Navigation

Kaynak Kıtlığı Değil Düzen Sorunu Var

Sorun kaynak sorunu değil, sermayenin gaspı altında olan bu kaynağa el atmaktaki kararlılık sorunudur ve kaynakların sömürücü egemen sınıfa değil üretici sınıfa akıtılması için kapitalizmin yıkılması gerektiği gerçeği eninde sonunda kendini dayatmaktadır.

CHP ve HDP’nin işçiye, emekçiye yönelik vaatleri, AKP’li zevatın “kaynak nereden bulunacak, bunlar içi boş vaatler” diye ayağa kalkmalarına yol açtı. Bakanların birbiri ardı sıra açıklama yapma ihtiyacı duymaları, hükümet sözcülerinin kanal kanal dolaşıp bu vaatlerin gerçekdışı olduğunu kanıtlamaya çabalamaları, aslında AKP’nin bu vaatlerin emekçi kitlelerde yankı bulmasından ve oy oranının düşmesinden fazlasıyla korktuğunu gösteriyor.

CHP’nin emekliye yılda iki ikramiye, asgari ücretin net 1500 liraya çıkarılması, çiftçiye ucuz mazot vaadi karşısında tedirginliği artan AKP, birkaç gün sonra HDP’nin çok daha geniş kapsamlı vaatler içeren bildirgesiyle karşılaştı. HDP’nin asgari ücretin net 1800 liraya çıkarılması, elektrik ve suyun belli bir miktara kadar ücretsiz olması, eğitim ve sağlık hizmetlerinin parasız olması, evi olmayanlara kira yardımı, gençlere ulaşım yardımı, yaşlılara ücretsiz evde bakım hizmeti, her mahalleye kreş gibi vaatleri karşısında, hükümetten itiraz sesleri yükseldi: Bütçe zaten açık verirken bunlara kaynak bulunması imkânsız, HDP ve CHP iktidara gelirse ülke yeniden IMF’ye muhtaç hale gelir, yabancı yatırımcı kaçar, fabrikalar kapanır vs…

AKP’nin “kaynak yok” diye tepinmesi herkesin aklına ister istemez ilk elden ayakkabı kutularını, en az 1,5 milyar dolara mal olduğu söylenen ve aylık elektrik faturası 1,2 milyon lirayı geçen malûm sarayı, Diyanet’in 1 milyon liralık makam aracını, cunhurbaşkanı, başbakan ve bakanların kalabalık kafilelerle çıkıp su gibi para akıttıkları yurtiçi ve yurtdışı gezilerini, uçaklarını, lüks makam arabalarını ve milyarlarca liraya ulaşan örtülü ödenek harcamalarını getirmiştir. Aynı zamanda Bülent Arınç’ın daha 17 Nisanda sarf ettiği şu sözlerini de: “İsrafın önünü alsak sizden vergi almamıza gerek kalmaz … israf konusunda karnemiz kırıktır.

Potansiyel kaynak olarak ilk elden akla gelenler elbette bunlarla sınırlı değildir. Zira, “kaynak yok” deyip,

-          kişi başına en çok polis düşen ikinci ülke unvanına sahip olup 280 bine yakın polis besleyen,

-          225 bini profesyonel olmak üzere 630 bin askerle dünyanın en büyük ordularından birini barındıran,

-          bütçesinin yüzde 11’inden fazlasını “savunma ve güvenlik” adı altında gizlenen iç ve dış savaş harcamalarına ayıran (bu yıl 57 milyar liraya ulaşan bütçe tutarına Savunma Sanayii Fonunun gizli tutulan milyarlarca liralık harcamaları dahil değildir),

-          6 milyar liraya yaklaşan bir bütçeyi, halkı itaatkâr köleler haline getirme ve Sünni inancı dışındaki din ve mezheplere karşı fitne-fesat üretme merkezi olarak çalışan Diyanet İşleri’ne tahsis eden,

-          YÖK de dahil onlarca anti-demokratik devlet kurumuna milyarlarca liralık kaynak ayıran bir hükümetten ve devletten söz ediyoruz.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, dört yıl önce, Erdoğan’ın çılgın projesi olarak açıklanan Kanal İstanbul’un 10-15 milyar lirayı bulan maliyetinin kaynağının nereden bulunacağını soranlara, “kaynak Türkiye, kaynak bizim insanımız” yanıtını vermişti. Bununla da yetinmeyip, “Siz maliyet boyutuyla işe yaklaştınız, ben ise potansiyel olarak, Türk turizmine, ekonomisine ve İstanbul’a yapacağı katkıdan hemen bir hayal kurmaya başladım” demişti. Görülüyor ki, 12 yıllık iktidarı döneminde sermaye için cennet yaratma hayalleri kurup bunu hayata geçirmek için her türlü kaynağı bulup buluşturan ve bu süre zarfında dolar milyarderi sayısını 4’ten 40’a çıkaran AKP hükümeti, işçilerin, emekçilerin yaşamlarını bir nebze rahatlatacak mütevazı projelere sıra geldiğinde “gerçekler”den dem vurup “kaynak sıkıntısı” yalanına sarılmaktadır. O halde biz de bakalım kabaca o gerçeklere!

Vergi aflarıyla, şişirilmiş fiyatlar üzerinden verilen ihalelerle, altı ayda bir yeni paketlerle genişlettiği teşviklerle sermayeye milyarlar akıtan AKP hükümeti, örneğin son teşvik paketinin maliyetinin sadece 7,5 milyar lira olduğunu belirterek bu rakamın bütçeyi olumsuz yönde etkilemeyeceğini söylemekten çekinmemektedir.

AKP’nin sermayeye teşvik olarak akıttığı paraların en büyük kaynağı, işsiz kalan işçilerin yararlanamaması için bin bir taklanın atıldığı İşsizlik Sigortası Fonudur. Şubat ayı itibarıyle 83 milyar liranın üzerinde bir para biriken bu fonu, hükümet sermayeye peşkeş çekmek üzere pervasızca yağmalamaktadır.

Ülkeyi IMF’den kurtardık diyen AKP, bütçenin yüzde 12’sine yakınını iç ve dış borç faiz ödemelerine ayırmakta, yani 54 milyar lirayı bankalara ve büyük şirketlere dağıtmaktadır.

Buna mukabil, OECD ülkelerinde emekli maaşları dahil sosyal destek harcamalarının milli gelirdeki payı ortalama yüzde 22 iken, bu oran Türkiye’de sadece yüzde 12’dir. Emekli maaşlarının asgari 1500 liraya çıkarılması için gerekli ek kaynaksa 30 milyar liranın altındadır.

AKP’nin kadrolu işçiliği tarihe karıştırma planları sonucunda kamuda taşeron işçilerin sayısı 800 bine yaklaşmıştır ve bunların çok büyük bir kısmı asgari ücretle çalıştırılmaktadır. Ne var ki, devletin taşeron firmalara akıttığı paranın kadrolu hale getirilecek taşeron işçilere verilmesi durumunda, bu işçiler için asgari ücret hiçbir ek harcamaya gerek kalmaksızın bile 1800 liraya çıkabilmektedir.

Türkiye’nin yıllık milli geliri 800 milyar liranın üzerindedir ve bu zenginliğin yaratıcısı işçiler, emekçilerdir. Peki bu zenginlik nasıl dağılmakta, emekçiler bundan ne kadar pay almaktadırlar?

Rakamlara baktığımızda görüyoruz ki, gelir dağılımı adaletsizliğinde OECD ülkeleri arasında ikinci sıraya oturan Türkiye’de, en yoksul yüzde 20’lik kesim (yani 15 milyon insan) 2012 yılında milli gelirden 47 milyar dolarlık bir pay alabilmiştir. Aynı yıl Türkiye’nin dolar milyarderleri listesine giren en zengin 44 kapitalistin kişisel serveti ise 118 milyar dolardır. Başka bir deyişle bu 44 kapitalist, 15 milyon yoksul emekçinin toplam yıllık gelirinin 2,5 katına eşit bir servete sahiptir. Bu korkunç eşitsizlik tablosunda geçtiğimiz iki yılda da herhangi bir iyileşme olmayıp, gelir dağılımındaki uçurum emekçiler aleyhine her geçen yıl daha da derinleşmektedir.

Bu veriler kaynağın nerede olduğunu da açıkça gösteriyor aslında. Kaynak, işçilerin, emekçilerin yarattığı ve burjuvazinin el koyduğu toplumsal değerin tümüdür. Dolayısıyla mesele kaynak kıtlığı değil, var olan kaynağın hangi sınıflara dağıtıldığı, hangi sınıfların ihya edilmek istendiği meselesidir. Bütün burjuva devletler ve hükümetler gibi TC devleti ve AKP hükümeti de, varolan kaynakları bunların gerçek yaratıcısı olan emekçilere değil sermayeye tahsis etmektedir. İşçi ücretlerini minimuma çekerek sermayeye dikensiz gül bahçesi vadeden AKP’nin asgari ücretin arttırılması durumunda yatırımların azalacağı, yabancı sermayenin çekileceği, istihdamın düşeceği yolundaki sözleri, olsa olsa sermayenin emekçi düşmanı doğasına işaret etmektedir. Sermaye gerçekten de işçi sınıfını en fazla sömürebileceği ve bu sayede en çok kâr edeceği ülkelere ve sektörlere akmaya çalışmaktadır. Milyonlarca insanın işsiz kalması ve sefalete sürüklenmesi onun umurunda değildir. Peki bu durum karşısında ne yapılmalıdır? Mesele budur ve daha bu ilk adımda karşımıza düzen sorunu çıkmaktadır.

Kaynak sorunu yok, düzen sorunu var

Sermayenin işçi sınıfını iliğine dek sömürerek semirmesine dayanan kapitalist sistemin işleyiş yasaları, işçi ücretlerini ve emekçi sınıfların milli gelirden aldıkları payı minimuma indirme doğrultusunda işlerken, işçi sınıfı bu payı maksimuma çıkarmak için mücadele eder. Bu mücadelenin sonucu ise söz konusu sınıf savaşımındaki güç dengeleri tarafından belirlenir. İşçi sınıfının örgütlü gücü ve mücadelesinin ulaştığı düzey ne kadar ileriyse, ekonomik ve sosyal reformların sınırı da o kadar genişlemekte ya da tersi durumda kazanılmış haklar o ölçüde kaybedilmektedir. Burjuvaziyle proletarya arasında yürüyen bu mücadele sonuçta toplumsal değerin nasıl bölüşüleceğini belirleyen bir mücadeledir ve bu mücadele aynı zamanda politik bir mücadeledir. Ne var ki, işçi sınıfının sermayeye karşı yürüttüğü mücadele ortaya çıktığından bu yana sol adına izlenen burjuva politikalar ile doğrudan düzeni hedefleyen devrimci politika arasında her daim bir ayrışma olmuştur. Reformizm olarak adlandırılan burjuva sol siyaset ile devrimci Marksizm arasındaki ayrışma da tam olarak buradan doğmuştur.

Marksizm işçi sınıfını emekle sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişkiye kapitalizmi devrim yoluyla ortadan kaldırarak son vermek için mücadeleye davet ederken, reformizm bu iki uzlaşmaz kutbu uzlaştırma ve uyum içinde varlıklarını sürdürmelerini sağlama politikasına dayanmaktadır. Burjuvaziyi ürkütmeden, onun varlık zemini olan kapitalizme saldırmadan, işçi ücretlerini ve emeğin sosyal haklarını arttırarak sömürüyü kademeli olarak ortadan kaldıracağını vadeden reformizmin nasıl bir çıkmaz sokak olduğunu görmek için çeşitli Avrupa ülkelerinde şu anda iktidar olan “sosyalist” ya da “sosyal demokrat” sıfatlı partilere bakmak yeterlidir.

Bugün dünyanın dört bir yanında, yoksullaşan emekçi kitleler ayağa kalkıyor ve Yunanistan’dan Fransa’ya pek çok ülkede reformist partiler emekçiden yana bütçe ve harcama vaatleriyle iktidara geliyor. Ancak bu reformist partiler burjuvaziye dokunmak, sermayeyle karşı karşıya gelmek gibi bir niyetleri olmadığı ya da bundan kaçındıkları için vaatlerini yerine getiremiyorlar. Örneğin Fransa’da sosyalist pozlar keserek iktidara gelen Hollande’ın ve hükümetinin gerçek yüzünün görülmesi için birkaç ay yetmiş de artmıştır bile. Ondan çok daha büyük bir destek ve umutla iktidara getirilen ve çok daha solda olan Syriza hükümeti ise iki arada bir derede politikalarıyla kaçınılmaz sona doğru ilerlemektedir.

Sosyal demokrat geçinen CHP’ye gelecek olursak, iktidara gelirse Kemal Derviş’i ekonomi bakanı yapacağını söylemesi bile vaatlerinin ne denli içi boş olduğunu göstermeye yetmektedir. Bilindiği gibi, neo-liberal ekonomi politikalarının baş uygulayıcılarından Kemal Derviş, 2001’de, Bülent Ecevit hükümeti sırasında, IMF’ye olan dış borçların kimin gırtlağına basarak ödeneceğinin planlamacılığını yapmak üzere bizzat Dünya Bankası tarafından gönderilerek ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı koltuğuna oturtulmuştu. Nihayetinde ise işçiler ve emekçiler, sıfır zamlara, sosyal harcamaların kısılmasına, arttırılan vergilere dayanan bir yıkım programının altında, bellerini uzun süre doğrultamayacak şekilde ezilmişlerdi.

Bir kez daha vurgulayarak bitirelim: Sorun kaynak sorunu değil, sermayenin gaspı altında olan bu kaynağa el atmaktaki kararlılık sorunudur ve kaynakların sömürücü egemen sınıfa değil üretici sınıfa akıtılması için kapitalizmin yıkılması gerektiği gerçeği eninde sonunda kendini dayatmaktadır.