Navigation

Tarih Bilincine Hizmet Eden Sanat

Bugün, üçüncü emperyalist paylaşım savaşının içindeyiz. Bu savaşın yarattığı tahribatı dünya üzerinde geniş bir coğrafyada görmekteyiz. İşgal edilen ülkeler, katledilen, zorla yerinden yurdundan edilen insanlar var. Elbette bütün bu olaylar dünya tarihinde ilk kez yaşanmıyor. Elli yıl önce de, yüzyıl önce de bunlar yaşandı. Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşında milyonlarca işçi ve emekçi ya cephelerde düşman kurşunuyla ya da cephe gerisinde açlıktan, yokluktan, zulümden öldü. Bunları öğrenmek ve bunlardan ders çıkarmak için kendi sınıf penceremizden tarihe bakmalıyız. Eğer tarihte neler olup bittiğini, nasıl tecrübeler çıkarmak gerektiğini bilirsek, bugün yaşananları doğru bir şekilde anlayabilir, tüm bunlara karşı nelerin yapılması gerektiğini daha iyi kavrarız. Bunun için geçmişte neler yaşadığını anlatan kaynaklara ulaşmamız gerekir.

Hasan İzzettin Dinamo’nun “Savaş ve Açlar” adlı romanı böylesi kaynaklardan biridir. Birinci Dünya Savaşında Anadolu’daki insanların cephede ve cephe gerisinde nasıl uçuruma sürüklendiklerini anlatır. Osmanlı egemenleri gözlerini kırpmadan kitleleri kan denizinin ortasına atmışlardı. Cepheye gönderilen insanların kimi düşman kurşunuyla, kimisi de donarak, aç kalarak, hastalanarak canını vermişti. Geçen onca seneye rağmen bugün de Ortadoğu’da benzer şeyler yaşanıyor. Emperyalistler Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmiş durumdalar. Her ne kadar dönemler farklı olsa da yaşanan acılar aynıdır. Bugün Suriye’deki savaşta eşini, çocuklarını savaşa kurban veren nice analar ile Savaş ve Açlar romanında eşini ve bir oğlunu savaşta yitiren Şakire Ana aynı sınıfın insanlarıdır.

Savaşın ne amaçla çıkarıldığı ya da sonunda hangi ülkenin kazandığı hiç fark etmez. Zengin olan gene egemenler, paylarına ölüm düşen de gene biz işçi ve emekçiler oluruz. Bunlar yetmezmiş gibi aynı sınıfın parçası olduğumuz kardeş halklara da düşman ediliriz. Savaşın kardeş halkları birbirine nasıl düşman ettiğinin onlarca örneği vardır Birinci Dünya Savaşında. Bu topraklarda 1912 Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşından önce Rumlar ve Ermeniler gibi farklı etnik ve dinsel kimliğe sahip halklar yaşamaktaydı. Ama ne yazık ki ikiyüzlü egemenler halkların arasına nifak tohumları ektiler. Yıllarca kardeşçe yaşayan insanlar, acımasız bir şekilde tacize, tecavüze, sürgüne ve soykırıma mahkûm edildiler. Dido Sotiriyu’nun “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı romanı, Türk ve Rumların bu topraklarda yıllarca kardeş gibi yaşadıklarını ama emperyalist savaşın bu halklara zehrini nasıl aşıladığını anlatır.

Başka coğrafyalara baktığımızda başka örneklere de rastlarız. Örneğin Birinci Dünya Savaşında Noel’de Alman, Fransız ve İskoçların burun buruna geldiği cephede Noel gecesi için ateşkes ilan edilir. Askerler o gece Noel’i birlikte kutlarlar. Çünkü egemenlerin onları nasıl da kandırıp cepheye gönderdiklerini, nasıl da birbirlerine kırdırıldıklarını artık anlamışlardır. Hangi milletten olursa olsun hiçbirinin birbirinden farklı olmadığını görmeye başlamışlardır. Emperyalist savaşların kime hizmet, kime eziyet olduğunu kavramışlardır. Bu yaşanan olay filmlere ve kitaplara konu olmuştur. Ateşkes filmi bu tarihsel konuyu anlatır.

Rusya’da ise yine Birinci Dünya Savaşının yarattığı yıkım hem savaşın hem de dünya tarihinin gidişatını değiştiren olayları da mayaladı. Rus işçileri emperyalist savaşların insanlar için bir yıkım olduğunu ve tek çözümün buna karşı mücadele etmek olduğunu Bolşevik Partinin yol göstericiliğinde anlamışlardı. Bolşevikler önderliğinde devrimci mücadeleye sımsıkı sarıldılar. Ayağa kalkan Rus işçi sınıfı, önce Çarı ve hemen ardından bilcümle burjuvaları devirerek iktidara el koydu. Rusya’nın Ekim Devriminden sonra savaştan ayrılmasıyla Birinci Dünya Savaşı sona erdi. Bugün de biz işçilerin yapması gereken işçi sınıfının uluslararası devrimci mücadelesi için sabırla örgütlenmektir. Bütün bunlar tarih bilinciyle mümkündür. Sınıfımızın tarihinden öğrenmeli ve geçmişteki devrimci işçilerin bize bıraktığı mücadele bayrağını yükseltmeliyiz.