar. Bilindiği gibi para oyunları, kumar, yalnızca verili servetin kişiler arasındaki dağılımını değiştirebilir, toplam servet miktarını arttıramaz. Engels, 1893’te Bebel’e mektubunda şöyle diyordu: “Borsa, burjuvazinin, işçileri değil, birbirini sömürdüğü bir kurumdur. Borsada el değiştiren artı-değer, zaten varolmuş artı-değerdir; emeğin geçmişteki sömürülüşünün ürünüdür. Ancak bu süreç tamamlandıktan sonra, artı-değer, borsa dolandırıcılığının amaçlarına hizmet eder.”[1] Kapitalizmde toplam değer miktarının arttırılabilmesi sadece ve sadece işçi sınıfının yaratacağı artı-değere bağlıdır. Borsadaki spekülasyon bazen gerçekler dünyasına meydan okurcasına salt birtakım kâğıt parçalarıyla yeni servetler yaratırmış gibi görünse de, bu yalnızca bir halüsinasyondur. Para politikaları ya da borsadaki hareketlenmeler temelinde şişirilmiş ekonomik balonlar er geç patlamaya ve hayali rakamlar, açığa çıkan krizle birlikte gerçekler dünyasına doğru sönümlenmeye yazgılıdır.

İktisatçıların krizlerin kapitalizmin doğasına içkin olduğu gerçeğini gizleyebilmek amacıyla ileri sürdükleri boş gerekçeler ve sözde tahliller yıllar boyunca birbirini tekrar edip duruyor. Onların işi, kapitalizmin yarattığı kaçınılmaz sonuçları hükümetlerin yanlış mali uygulamalarına, hatalı para politikalarına bağlayarak bilinç bulandırmak ve böylece sistemi ayakta tutmaya çalışmaktır. Her seferinde krizin nedeni ya da krize çözüm olarak ele aldıkları unsurlar, faiz oranları gibi aslında ekonomik duruma bağımlı olan parametrelerdir. İktisatçıların faiz oranlarıyla oynanmasını bunalımın çözümü gibi göstermek istemelerine karşın, gerçeklik hiç de böyle değildir. Marx’ın dediği gibi, “hatalı banka yasaları bu para bunalımını daha da yoğunlaştırabilir. Ama hiçbir banka yasası bu bunalımı önleyemez”.[2] Çünkü kapitalist krizler dolaşım alanında ortaya çıkan arızi problemlerden değil, bizzat kapitalist üretim tarzının doğasından kaynaklanmaktadır.

Marksizmin kanıtladığı üzere iktisat bir bilim dalı olmayıp burjuvazinin ideolojisidir, politik ekonomidir. Marksist iktisat diye bir şey de yoktur. Marx’ın kapitalist ekonomi üzerine tüm çözümlemeleri, bu politik ekonominin eleştirisidir. Bu politik ekonomide gerçeklik burjuva ideolojisinin hizmetinde ters yüz edilmiştir, ileri sürülen tahliller olanı değil, sermaye sınıfının olmasını istediklerini gösterir. Oysa dünya pazarının bunalımları, burjuva üretimin çelişkilerini ve karşıtlıklarını çok çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Fakat bu gerçekleri kabul etmekten kaçan politik ekonomi, bunalım gerçeğiyle yüzyüze gelindiğinde çeşitli bahaneler icat etmeye çalışır. “Minareye kılıf arayanlar” der Marx, “felâketlerle patlak veren karşıt etmenlerin doğasını araştıracak yerde, felâketin kendisini yadsımakla ve düzenli ve dönemsel yinelenmeler karşısında da eğer üretim ders kitabına uygun biçimde sürdürülseydi bunalımın patlamayacak olduğunda ısrar etmekle yetindiler”.[3]

Burjuva yorumcuların kapitalist ekonominin spazmlarını raslantısal olaylar gibi göstermek istemelerine karşın, Marksizm kapitalizmin krizlere yazgılı doğasını kusursuzca teşhir etmiştir. Ekonomik krizleri kaçınılmaz kılan temel neden, son tahlilde, üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel-kapitalist biçimi arasındaki çelişkidir. Bu çelişki kendisini üretim ile tüketim arasındaki uyumsuzlukta ve çeşitli alanlardaki oransızlıklarda ortaya koyar. Devresel olarak patlak veren aşırı-üretim krizleri kapitalist ekonominin derinlerinde yatan sorunların dışavurumudur.

Her şeyden önce kapitalist üretim tarzı çeşitli alanlarda oransızlıklar içerir ve çeşitli faktörler arasında kurulan denge geçici ve raslantısaldır. Marx bu konuda şöyle der: “emekçi insanlar tüketimlerini çok dar sınırlar içinde genişletebildiklerine göre, emek talebi, her ne kadar mutlak olarak büyüyorsa da, kapitalizmin gelişimi ölçüsünde, göreli olarak azaldığına göre, tüketim daha başından engellenmiştir”. Ve devam eder: “Ayrıca, tüm dengelemeler raslansaldır ve ayrı ayrı alanlarda kullanılan sermaye oranları sürüp giden bir süreçle her ne kadar eşitlenirse de bu sürecin bir türlü sona ermeyen varlığı, aynı biçimde, sürekli bir oransızlığın varolduğunu gösterir, ki bu oransızlık sürekli olarak ve sık sık da şiddetle düzeltilir.”[4]

Kapitalizmde sömürünün koşulları ve sömürünün realizasyonu özdeş olgular değildir. Birinci olgu, yani işçi sınıfından daha çok artı-değer sızdırılması toplumun üretken gücüyle sınırlıyken, ikincisi yani artı-değerin gerçekleşmesi toplumun bir bütün olarak tüketim gücüyle sınırlanmıştır. Bu nedenle üretilen artı-değerin gerçekleşmesindeki tıkanıklıklar kaçınılmaz olarak aşırı-üretim bunalımlarına yol açmaktadır. İşçi sınıfının sınırlı tüketim gücü burada önemli bir faktördür, fakat bu faktör de tek yanlı ve yanlış biçimde yorumlanmamalıdır. Zira kapitalist üretim tarzı, yaratılan artı-değerin bir bütün olarak onun yaratıcısı olan işçiler tarafından tüketilmesine dayanmaz. İşçinin ücreti zaten yarattığı toplam değerin, artı-değer dışında kalan kısmıdır ve son tahlilde işçi sınıfının satın alma gücü toplam ücretle sınırlıdır. Gerçekte artı-değerin bir kısmı kapitalistlerin lüks harcamalarına, kapitalist devletin idamesi için gerekli görülen idari, güvenlik ve silahlanma harcamalarına tahsis edilir. Fakat esas olarak da yaratılan artı-değerin önemli bir bölümü yeniden yatırımlara dönüşür, aksi halde kapitalizm genişletilmiş yeniden üretim süreci olmazdı. Ne var ki yeni yatırımlar üretkenliği, yani sömürüyü arttırma çabası içinde gerçekleştiğinden, kapitalist işleyiş işçilerin üretim kapasitesi ile tüketim gücü arasındaki uçurumu daha da derinleştirmektedir. Bu durum kapitalist üretim tarzının kaçıp kurtulamayacağı iç çelişkisidir.

Kapitalist sistemin boynuna astığı madalyonun bir yüzünde aşırı-üretim sorunu yer alırken, diğer yüzüne kitlelerin yoksulluğunun ifadesi olan sınırlı tüketim gerçekliği kazınmıştır. Marx, “Bütün gerçek bunalımların son nedeni …kitlelerin yoksulluğu ve sınırlı tüketimidir” der.[5] Bu olgunun önemi, kapitalist krizleri yaratan diğer faktörlerin -örneğin kâr oranlarındaki düşüş eğilimi, çeşitli oransızlıklar vb.- gözardı edilmesini ve bunalımın nedeninin yalnızca eksik tüketime bağlanmasını gerektirmez. Fakat sermaye birikim sürecindeki tıkanıklıkların temelinde, diğer faktörlerle birlikte ve onlarla diyalektik bir ilişki içinde eksik tüketim gerçeği de yer alır. Kaldı ki, Marx’ın eksik tüketim tartışmaları çerçevesinde karşı çıktığı husus yanlış anlaşılmamalıdır. Marx, aşırı-üretim olgusunu görmezden gelerek krizlere tek yanlı olarak işçi sınıfının eksik-tüketiminin neden olduğunu iddia eden görüşleri eleştirmiştir. Örneğin Marx’ın eleştirilerine hedef olan Rodbertus, ticari bunalımları işçi sınıfının düşük ücretler nedeniyle yeterince tüketememesine bağlar. Bu tür bir yaklaşım tamamen yanlıştır, zira işçi sınıfının ücretleri yükselir yükselmez sanki bunalıma bir çare bulunabileceği anlamına gelir. Oysa bunalımlar tam tersine ücretlerin genellikle yükseldiği dönemlerde oluşmaktadır. Kısacası, işçi sınıfının ücretleri artsa ve işçiler hiç tasarrufta bulunmayıp tüm ücretlerini tüketim mallarına harcasalar bile, yine de bir aşırı-üretim krizi ortaya çıkacaktır.

Engels, sömürülen kitlelerin eksik tüketiminin tüm sömürülü toplumlarda yer aldığını, o yüzden bu olgunun tek başına kapitalist krizlerin nedenini açıklamayacağını, fakat eksik tüketimin kapitalist krizlerin ön koşulu olduğunu belirtmiştir. Kapitalist üretim tarzına özgü olan husus aşırı-üretim gerçeğidir. Hızla gelişen üretimin bir ayda ürettiğini piyasa bir yılda zor emebilmekte, üretim ve dolaşım süreci arasında büyük bir kopukluk oluşmakta ve kapitalist işleyişe özgü diğer problemlerle birlikte kriz olasılığı kesinleşmektedir. Bir başka deyişle, kapitalist krizin önkoşulları olgunlaştığında sermaye birikim sürecini kesintiye uğratan bir aşırı-üretim bunalımı gelişmektedir.

Geniş kitlelerin en zorunlu ihtiyaç maddelerini satın almaya gücü yetmezken, üretimin kâr beklentisiyle bir aşırı-üretime dönüştüğü kaotik bir sistemdir kapitalizm. Marx, kapitalizmin kaçıp kurtulamayacağı çelişkisine değinirken, “kapitalist üretimin bütün gücünü harcadığı dönemler her zaman aşırı üretim dönemleri olmaktadır” der ve devam eder: “ama, metaların satışı, meta-sermayenin ve dolayısıyla artı-değerin gerçekleşmesi, yalnız, genellikle toplumun tüketim gereksinmeleri ile değil, aynı zamanda, büyük çoğunluğu daima yoksul olan ve daima da yoksul kalması gereken bir toplumun tüketim gereksinmeleri ile de sınırlıdır”.[6] Demek ki kapitalist aşırı-üretim, toplumun tüm ihtiyaçlarının dengeli bir biçimde karşılanmasına rağmen ortaya çıkan bir aşırılık değildir. Aksine, bu anlamda aslında ortada çok büyük bir açık vardır. “Mevcut nüfusa oranla, çok fazla yaşam gereksinmesi üretilmemiştir. Tam tersine. Büyük kitlelerin gereksinmelerinin doğru dürüst ve insanca karşılanması için pek az üretim yapılmıştır.”[7]

Teknik ne denli gelişirse gelişsin, yeni teknoloji siparişlerin takibine, stok kontrolüne ve kesimsel üretim planlarına ne kadar olanak sağlarsa sağlasın, kapitalizm kitlelerin ihtiyacı için üretim yapan planlı bir ekonomi değildir ve olamaz. Çünkü bu sistem, tekellerin, büyük holdinglerin, çokuluslu kartellerin daha çok kâr elde etmek için birbiriyle rekabet ettiği ve dolayısıyla birbirlerinin planlarını baltalamaya çalıştığı anarşik bir yapıya sahiptir. Kimi iktisatçıların, yeni teknolojiler sayesinde aşırı-üretim sorununun pekâlâ çözülebileceği yolundaki iddiaları tamamen dayanaksızdır. Kapitalist üretim tarzı sermayenin kendini sürekli genişletmesi gereği üzerinde yükselir. Kapitalizmin, üretimi talebe ya da ihtiyaçlara göre planlayıp kısması onun kendi doğasını inkâr etmesi anlamına gelir. Marx şöyle der: “Kapitalist üretimin kitle halinde yarattığı metalar miktarı, üretimin boyutlarına ve bu üretimi devamlı genişletme gereksinmesine bağlıdır, yoksa önceden belirlenen arz talep alanına, karşılanması zorunlu gereksinmelere değil.”[8]

Engels’in kapitalist krizlerin anlamını çok güzel bir şekilde özetleyen ifadesiyle, kapitalizmin anarşik doğasının sonucu kronik bir aşırı-üretim, düşük fiyatlar, düşen ve hatta büsbütün yok olan kârlardır. “Kısacası, göklere çıkartılan rekabet özgürlüğü, artık sabrının son noktasına ulaşmıştır ve kendi apaçık, rezilce iflâsını kendi ağzıyla ilân etmek zorundadır.”[9] Kapitalizmin bunalımları büyük sanayicilerin üretimin düzenlenmesi için kartel halinde birleşmesini zorlamış, yani bizzat rekabet tekeli doğurmuştur. Tekelci birliklerin gelişmesi ve yaygınlaşması bunalımları nispeten kontrol etme fırsatı doğuracakmış gibi görünse de, bu kez tekeller arasında bir üst düzeyde kızışan rekabet daha da yıkıcı bunalımların yolunu döşemiştir. Fakat en şiddetlisi bile olsa, bunalım, kapitalist üretim tarzının mutlak anlamda tıkandığı, kendini yeniden üretme olanaklarını hepten yitirdiği anlamına gelmez. Kapitalist bunalım bu üretim tarzının tüm yapısal zaaflarını, çelişkilerini gözler önüne serer; ama kapitalizm bunalımlarına bağlı olarak otomatikman çökmez. İşçi sınıfının devrimci mücadelesiyle köşeye sıkıştırılmadığı sürece, kriz dönemleri kapitalist ekonominin yeniden görece bir dengeye kavuşabilmesinin yolunu açar ve kapitalist devran böylece döner. Unutmayalım, Marx, bunalımların mevcut çelişkilerin geçici ve zora dayanan çözümleri olduğunu belirtir ve “bunlar, bir süre için bozulmuş dengeyi tekrar kuran şiddetli patlamalardır” der.[10]

“Uzun Dalgalar” tartışması

Sınai çevrimler temelinde patlak veren periyodik krizler gerçeğinin ötesinde, kapitalist sistemin gelişme hızında uzun dönemlerde ortaya çıkan değişimler de Marksistlerin zihnini sürekli meşgul etmiştir. Bu noktadan hareketle, kapitalist gelişme eğrisinde uzun yıllar içinde teşhis edilen dalgalanmalar üzerine çeşitli tartışmalar yürütülmüştür. Bunlar arasında Marksist köklere sadık kalan ve kapitalist işleyişi daha derinden kavramaya çalışan yaklaşımlar olduğu gibi, Marksist temellerle uyuşmayan ve pek çok yanlışa kapı açan değerlendirmeler de vardır. Burada kısaca değineceğimiz “uzun dalgalar” analizi işte bu ikinci niteliktedir. Eleştiri konusunun yanlış anlaşılmaması için bir hususu burada vurgulayalım. Kapitalist gelişme eğrisinde ortaya çıkan somut dalgalanmaları kavrayabilmek bakımından, farklı özellikler taşıyan uzun dönemlerin incelenmesi önemlidir ve bu bir eleştiri konusu oluşturmaz. Eleştirilmesi gereken konu, Kondratiyev[11] örneğinde olduğu gibi, gerçekte periyodik uzun çevrimler anlamına gelen cinsten “uzun dalgalar” teorisidir.

Marx, sınai çevrim öyle bir niteliktedir ki bir kez ilk hareket verildi mi, aynı devrenin devresel olarak kendi kendini yeniden üretmesi gerekir diyordu. Engels buna önemli bir dipnot düşmüştü. 1867 bunalımından itibaren daha önceki on yıllık döngülerin yerini, ekonomik işlerde nispeten kısa ve hafif bir iyileşme ve nispeten uzun ve kararsız depresyonla somutlanan daha kronik ve daha uzun süreli biçimlere bırakmış göründüğünü söylüyordu. Bunun anlamı yeni tip bir bunalım ya da sınai çevrim çözümlemesi değildi. Nitekim Engels de “bu, belki de, yalnızca, döngülerin sürelerinin uzaması sorunudur” diyor ve devam ediyordu: “Dünya ticaretinin ilk yıllarında, 1815-47 arasında, bu döngülerin yaklaşık beş yıl sürdüğü gösterilebilir; 1847 ile 1867 arasında, döngü açıkça on yıldır; şimdi, acaba, bugüne değin eşi görülmemiş yeni bir dünya bunalımının hazırlık aşamasında mı bulunuyoruz?”[12] Engels’in bu soruya verdiği yanıt, pek çok şeyin bu yöne işaret ettiği biçimindeydi ve bununla, tıpkı Marx’ın belirttiği gibi bunalımların gittikçe şiddetlenme eğilimi gösterdiğini anlatmak istiyordu. Engels haklıydı, kapitalist üretim tarzı her an önüne dikilen özel mülkiyet ve ulusal sınırlar engelini aşma çabası içinde yol aldıkça, bu tarihsel eğilim kendisini çok daha çarpıcı biçimde gözler önüne sermeye başladı.

Engels’in 1867 bunalımını takiben cereyan eden derin değişikliklere değinmiş olması daha sonraki yıllarda Parvus’un dikkatini çekecekti. Parvus, Marx’ın satırlarında geçen “sturm und drang” kavramlarını kullanarak, kapitalist ekonominin işleyişinde olağan sınai çevrimlerin dışında daha uzun dönemli “fırtına ve gerginlik” dönemlerinin olabileceğini belirtti. I. Dünya Savaşı sonrasında ise Sovyetler Birliği’nde uzun dalgalar tartışması gündeme geldi.

Komintern’in 1921 yılında toplanan Üçüncü Kongresi dünya ekonomik krizi sorununu ele almıştı. Troçki raporunda kapitalizmin gelişimi sorununu inceliyor ve ekonomik gelişme eğrisinin iki hareketin birleşmesinden oluştuğunu söylüyordu: “Kapitalizmin yukarıya doğru genel yükselişini ifade eden birincil hareket ve çeşitli sınai çevrimlere karşılık gelen sürekli periyodik dalgalanmalardan oluşan ikincil bir hareket.”[13] Çevrimsel dalgalanmaların kapitalist gelişim eğrisinin birincil hareketiyle karışması sonucunda, hızlı kapitalist gelişme dönemlerinde krizlerin kısa ve yüzeysel karakterli, boom’larınsa uzun süreli ve uzun erimli olduğunu belirtiyordu Troçki. Kapitalist düşüş dönemlerinde ise krizler uzatmalı bir karakter arz ederken, boom’lar çabuk geçen, yüzeysel ve spekülatif bir nitelik taşımaktaydı.

Parvus’un dikkat çekmiş olduğu hususu, Troçki’nin de raporunda bir kalkış noktası olarak ele aldığı açıktı. Şöyle diyordu: “Engels’e gönderme yaparken bu temel olguları gözden kaçırmak çok tehlikelidir. Çünkü kesin olarak, Marx ve Engels’in gözlemlerini yaptıkları 1850’den sonradır ki, normal ya da düzenli bir durum değil, 1848 Devrimi tarafından önü açılmış olan bir kapitalist Sturm und Drang (fırtına ve gerginlik) dönemi başladı. … Burada söz konusu olan konjonktürdeki bir gelişmenin olanaklı olup olmaması değil, konjonktür dalgalanmalarının düşen bir eğri boyunca mı, yoksa yükselen bir eğri boyunca mı ilerlediğidir. Bu bütün sorunun en önemli yanıdır.”[14] Yeni ülkelerde ve kıtalarda kapitalizmin yerleşmesi, yeni tabii kaynakların keşfi, savaşlar ve devrimler gibi üst yapı düzenine bağlı büyük çapta olaylar kapitalist gelişmenin uzun dilimlerini belirlemekteydi. Troçki, “Bütün bunlar kapitalist gelişmenin yükseliş, duraklama ve çöküş dönemlerini ve bunların birbirleriyle yer değiştirmesini nitelemektedir” diyordu.[15]

Kondratiyev Komintern’in Üçüncü Kongresini takiben sorunun bu benimseniş biçiminden uzaklaştı. “Uzun dalgalar” teorisinin yaratıcısı olarak kabul edilen Kondratiyev, istatistiklere ve matematiksel modellere dayanarak olağan boom-çöküş çevrimlerinin dışında ekonominin daha uzun dönemli periyodik çevrimlerinin de var olduğunu kanıtlamaya girişti. Ona göre, on yıllık dönemleri kapsayan “küçük çevrim”lerin yanı sıra, yaklaşık elli yıllı kapsayan ve yarı süresi alçalış diğer yarısı ise yükseliş arzeden “büyük çevrim”ler de vardı. Bu yaklaşım yanlıştı ve nitekim Troçki de, Kondratiyev’in teorisinin biçimsel bir analojiye dayanan yanlış bir genelleme olduğunu vurgulayacaktı: “Prof. Kondratiev’in belirttiği dönemleri, küçük çevrimde rastlanan «kesin ritmi» haiz büyük çevrimler olarak görme anlayışını daha baştan reddetmek mümkündür.”[16]

Başlangıçta uzun çevrimler kavramını kullanan Kondratiyev, Troçki’nin bu kavrama yöneltmiş olduğu eleştiriden de etkilenerek 1926 yılından itibaren uzun dalgalar kavramını tercih edecekti. Ancak Troçki’nin “uzun çevrimler” değerlendirmesine yönelttiği eleştiri salt kullanılan kavramla sınırlı değildi, asıl olarak içeriğe yönelikti. Troçki esas olarak, uzun dönemli hareketin ani dönüm noktalarının sınai çevrimlerde olduğu gibi içsel ekonomik yasalarla açıklanamayacağını söylüyordu. Ona göre, sınai çevrimlerde olduğu gibi sabit sermayenin yenilenme ritmi üzerine oturtulmuş bir “uzun dalgalar” teorisi yanlıştı.

Kondratiyev kullandığı kavramı değiştirmiş olsa da, sorunu ele alış tarzını değiştirmedi. Kapitalist ekonomideki uzun dönemli hareketi açıklayan Marksist görüşü eleştirmeyi sürdürdü. Marksist çözümleme, kapitalist gelişme eğrisinin devrimler ve savaşlar, teknikteki önemli değişmeler ya da dünya ekonomisine yeni ülkelerin eklemlenmesi gibi düzenli olmayan ve ekonomi dışı faktörlerin etkisiyle biçimlendiğini ortaya koymuştu. Kondratiyev’e göreyse, söz konusu faktörler neden değil, sonuçtu. Örneğin yeni ülkelerin sisteme entegrasyonu uzun dönemli bir yükselişe yol açmamakta, tersine sistemde ekonomik işleyişe bağlı olarak bir yükseliş gerçekleştiği için yeni bölgeler masedilebilmekteydi.

Ekonomik işleyişin farklı özellikler taşıyan dönemlerini ayırdetmek doğru olsa da, Kondratiyev ve “uzun dalgalar” teorisini benimseyenler, kapitalizmin uzun dönemli iniş ve çıkışlarını belirlemede siyasal faktörlerin rolünü gözardı ettiler. Ekonomik faktörlere tek yönlü ve gereğinden fazla önem atfettiler. Örneğin Kondratiyev “uzun dalgalar” teorisini, sabit sermayenin yenilenmesiyle yatırım fonu arasında kurduğu ilişkiye dayanarak inşa etti. Oysa kapitalist ekonominin işleyişinde uzun dönemli hareketlere yol açan olayların düzensiz bir karakteri vardır. Dolayısıyla bu tip yükseliş ve alçalışları “uzun dönemli sınai çevrimler” tarzındaki bir teori ile açıklamak mümkün değildir.

Sabit sermayenin yenilenmesi ve arttırılması ihtiyacının muazzam yatırımları gerektirdiği açıktır. İşte Kondratiyev, bunu gerçekleştirecek fonun birikiminin uzun zaman aldığı varsayımından hareket etmiştir. Ona göre sermaye malları fonunun genişlemesi sürekli ve düzenli bir süreç olmayıp, ekonomik faaliyetlerin uzun dönemlerinde yansımasını bulan çevrimsel sıçramalar şeklinde gerçekleşmektedir. Bu nedenle kapitalist sistem içinde büyük buluşlar geniş çapta uygulamaya konulmadan önce, bu sermayenin birikebileceği bir süre boyunca -diyelim 20 yıl kadar- beklemek durumundadır. Kondratiyev’in bu değerlendirmesine göre, büyük ölçekli yeni yatırımların gerçekleşmesi tarafından güdülenen ve düzenli tarzda işleyen uzun çevrimler vardır. Sermaye mallarının üretiminin arttığı dönem çevrimin yükseliş evresine denk düşmektedir.

Kondratiyev, yeni icatların gerçekleşme eğilimini de bir yasaya bağlamak istedi ve bunların genellikle ekonominin alçalış dönemlerinde gerçekleştiğini ileri sürdü. Oysa kolaylıkla tahmin edileceği gibi, yeni buluşlar anında ve yaygın biçimde uygulamaya konmasa da her zaman yapılabilir. Ve ayrıca sabit sermaye yenilenmesinin dağılımı da sektörler ve ülkeler bakımından eşzamanlı ve aynı yaygınlıkta değildir. Kısaca toparlamak gerekirse, Kondratiyev’in teorisi bilimsel gibi görünen matematiksel cazibesine karşın, kapitalist ekonominin gerçekten “uzun çevrimler” temelinde işleyen bir iç yasaya sahip olduğunu kanıtlamaktan uzaktır.

Ekonomik büyümedeki duraklamaları sermaye birikimindeki yetersizlik ve dolayısıyla yatırım fonu eksikliğiyle açıklamak doğru değildir. Aslında Marx’ın önemle dikkat çektiği gibi, ekonomideki tıkanıklıkların nedeni sermaye yetersizliği değil, tersine sermayenin aşırı birikimidir. Kuşkusuz ki aşırı birikim mutlak değil göreli bir gerçeği anlatır, umulan kâr oranını elde edemediği için atıl kalan sermaye anlamına gelir. Marx, herkesin elinde ürün bulunduğu, bunları satamadığı ve kredi kıtlığının en üst düzeye ulaştığı kriz dönemlerinde, kendi yeniden üretim sürecinde engellenmiş bulunan sermaye kitlesinin bolluğuna dikkat çeker. Böylece bir bunalım oluşur, fabrikalar kapanır, hammaddeler yığılır, son şeklini almış ürünler, metalar olarak piyasayı kaplar. Marx, bu nedenle bunalımda suçu üretken sermaye kıtlığına yüklemenin son derece yanlış olduğunu belirtir ve üretken sermayedeki aşırı bolluk, asıl bu gibi zamanlarda söz konusudur der. “Muazzam miktarlarda meta-sermaye vardır ama, satılamaz durumdadır. Muazzam miktarda sabit sermaye vardır, ama yeniden-üretim sürecindeki tıkanıklık nedeniyle çoğu kullanılmaz durumdadır”.[17]

Kapitalist krizlerin başlıca görünümü olan aşırı-üretim sorunu, aynı zamanda sermayenin de aşırı-üretimi anlamına gelir. Kapitalist ekonominin krizden çıkıp yeniden canlanışa geçebilmesi ve aşırı-üretimin yarattığı durgunluğun aşılabilmesi ise, bir kısım sermayenin değersizleşmesine, tahrip olmasına bağlıdır. Ayrıca, üretkenliği arttırarak canlanışı sağlayan yeni tekniklerin uygulamaya sokulması, bir bölüm sabit sermayenin henüz fiziksel ömrünü tamamlamadan manevi açıdan hurdaya çıkartılmasını gerektirir.

O halde sorun sermaye birikimindeki yetersizlik değil, sermayenin kendini yeniden değerlendirme sürecindeki tıkanıklıklardır. Bu durum kapitalist ekonominin plansız karakterinden kaynaklanır. Yatırımcılar önce kârlı gördükleri alana yığışır, zamanla kârlılık düşer, artı-değer piyasada realize olamaz ve bu temelde sınai çevrim bir krize sürüklenir. Kapitalizm uzun dönemde de bu işleyiş yasaları temelinde yol alır. Marx’ın işaret ettiği üzere, örneğin kâr oranlarındaki düşüş yasası gibi eğilimler kapitalist gelişme eğrisini dalgalandırırlar. Ekonomik işleyiş bir bütün olarak ele alındığında, sabit sermayenin periyodik yeniden yatırımı, aşırı-üretim sorunu, tüketim yetersizliği, kâr oranlarındaki düşüş eğilimi gibi Marx tarafından ele alınmış faktörlerin her birinin diyalektik bir ilişki temelinde birbirleri üzerinde etkili olduğu görülür. Dolayısıyla Marksist geçinen bazı yazarların yaptığı gibi, gerçekliğin bütünselliğini parçalayarak onun içinden bir unsuru öne çıkartıp “eksik tüketimciler”, “azalan kârcılar” gibi ekoller oluşturmak ve sonuçta teorik mücadeleyi ekoller arası ekonomi tartışmalarına indirgemek Marksist bir tutum değildir.

Kondratiyev gibi araştırmacılar Marx’ın şu ya da bu değerlendirmesinden esinlenen, fakat gerçekte burjuva iktisatçılarından fazlasıyla etkilenen ve onlarla yarışan bir düşünsel yapıya sahiptir. Aslında kapitalist kriz Marx tarafından yeterli biçimde aydınlatılmıştır. Kondratiyev ve benzerlerinin bu konuya getirmek istedikleri “katkılar” son tahlilde meseleyi daha fazla aydınlatmamakta, tersine bulanıklaştırmaktadır. Ayrıca “uzun dalgalar” tarzındaki bir analizin, kapitalist sistemi yıkacak sınıf mücadelesine önem vermek yerine, salt ekonominin iniş ve çıkışlarını didiklemeye takıntılı niteliği son tahlilde iktisatçıların tarzıdır. Zaten bu ve benzeri teorilerin burjuva iktisatçıları tarafından kabul görmesinin ve dönem dönem ısıtılıp yeniden gündeme getirilmesinin temel nedeni de budur.

Sonuç olarak, sınai çevrimlerin Marksist çözümlemesine benzeştirme yaparak kapitalist ekonominin örneğin 30 ya da 50 yılı kapsayan uzun dönemli periyodik dalgalar temelinde ilerlemekte olduğunu iddia etmek gerçeklikle bağdaşmaz. Kapitalist sistem, uzun yılları kapsayan yükseliş ve düşüş dönemlerinin birbirini düzenli biçimde izlediği ve “uzun çevrimler” diye nitelenebilecek bir iç işleyiş yasasına sahip değildir. Tarihin biçimlenmesinde doğrudan doğruya etkili olan ekonomi dışı faktörleri devre dışı bırakarak, tarihsel gidişatın neredeyse önceden belirlenmiş bir ekonomik kader doğrultusunda sürüklendiği anlamına gelecek bir “uzun dalgalar” teorisi Marksist bir karakter taşımamaktadır.

Ekonomideki dalgalanmaların seyriyle sınıf mücadelesinin iniş çıkışları arasında mekanik bir bağıntı kurmaya çalışan Kondratiyev, savaşların ve devrimlerin kendi analizindeki “uzun dalgalar”ın yükseliş evresi sırasında gerçekleştiği görüşünü de ileri sürmüştü. Fakat toplumsal yaşam, Kondratiyev gibilerin çıkarsamaya çalıştığının tersine düzenli bir ritme ve matematik kesinliğe sahip değildir. Troçki kapitalist sistemde ortaya çıkan çözülmenin mekanik bir tarzda anlaşılmasına karşı mücadele edilmesi gerektiğini önemle vurgular. Bir dönemden farklı bir döneme geçiş, sınıflar ve devletler arasındaki ilişkilerde çok şiddetli gerilimlere yol açmaktadır. “Birbirini izleyen dalgalanmalar” der Troçki, “sosyal hayatın her köşesinde iz bıraktıkça, patlama döneminden çöküntü dönemine geçiş veya bunun aksi, en büyük tarihi bunalım ve devrimleri doğuracaktır”.[18]

Kapitalizmin tarihi, ekonomik krizle devrimci durum arasındaki karmaşık ilişkiyi sergileyen çeşitli ve farklı nitelikte örneklerle doludur. Dünyanın çeşitli bölgelerinde gerek ekonomik canlanma ve gerekse durgunluk dönemlerinde çeşitli devrimci kabarmalar yaşanmıştır. Şayet neticede karşı-devrim galip gelmiş ve bu durumda kapitalist sisteme yeniden uzun soluklu bir nefes alma fırsatı vermişse, bunu ekonominin kendiliğinden dalgalanmasına bağlamak son derece yanlış olur. Gerçekte bu gibi örneklerin tümü, devrimin gerçekleşip gerçekleşmemesinde ekonomik krizin ya da tersine canlanmanın rolünü değil, öznel ögenin önemini kanıtlamaktadır.

“Uzun dalgalar” tartışmasıyla ilgili olarak daha yakın zamanlardan bir başka kesit de hatırlanabilir. Troçkist hareket içinde önemli bir yer tutmuş olan Mandel’in uzun dalgalar konusunda ortaya koyduğu görüşler akademik çevrelerde ilgiyle karşılanmıştır. Troçki’nin “uzun çevrimler” konusunda Kondratiyev’e yönelttiği eleştirileri Mandel açıkça gözardı etmemiş, fakat Kondratiyev’in teorilerinden de etkilenmiştir. Bu konuda aldığı eleştiriler nedeniyle, kapitalizmin uzun gelişme dönemlerinin ekonomik faktörler tarafından otomatik olarak belirlenmediğini ve üst yapı unsurlarının etkisinin gözardı edilemeyeceğini sık sık tekrarlama gereğini hissetmiştir.

“Uzun dalgalar”ın işleyiş mekanizmasını açıklarken şöyle der Mandel: “Üretim tekniğinin bütününde meydana gelen devrim, sermayenin organik bileşiminde hatırı sayılır bir artışa, bu artış da, somut koşullara göre ortalama kâr haddinde eninde sonunda bir düşüşe yol açar.” Dile getirilen bu gerçeklik, hatırlanacağı gibi kapitalist sınai çevrimlerin işleyiş yasasıdır. Ancak takip eden satırlarda olduğu gibi, Mandel kapitalist ekonominin uzun dönemli hareketini de düzenli bir yasaya bağlama çabası içindedir: “Ortalama kâr haddinin azalması ise, arkadan gelecek teknolojik devrimi gemler. Her yeni temel üretim tekniğinin ikinci evresinde büyüyen değerlenme güçlükleri, eksik yatırımın, atıl kalan sermayenin artmasına yol açar. Onyıllar boyunca yığılan bu atıl sermayeler, ancak özgül koşulların biraraya gelmesiyle ortalama kâr haddinde ani bir yükseliş meydana gelirse, yeni temel üretim tekniğinin açılıp gelişmesini mümkün kılan yeni üretim alanlarına kütle halinde çekilirler.”[19]

Bu ve benzeri değerlendirmelerden anlaşılacağı üzere, Mandel kapitalizmin uzun dönemli dalgalanmalarını ortalama kâr haddindeki yükseliş ve düşüşlerle izah etmeye çalışır. Ne var ki kapitalist gelişme eğrisinin özelliğini salt ekonomik faktörlerle açıklama girişimini vaktiyle Troçki çok net bir biçimde eleştirmiştir. Bu nedenle Mandel’in “uzun dalgalar” analizi, sorunun işlenişinde bir orta yol bulabilme çabasını yansıtmaktadır. Mandel’e göre, kâr oranının düşme eğilimi nedeniyle genişleyici uzun dalgadan duraklayacı uzun dalgaya geçiş kaçınılmazdır. Yani ona göre burada olayları ekonomik faktörlerle izah etmeye çalışmanın yanlış bir tarafı yoktur. “Sermayenin çeyrek yüzyıl boyunca … ortalama kâr oranının düşme eğilimini bertaraf edecek sihirli bir yol bulduğunu kabul etmiyorsak tabii ki, genişleme eğilimli bir uzun dalgayı kaçınılmaz olarak duraklama eğilimli bir uzun dalga izleyecektir.”[20] Fakat duraklayıcı uzun dalgadan genişleyici uzun dalgaya geçiş söz konusu olduğunda mesele değişmektedir. Bu nitelikteki bir dönüşümün salt ekonomik faktörlerin otomatik hareketiyle açıklanamayacağını söyler Mandel. Burada ekonomi dışı faktörlerin, sınıf mücadelesinin seyrinin, işçi sınıfının aldığı yenilgilerin önemli bir rolü vardır der.

Mandel’in “uzun dalgalar” teorisi, dalgaların oluşumunda fiyat hareketlerine birincil derecede önem atfeden Kondratiyev’in ya da dalgalanmaları salt teknolojik buluşlara dayandıran Schumpeter’in çözümlemelerinden kuşkusuz ki farklı vurgular taşır. Mandel en azından Marx’ın çözümlemelerine bağlı kalma kaygısıyla kâr oranlarındaki değişim faktörünü ön plana çıkartmıştır. Fakat son tahlilde yine de Kondratiyev, Schumpeter ve benzeri iktisatçıların etkisini kendi çözümlemelerine bulaştırmaktan kaçınamamıştır. Bu nedenle onun konuya ilişkin yazılarında, pek çok görüşün yan yana belirleyici roller üstlendiği genellemeler bulmak mümkündür. Mandel bir yandan Troçki’den uzun alıntılar yapıp Kondratiyev’i eleştirir. Fakat diğer yandan kapitalizmin uzun dönemli dalgalanmalarını, neredeyse yine “uzun çevrimler” anlamına gelebilecek bir yasaya bağlamak ister.

Sabit sermayenin sınai çevrimler temelinde yenilenmesinin dışında, uzun tarihsel dönemlerde teknolojinin değişmesine bağlı bulunan bütünsel bir yenilenme biçiminin olduğunu söyler Mandel. Ona göre bu yenilenme biçimi bir “teknolojik devrim”e denk düşer ve uzun dalgaların nesnel zeminini oluşturur. 18. yüzyılın sonundan 1960’lı yıllara uzanan kapitalist gelişme eğrisini dört uzun döneme ayırır ve bunlara denk düşen dört teknoloji tipi sayar: Sanayi devrimi ve zanaatkâr tarafından kullanılan (ve imal edilen) buhar gücüyle çalışan makineler; birinci teknolojik devrim ve makinistlerce kullanılan (ve sinai olarak imal edilen) buharlı motorla çalışan makineler; ikinci teknolojik devrim ve montaj hattına bağlanmış, yarı kalifiye tezgâh operatörlerince kullanılan, elektrik motoruyla çalışan makineler; üçüncü teknolojik devrim ve elektronik sayesinde, yarı otomatik sistemlerin parçası haline getirilmiş kesintisiz üretim yapan makineler.

Mandel ve benzeri görüşte olanların savunduğu “uzun dalgalar” teorisi üzerinde daha uzun boylu durmak gerekmiyor. Bu teori kapsamındaki değerlendirmelerin, bazı doğruların yanı sıra pek çok yanlışı da içerdiği açıktır. Fakat bunun da ötesinde, bizce asıl problem bu tip sorunlara yaklaşım tarzındadır. Elbette ki kapitalist gelişme eğrisinin uzun dönemli dalgalanmalarını incelemek gerekir. Ancak bu tür incelemelerde, yalnızca ekonomi bilgisinin sergilenmesine odaklanmış bir yaklaşım asla tatmin edici olamaz. Kullanılan yöntem, tezlerin içinin nasıl doldurulduğu, eklektizmden uzak net bir Marksist tutum takınılıp takınılmadığı fevkalâde önemlidir. Ve her şeyden önemlisi de, burjuva ideolojisinden kopamayan akademik Marksizme asla prim vermeksizin, teorik mücadeleyi işçi sınıfının devrimci tarzda örgütlenme görevinin gereklerine tâbi kılabilmektir.

Kapitalizmin uzun dönemli gelişme eğrisi

Kapitalist ekonominin sınai çevrimler dediğimiz olağan işleyiş mekanizması dışında, çok daha karmaşık faktörleri içeren daha uzun dönemli ve çevrimsel karakterde olmayan yükseliş ve düşüş dalgalanmaları da mevcuttur. Bu dalgalanmalar kapitalist sistemin bizzat yaşamış olduğu çeşitli ekonomik ve siyasal olguların bileşkesinden başka bir şey değildir. Kapitalizmin farklı nitelikler taşıyan dönemlerinin içinde yine boom ve kriz evrelerini içeren sınai çevrimler yer alır. Bu nedenle uzun dönemlerde gerçekleşen dalgalanmaların varlığı Marksist sınai çevrimler analizini geçersizleştirmez.

Sınai çevrimlerin gidişatı her zaman aynı seyri izlemez. Kapitalist gelişme eğrisinin problemli ve görece cansız dönemlerini incelediğimizde, sınai çevrimlerin kriz fazlarının giderek çok daha uzun süreli ve derin ölçekte gerçekleştiğini, boom fazlarının ise daha geçici ve sığ bir karakter taşıdığını görürüz. Kapitalizmin hararetli bir yükseliş kaydettiği dönemlerde ise ekonomik salınımlar tersi yönde cereyan etmiştir. Ancak tüm bu sonuçlar yaşanan somut gerçekliğin ifadesinden başka bir şey olamaz. Çünkü uzun dönemli dalgalanmaların süreleri düzensizdir, çevrimsel bir karaktere sahip değildir. Somut yaşamdaki çok yönlü değişkenlerin karşılıklı etkileşim temelinde yaratacağı sonuçları önceden tam olarak bilemeyiz. Hatta Engels’in Fransa’da Sınıf Mücadeleleri’ne yazdığı girişte vurguladığı gibi, “belirli bir dönemin ekonomi tarihine berrak toplu bir bakış, aynı an için hiçbir zaman olanaklı değildir; bu, ancak her şey olup bittikten, materyali toplayıp ayıkladıktan sonra yapılabilir.”[21]

Kapitalist organizmanın işleyişinde ekonomik faktörler büyük bir önem taşısa da, tarihin ilerleyişi daha pek çok unsurun karşılıklı etkileşimi ve en önemlisi de proletaryayla burjuvazi arasındaki sınıf savaşımı tarafından belirlenmektedir. Marksizmin tarihsel materyalizm kavrayışı, tarihi hiçbir zaman ekonomiye indirgemez ve öznel faktörlerin genel gidişat üzerindeki etkileyici gücünü asla gözardı etmez. Üretici güçler son çözümlemede belirleyicidirler; fakat ekonomik temel sürekli olarak sınıf mücadelesi, savaşlar, ideoloji, politika gibi üstyapı ögelerinden etkilenir. Neticede somut gelişim bu iki düzey arasındaki diyalektik ilişki temelinde yol alır. Bu nedenle, kapitalizmin uzun dönemli gelişme eğrisini incelerken, salt ekonomik faktörlere değil, asıl olarak tarihi yapan sınıflar mücadelesinin seyrine, farklı kapitalist güçler arasındaki çıkar çatışmalarına ve sıcak savaşların yarattığı sonuçlara gereken önemi vermek durumundayız.

Kapitalist gelişme eğrisinin sergilediği yükseliş ve alçalışlardan söz ettiğimizde aslında tarihin kapitalist sistem çerçevesindeki somut kesitlerini gündeme getirmiş oluyoruz. Gerçekte bir dizi ekonomik ve siyasal faktörün birarada ve birbirleriyle diyalektik bir etkileşim içinde yaratmış olduğu farklı dönemleri ayırdetmek mümkündür. Bu konuyu ele almış olan çeşitli Marksist yazarlar, kapitalist tarih içinde örneğin 1848-79; 1880-93; 1894-1914; 1915-39; 1940-74 ve sonrası gibi farklı dönemlere dikkat çektiler. Fakat bu türden kesitleri incelediğimizde çeşitli dönemleri ayırt eden unsurun, ekonominin kendiliğinden yükseliş-alçalış dalgaları olmayıp, ekonomik faktörlerle siyasal gelişmelerin bileşkesi olduğunu görürüz. Örneğin kapitalist sistemin 1920’lerde ve 30’larda yaşadığı duraklama ve büyük depresyon dönemine, faşizm, toplama kampları, II. Dünya Savaşı felâketi eşlik etmiştir. Dünya burjuvazisi önüne çıkan engelleri akıl almaz bir saldırganlık politikasıyla temizlemeye çalışmış, proletaryanın mücadelesinin Stalinizm ve sosyal demokrasinin uğursuz rolü nedeniyle paralize olması burjuvazinin önünü açmış ve neticede o dönem tüm bu faktörlerin etkisiyle biçimlenmiştir.

Kapitalist sistemin II. Dünya Savaşından sonra gelişmiş kapitalist ülkelerde yaşadığı uzun süreli yükseliş dönemini incelediğimizde ise, Keynescilik gibi istihdamı arttırıcı politikaların uygulandığını görürüz. Bu dönem boyunca kamu harcamalarındaki artış sermayenin gerçek büyümesiyle elele gittiğinden sorun teşkil etmemiştir. Savaş sonrası yeniden inşa faaliyetinin Amerika, Avrupa ve Japonya’da yarattığı büyük atılım kâr oranlarını yükseltmiş, sanayi yatırımlarını alabildiğine kamçılamış, bu ülkelerin ulusal hasılasının yıllar boyunca tatmin edici oranlarda büyümesini mümkün kılmıştır. Ayrıca da bu koşullar dünya ticaretine büyük bir hız vermiştir.

Fakat önemle altını çizmeliyiz ki, tüm bu gelişmeler bile yalnızca ekonomik faktörlerle değil, dünyadaki genel siyasi durum, güçler dengesi gibi ekonomi dışı faktörlerin de etkisiyle biçimlendi. Hatırlayalım, o dönemde Avrupa ülkelerindeki devrimci yükselişler ve Sovyetler Birliği’nin varlığı nedeniyle Batı burjuvazisi işçi sınıfına ödün vermenin kendisi için daha hayırlı olacağı sonucuna çıktı. Yine aynı şekilde, ABD, kapitalist sistemi devrimci gelişmeler ve Sovyetler Birliği karşısında tahkim etmek amacıyla, kapitalist Avrupa’nın savaş sonrası kalkındırılmasına önemli miktarda borç ve yardım akıttı. Bu sayede bir yandan dünya ticareti kısa sürede alabildiğine genişledi, diğer yandan gelişmiş kapitalist ülkelerde işçi hareketi, tıpkı 1894-1914 döneminde olduğu gibi, uygulanan reform politikalarıyla yatıştırılıp kontrol altına alındı. İşte tüm bu gelişmelerin sonucu olarak, kapitalist ekonomide uzun süreli bir yükselişin de önü açıldı.

Yakın zamanlardan bir örnek vermek gerekirse, dünyadaki 1968 devrimci dalgası hatırlanabilir. Sınıf mücadelesindeki bu devrimci yükseliş, kapitalist sistemin II. Dünya Savaşı sonrasında yaşadığı ekonomik canlılığın tepe noktasında yer alıyordu. Fakat diyalektik işleyişin doğası gereği, bu tepe noktası aynı zamanda kapitalist sistemin görece bir düşüşe sürüklendiği dönemin de başlangıcıydı. Bu durum, ekonomik koşullarda yükselişten düşüşe veya çöküntüden canlanmaya doğru gerçekleşen ani değişikliklerin önemli toplumsal altüstlüklere yol açtığına işaret eden Troçki’nin değerlendirmesini akla getirmektedir. Ve yine 1968 devrimci yükselişini takiben dünya başarılı proleter devrimlere sahne olmadıysa, bunun altında salt ekonomik gerekçeler aramak beyhude bir çaba olacaktır. Böylesi kritik dönemeç noktalarında, asıl olarak dünya devriminin ilerleyişini engelleyen faktörleri, proletaryanın devrimci önderlikten yoksun oluşunu ve Stalinizmin yarattığı trajedileri hatırlamak gerekir.

Kapitalist sistemin II. Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde yaşadığı yükselişin 70’lerde hızının kesildiği açık bir gerçektir. Bunun bir sonucu olarak, 1944’teki Bretton Woods anlaşmasından beri uluslararası eşdeğer rolü oynayan doların istikrarı bozulmuştur. ABD ve Avrupa ülkeleri arasında rekabet kızışmaya başlamış, Avrupa Amerika’ya karşı kendi para sistemini örgütlemeye girişmiştir. 1971 yılında Bretton Woods sistemi çökmüş ve dolar yerine bir başkası konmadan uluslararası eşdeğer rolünü yitirmiştir. Bu gelişme aslında kapitalist sistemin içine girdiği sıkıntılı dönemin dışavurumudur. Buna rağmen sistemi sarsacak derinlikte bir kriz ileriki yıllara ertelenebilmişse, bunun en önemli nedeni, dünya burjuvazisinin işçi hareketinin zayıflığı yüzünden kazandığı ekstra fırsatlardır. Fakat her ne olursa olsun, son tahlilde kazanılan fırsatların ve zamanın da bir sınırı vardır. Keynesci politikalarla, yüksek kamu harcamalarıyla krizleri ilanihaye erteleyebilmek mümkün değildir.

Ekonomik yükselişin zorlama tedbirlerle uzatılmaya çalışılması, kapitalist hükümetlerin enflasyonist politikalar izleyerek dolaşımdaki kâğıt para miktarını ve borçlanmaları arttırması, yapay ve şişirilmiş bir ekonomik canlanma demektir. Sanayi üretimindeki görece düşüşe rağmen sermaye piyasalarında hızlanan spekülatif hareketler nedeniyle hayali bir sermaye şişkinliği gerçekleşir ve şişirilmiş bu balon eninde sonunda büyük bir gürültüyle patlamaya yazgılıdır. Belirli bir süre boyunca ekonomik canlanmayı sürdürmeye hizmet etmiş olan borçlar, biriken faizleriyle birlikte muazzam yekûnlara ulaştığında, gerek borçlarını ödeyecek olanlar ve gerekse alacaklarını tahsil edemeyenler açısından başlıbaşına bir problem haline gelir. Kapitalist ekonominin tekrar görece bir dengeye kavuşabilmesi için, birikimli krizin sonuçları itibarıyla yaşanması gerekir.

İşte 1980’ler, dünya burjuvazisinin krizin sonuçlarının realize olacağı yeni bir döneme hazırlandığı dönemeç oldu. Ekonomik koşullardaki değişime bağlı olarak, egemen ekonomi politikalarında da değişiklik ihtiyacı kendini dayattı. Bu nedenle kapitalist sistemin II. Dünya Savaşı sonrası yükseliş dönemine eşlik eden Keynesçi politikalar, ilerde tekrar ihtiyaç duyulacağı günler gelinceye dek gözden düşürüldü. Yüksek kamu harcamalarını gerektiren kapitalist devletçilik politikası krizlerin yaratıcısı olarak ilân edilip suçlandı, artık yeni dönemin gereksinmeleriyle bağdaşmayan mali politikaların tasfiyesi yoluna gidildi. Bunun yerini ise, kapitalist devletin, iktisadi devlet teşebbüslerinden ve eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim gibi kamusal alandan elini çekerek ekonomiyi tamamen piyasanın serbest rüzgârlarına bırakmasını ve tüm bu kuruluşların özelleştirilmesini savunan neo-liberalizm aldı. Artık yeni dönemin gözdesi, Friedman misali iktisatçılar tarafından teorize edilen ve Reaganizm, Thatcherizm örneklerinde somutlanan neo-liberalizmdi. Bu değişim, işçi hareketinin içinde bulunduğu olumsuz koşullardan cesaret bulan ve bu koşulları daha da kötüleştirmek amacıyla harekete geçen uzun dönemli bir gericilik dalgası anlamına geliyordu.

Bu dalga yalnızca gelişmiş kapitalist ülkelerde değil, IMF reçeteli Özalizm örneğinde olduğu gibi Türkiye’de ve diğer kapitalist ülkelerde de yansımasını buldu. Ve hemen her yerde yeniden yapılanma denilen bir süreç yaşanmaya başlandı. Çünkü sömürü oranını yükseltmeden, sosyal ödeneklerde ciddi kesintiler yapmadan, işçi sınıfına “acı reçeteler” dayatmadan kâr oranını yükseltmek mümkün değildi. Unutulmasın ki, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda ekonomik ve siyasal alanın yeniden yapılandırılmasına Türkiye’de kanlı 12 Eylül askeri diktatörlüğü eşlik etti. O günden bugüne dünyada kamu harcamalarını kısan, sosyal ödenekleri kesen ve işçi sınıfının kazanılmış haklarına saldıran uygulamalar sürdürülmektedir. Buna ilâve olarak, 20. yüzyılın son döneminde Sovyetler Birliği ve benzeri totaliter-bürokratik diktatörlüklerin çöküşü, dünya burjuvazisi tarafından sosyalizme, Marksizme, kısacası işçi sınıfının devrimci mücadelesine kara çalmak için büyük bir fırsat olarak değerlendirilmiştir.

Yeni dönem

Sovyetler Birliği’nin çöküşünün yarattığı kafa karışıklığı ve moral bozukluğu ortamında, işçi hareketinde büsbütün gerileyen bilinç ve örgütlülük düzeyi, krizin eşiğinde olan dünya burjuvazisinin rahat bir nefes almasını sağladı. Kapitalistler bu tarihi fırsatı iyi değerlendirdiler ve zaten uygulamaya başladıkları neo-liberal ekonomi politikalarına hız verdiler. Bu, emekçi sınıfların kazanılmış haklarına dizginlenmemiş bir saldırı ve sosyal fonların planlı bir yağmalanması anlamına geliyordu. Bu topyekün saldırı sayesinde, kapitalizm, geçici de olsa 1990’larda tekrar bir canlanma trendini yakalayabildi. Fakat bu canlanma çok uzun sürmeyecekti. Uzun bir süre boyunca ertelenmeye çalışılan kriz, sonunda çeşitli kapitalist ülkeleri birbiri ardısıra sarsan spazmlarla patlak vermeye başladı. İşçi hareketinin içinde bulunduğu olumsuz koşullar, bu kez de krizlerini “doyasıya” yaşayabilmesi için dünya burjuvazisini bir hayli cesaretlendirdi. Ancak aradan kısa bir süre geçtikten sonra ortaya çıkan gelişmelerin gösterdiği gibi, sermayenin evdeki hesabı çarşıya pek de uymadı.

Derin ekonomik kriz koşullarında, örneğin Latin Amerika ülkelerinde peşpeşe patlak veren devrimci durumlar bir değişimin habercisidir. Kapitalizmin tarihinde daha önce de yaşandığı gibi, yükselişten düşüşe doğru gerçekleşen ani değişiklik eski dengelere son vermiştir. Çeşitli yönlerden esen ve daha da esecek olan toplumsal fırtınalarla karakterize olan yeni bir dönem başlamıştır. Böylesi kesitler, gerek işçi hareketinde ve gerekse burjuva saflarda yeni arayışların ve kamplaşmaların oluşmasına da neden olur. Nitekim bugün dünyada bir yandan işçi mücadelesinde yeni bir yükselişin işaretleri ortaya çıkarken, diğer yandan çeşitli işçi örgütlerindeki işbirlikçi, reformist ve düzen yanlısı güçler, hareketi eski duraganlık çizgisinde tutmaya çalışmaktadırlar. Aynı şekilde, tepede egemen sermaye güçleri içinde de bir çekişme yürümektedir.

Bugün kapitalist sistemin hegemon gücü ABD zirvesinde veya ABD ile AB güçleri arasında cereyan eden ve Ortadoğu’da emperyalist savaşı genişletme ya da eski politikalara geri dönme biçiminde özetleyebileceğimiz çatışma bunun en somut göstergesidir. Keza kapitalist sistemin tepe kurumları olan IMF, Dünya Bankası gibi organizasyonların içinden farklı sesler yükselmektedir. Bir kısım ideologlar ve iktisatçılar Türkiye ya da Latin Amerika ülkeleri gibi ülkelerin krizlerini daha da derinleştiren IMF reçeteleri konusunda ısrarı sürdürürken, bazıları ise işçi ve emekçi kitlelerin olası patlamalarından duyulan korkuyu dile getirmektedirler. Bu nedenle bu ikinciler, tekrar Keynesci politikalara dönülmesi anlamına gelecek önerilerde bulunmaktadırlar.

Kapitalist sistemin uzun süren spazmlı dönemleri genelde dünya ölçeğindeki patlamalı olaylarla, hegemon güçlerin yeni pazarlar ve nüfuz alanları arayışlarının sonucu kızışan rekabet mücadelesiyle ve sıcak savaşlarla örtüşür. Ancak yanlış anlaşılmasın, kapitalizmin tarihinin bu türden kesitlerinde üretici güçlerin gelişimindeki sarsıntılı duraklamanın nedeni patlak veren savaşlar değildir. Tam tersine geçmişte yaşanan her iki emperyalist paylaşım savaşı da, Avrupa’da üretici güçlerin gelişiminin kapitalist sistemin özel mülkiyet ve ulusal sınırlar engeline takılmasının sonucudur. Kapitalizmin büyük krizlerine eşlik eden çalkantılı dönemler, her bir egemen gücün ya da temel sınıfların krize yanıt olarak fiilen uygulamaya koydukları politikalarla somutlanır. Sistemin hegemon gücü ya da hegemonya için kapışan emperyalist güçler, yeni pazarlar ele geçirmek ve yeni pazarlar yaratmak üzere krize savaşla yanıt vermekten hiçbir zaman kaçınmamışlardır.

Fakat böylesi büyük çatışmaların mantığı gereği, krizden aynı anda ve hep birlikte kurtuluşun bir yolu yoktur. Nitekim I. Dünya Savaşı örneğinde olduğu gibi, rakiplerini yok etmek üzere dünyayı bir savaş cehennemine dönüştüren Avrupalı emperyalist güçlerin kapışması, Amerikan emperyalizminin işine yaramıştır. Avrupa’yı ise daha da derin bir krize ve yıkıma sürüklemiştir. Yine kapitalist sistemin çelişkilerinin birikmesinin ve patlak vermesinin ürünü olan II. Dünya Savaşı da Avrupa’yı neredeyse harabeye çevirmiş, muazam ölçekte bir üretici güç tahrip olmuş, 55 milyon insan yaşamını yitirmiştir. Ne var ki, tam da kapitalist sistemin gerçek niteliğini sergileyen bir faktör olarak, savaş kapitalizm için yalnızca yıkım anlamına gelmez. O aynı zamanda savaştan galip çıkan emperyalist gücün hegemonyası altında, yıkılan alanların hummalı bir biçimde yeniden inşa edileceği bir yatırım fırsatı doğurur.

Kapitalizm için, üretilen ve tüketilen metaların nitelikleri arasındaki farklar önemli değildir. Kapitalizmin “dini ve imanı” bakımından, artı-değer üretimini yükseltmeye ve kârı realize etmeye elverişli olan her şey, her yöntem mübahtır. Özellikle tıkanıklık dönemlerinde, eğer ekonomiye canlılık pompalayacaksa kapitalist devlet ve silah tekelleri açısından “tereyağ yerine top” üretimi birinci planda gelir. Daha çok silah üretimi ve militarizm aslında dünya ticaretinde ve sermaye birikiminde muazzam bir rol oynar. Askeri sınai komplekslerin artan üretimi, silah tüketimindeki artışta, yükselen askeri tatbikatlarda, kapitalist devletlerin şişen savunma harcamalarında, silah ticaretinin canlanması için nüfuz alanlarında yürütülen savaş kışkırtıcılığında ve nihayet bu silahların gerilim yaratılan bölgelerde fiilen ateş almasında somutlanır.

Devasa silah tekelleri salt ulusal temelde değil, çokuluslu tekeller biçiminde de oluşur. Uluslararası düzeyde içiçe geçen sermaye, silahlanma ve savaşlardan muazzam kârlar elde eder. Fakat unutulmasın, kapitalist birlik doğası gereği rekabet içinde bir birliktir ve sermayenin entegrasyon eğilimi hiçbir şekilde silahlanmanın ya da savaşların azalması anlamına gelmez. Lenin, çeşitli ulusal sermayelerin uluslararası bir bütün olarak birleşmesi ve içiçe geçmesinden silahsızlanmaya dönük bir ekonomik eğilim çıkarmaya çalışmanın beyhude bir çaba olduğunu belirtmiştir. Böyle bir tutum, “gerçekten keskinleşen sınıf çelişkilerinin yerine, darkafalıların bu çelişkilerin körelmesine dönük budalaca isteğini koymak demektir.”[22]

Üretici güçlerin yıkımına ve nice insanın ölümüne yol açan emperyalist savaşlar, kapitalist ekonomi açısından canlandırıcı bir işlev görür, kârlı yeni pazar alanları yaratır. Bu gerçeğin yanı sıra, kapitalizmin büyük krizleri ve emperyalist savaş ortamları dünya ölçeğinde devrimci durumları tetikleyen faktörlerdir. Netice olarak, önümüzdeki süreç hangi somut gelişmelere gebedir, olaylar yaşanmadan kesin bir yargıda bulunamayız. Ancak daha şimdiden biliyoruz ki, kapitalizmin gidişatı ve elde edilecek sonuç neticede dünya işçi sınıfının böylesi kritik dönemlerde vereceği cevaba bağlıdır.




[1] Marx-Engels, Seçme Yazışmalar, c.2, Sol Yay., Ekim 1996, s.281

[2] Marx, Kapital, c.3, s.434

[3] Marx, Artı-Değer Teorileri, İkinci Kitap, s.481

[4] Marx, Artı-Değer Teorileri, İkinci Kitap, s.473

[5] Marx, Kapital, c.3, s.429

[6] Marx, Kapital, c.2, s.357

[7] Marx, Kapital, c.3, s.228

[8] Marx, Kapital, c.2, s.90

[9] Engels, Kapital, c.3 içinde, s.387

[10] Marx, Kapital, c.3, s.221

[11] Nikolay Dimitriyeviç Kondratiyev 1920’lerin başlarında Moskova İktisadi Araştırmalar Enstitüsünün yöneticisiydi.

[12] Engels, Kapital, c.3 içinde, s.433-434

[13] Troçki, Yükseliş ve Kriz, www.marksist.com

[14] Troçki, age

[15] Troçki, “Kapitalist Gelişme Eğrisi”, Gündelik Hayatın Sorunları içinde, Yazın Yay., Mayıs 2000, s.310

[16] Troçki, “Kapitalist Gelişme Eğrisi”, age, s.309-310

[17] Marx, Kapital, c.3, s.428

[18] Troçki, “Kapitalist Gelişme Eğrisi”, age, s.309

[19] E. Mandel, Kapitalizmin Tarihinde “Uzun Dalgalar”, Dünya Kapitalizminin Bunalımı içinde, Alan Yay., Şubat 1988, s.101

[20] E. Mandel, Kapitalist Gelişmenin Uzun Dalgaları, Yazın Yay., Ocak 1986, s.34

[21] Engels, Marx, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Sol Yay., Ocak 1988, s.8

[22] Lenin, Seçme Eserler, c.5, İnter Yay., Haziran 1995, s.201