Navigation

Bolivya Yine Çalkalanıyor

Bolivyalı işçi ve köylüler bir buçuk yıllık bir molanın ardından yeniden sokaklara döküldüler. Mayıs ortasından bu yana giderek kabaran bir eylemlilik dalgasının yarattığı basınca dayanamayan devlet başkanı Mesa, selefi Lozada gibi istifa etmek zorunda kaldı. Ateşi tutuşturan kıvılcım, bir buçuk yıl öncekiyle aynıydı: Çokuluslu petrol tekelleriyle yapılan gaz ve petrol anlaşmalarını düzenleyen hidrokarbon (petrol, doğalgaz vs.) yasası.

9 milyon nüfuslu Bolivya, Latin Amerika’da iki alanda gümüş madalyaya sahip: İlki kıtada en zengin doğalgaz yataklarına sahip ülkeler sıralamasında, ikincisi ise en yoksul ülkeler sıralamasında. 100 milyar doların üzerindeki petrol ve doğalgaz rezervleri, ülkenin dış borcunun 16 katına, yıllık kamu yatırımlarınınsa 130 katına eşit. Buna rağmen Bolivyalıların %65’i yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Petrol tekelleriyse yatırdıkları her 1 dolar karşılığında 10 dolar kazanıyorlar. Zenginlikle yoksulluğun böylesine çelişkili bir birliktelik sergilemesi elbette toplumsal patlamaları da beraberinde getiriyor.

ABD destekli Sanchez de Lozada hükümetinin 2003 Eylülünün ilk haftalarında çokuluslu petrol tekelleriyle imzaladığı doğalgaz anlaşması, işçi ve köylülerin yükselttiği protesto dalgasının kıvılcımını çakmış ve bu kıvılcım bir ayaklanmaya yol açmıştı.[1] Bir buçuk ay kadar devam eden ve yaklaşık 80 işçi ve köylünün yaşamını yitirdiği bu isyan dalgası, reformist MAS’ın (Sosyalizme Doğru Hareket) ve diğer işçi ve köylü örgütlerinin elbirliğiyle yatıştırılabilmişti. Ülkeden kaçan devlet başkanı Lozada’nın yerine ise, MAS’ın da desteğiyle Carlos Mesa geçirilmişti. MAS lideri Morales’in o süreçte yaptığı açıklama şöyleydi: “Düzen kurulabilmesi ve halka verdiği sözleri yerine getirebilmesi için Carlos Mesa’ya biraz soluklanma zamanı vereceğiz.” Devrim yoluna giren işçi ve emekçileri yatıştırabilmek ve devrimi boğabilmek için her türden kandırmacaya başvuran Mesa’nın desteklenmesinin, devrim sürecini boşa çıkarmaktan başka bir şeye yol açmayacağı çok açıktı. Zaten reformist önderliklerin yapmak istedikleri de buydu ve bunu gerçekleştirdiler.

Ne var ki geçtiğimiz Mart ayından itibaren harekete geçen Bolivyalı işçi ve emekçiler, bu soluklanma zamanının artık yettiğine karar verdiler. Yoksulluğu, açlığı, adaletsizliği gidereceği, gelir dağılımındaki uçurumu ortadan kaldıracağı sözüyle 1,5 yıl koltuk çürüten Mesa, bu sürenin sonunda var olan durumu katmerlendirmekten öte hiçbir şey yapmadı, yapamazdı da. Mesa, emekçi kitlelerin gazabından korktuğu için, geçen bu süre zarfında hidrokarbon yasasını mümkün olduğunca ertelemiş, tuzak sorularla hazırlanmış bir referanduma (işçi örgütleri “dalaverandum” diye niteliyorlar) başvurmuş ve nihayet geçtiğimiz Mayıs ayı başlarında yasayı meclisin onayına sunmuştu. İşte Bolivya’da çıngar yine bu noktada koptu.

Yeni yasa çokuluslu petrol tekellerinden alınacak vergiyi %18’le sınırlıyordu. Oysa gerek Mesa gerekse MAS lideri Morales, 2003’teki ayaklanmayı izleyen süreçte yaptıkları açıklamalarda bu oranın %50 olması gerektiğini söylüyorlardı.[2] Fakat Mesa açık sözlüydü: petrol tekellerine karşı koymanın mümkün olmadığını, onların çıkarlarına aykırı bir yasanın geçirilmesinin olanaksız olduğunu, buna yanaşmayan bir hükümetin yerinde kalamayacağını söylüyordu. Eğer benden daha gerici bir iktidarın gelmesini istemiyorsanız beni destekleyin ve yasayı bu haliyle çıkaralım diyordu.

Bu arada, Bolivya’nın Santa Cruz ve Tarija gibi zengin doğalgaz yataklarına sahip doğu bölgesinde, burjuvazi, petrol tekelleriyle dilediği gibi bir anlaşma gerçekleştirebilmek için bu bölgenin özerkliğini istiyor ve referandum talep ediyordu. Hatta parlamento onaylasın ya da onaylamasın 12 Ağustosta Bolivya’nın doğalgaz yataklarının neredeyse tamamını barındıran bu bölgenin özerkliğini referanduma sunacaklarını ilan ettiler. Bu özerklik kazanıldığı takdirde, bölge burjuvazisi, merkezi hükümetin çıkaracağı yasalardan muaf olacak ve kendi parlamentosundan dilediği yasaları geçirebilecek.

Ama işçi ve emekçiler ne Mesa’nın blöfünü yediler, ne de özerklik restinden ürktüler. Sonuçta, 16 Mayısta büyük bir eylem dalgası patlak verdi. Yapılan anlaşmalar sayesinde petrol tekelleri doğalgazı dünya piyasasının çok altında bir bedele malediyorlar ve kat kat fazla bir bedelle yeniden Boliyalılara satıyorlar. Halkın yasaya isyanının ve devletleştirme talebinin nedeni bu.

Bolivyalıların benzer bir hassasiyeti de su konusunda geçerli. 1997’de su dağıtımının özelleştirilmesi sonucunda, bir Fransız su dağıtım tekeli piyasayı ele geçirmiş ve yoksulluktan kıvranan halk, suyu %35 daha pahalı almak zorunda bırakılmıştı. Geçtiğimiz Mart ayında halk, Mesa’nın bu şirketin anlaşmasının feshedileceğine dair sözünü tutmaması üzerine sokaklara dökülmüş ve Mesa’nın anlaşmanın feshedileceğini açıklamasının ardından hareket geri çekilmişti. Bolivyalı işçi ve emekçiler, o sırada aynı zamanda doğalgazın devletleştirilmesi talebini de yükseltmişlerdi. Ve yine MAS ve COB (Bolivya’nın en büyük işçi konfederasyonu) sayesinde tepkileri yatıştırılmıştı.

İşçi ve köylüler Mayıs ortasından itibaren yol kesme eylemlerini ve grevleri yeniden başlattılar. 16 Mayısta çoğunluğunu El Altolu maden işçilerinin oluşturduğu 100 bin işçi ve köylü, parlamento binasının önünde toplanarak Mesa’yı istifaya çağırdı. Ertesi gün, El Alto Bölgesel İşçi Sendikasının (COR) genişletilmiş oturumunda, 1 milyon nüfuslu bir işçi kenti olan El Alto’da süresiz genel greve gidilmesi ve petrolün ve doğalgazın devletleştirilmesi için mücadele edilmesi çağrısı yapıldı. Bunu La Paz’daki öğretmenler sendikasının süresiz grev kararı ve köylülerin yol kesme eylemlerini ülke çapına yayma kararı izledi. İşportacılardan köylülere, üniversite öğrencilerinden madencilere, toplu taşıma işçilerine varıncaya kadar ülkenin dört bir yanından on binlerce işçi, köylü ve genç, kitlesel gösteriler örgütlemeye başladılar ve grevler ve yol kesme eylemleriyle tüm toplumsal hayatı felce uğrattılar.

Bu arada Katolik Kilisesi de burjuvazinin hizmetindeydi. Latin Amerika’da Kilise’nin halk üzerindeki ağırlığını bilen burjuvazi, her fırsatta olduğu gibi yine onu kullanıyordu. Kilise, halkı sükûnete davet ederek, ayaklanmayı bastırmak için elinden geleni yaptı fakat başarılı olamadı.

23 Mayısta başkent La Paz’da MAS’ın çağrısıyla büyük bir cabildo abierto (halkın herhangi bir sorunu görüşmek üzere yaptığı kitlesel sokak toplantısı) toplandı. Ne var ki toplantıya katılan kitlenin talepleri MAS’ın %50’lik vergi oranı ve Kurucu Meclis talebini çoktan aşmıştı. Halk, gazın ve petrolün devletleştirilmesini ve Mesa’nın istifasını istiyordu. Bunun yanında yükseltilen slogan şuydu: “Kahrolsun hükümet ve onun parlamentosu! Yaşasın halkın, işçilerin ve köylülerin hükümeti!” Yani halk burjuva parlamentosunun yıkılmasını savunurken, Morales yeni ve “tertemiz” bir diğerinin kurulması anlamına gelen Kurucu Meclisi savunuyordu. Kuşkusuz Kurucu Meclis’i savunanlar Morales’le sınırlı değil.

Mart ayındaki eylemlilikler üzerine bir araya gelen sağ burjuva partiler, kilisenin ve patron örgütlerinin de desteğiyle dört maddelik bir anlaşmaya varmışlardı. Mesa’nın da hemfikir olduğu ve “ulusal anlaşma” adı verilen bu anlaşmanın maddelerinden biri de yeni bir anayasayı oluşturacak bir Kurucu Meclisin oluşturulmasıydı. Hatta ABD destekli kuruluşlar da Kurucu Meclisin artık farz olduğuna dair açıklamalar yaptılar. İşte pek solcu görünen Morales’in, eylemlilikleri sona erdirmek üzere diline dolandırdığı ve olmazsa olmaz gördüğü Kurucu Meclis talebi, böyle “ileri” bir talep!

31 Mayısta parlamentonun önünde farklı illerden gelen on binlerce işçi ve emekçi toplanmıştı. 6 Haziranda ise La Paz, tarihinin en kalabalık mitingine tanık oldu. Kimi kaynaklara göre başkentte toplanan işçi ve emekçilerin sayısı yarım milyon civarındaydı (9 milyon nüfuslu bir ülkede!). Genel grevin bütün ülkeyi felç ettiği, yollara kurulan barikatlar dolayısıyla tüm dağıtımın sekteye uğradığı ve başkentin işçi ve emekçilerce istila edildiği bu atmosferde başka bir seçeneği kalmayan Mesa, aynı gün istifa ettiğini açıkladı. Yerini alacak başkanın belirlenmesi için yapılacak parlamento oturumu, başkentteki parlamento binası göstericilerin kuşatması altında olduğu için, yüzlerce kilometre uzaktaki bir başka yerde gerçekleştirildi. 9 Hazirandaki bu oturumda, Mesa’nın yerine Yüksek Mahkeme Başkanı Rodriguez’in geçmesi kararlaştırıldı. Rodriguez seçilir seçilmez, 6 ay sonra seçimlere gidileceğini açıkladı ve tıpkı daha önce Mesa’nın yaptığı gibi halka çeşitli vaatlerde bulundu. Devletleştirme kararını kendisinin veremeyeceğini, bunun yapılacak erken seçimlerle işbaşına gelecek olan yeni parlamentonun alabileceği bir karar olduğunu duyurdu. Kuşkusuz buradaki amacı, halk hareketini seçimlere kadar giderek sönümlendirmektir.

Çeşitli işçi örgütleri, Rodriguez’e 10 günlük bir süre tanıyacaklarını, bu süre içinde hidrokarbonlar devletleştirilmezse mücadeleyi sürdüreceklerini açıkladılar. El Alto’daki COR ve öğretmenler federasyonu, “Bu mücadele petrolün ve gazın devletleştirilmesi içindir, bir soytarının yerini bir başkasının alması için değil!” diyerek, yaptıkları acil toplantıda mücadeleye devam kararı aldı. Morales ise yine bildik tutumunu takınarak, genel greve son verilmesi ve barikatların açılması çağrısında bulundu. Şu anda bir bekleme sürecine girmiş olan hareketin nasıl bir seyir izleyeceğini ancak önümüzdeki haftalarda göreceğiz.

Önderlik eksikliği devam ediyor

Bolivya’da işçiler ve köylüler, 2003’teki ayaklanma sırasında çeşitli öz-örgütlülükler yaratmışlardı. Yol kesme eylemleri, grevler, özellikle El Alto kentinde etkisini her alanda gösteren bu örgütlenmeler aracılığıyla organize ediliyordu. O zaman da dediğimiz gibi, devrimci Marksist bir önderlik eksikliği giderilebilmiş olsaydı, iktidarın işçi sınıfının önderliğinde ele geçirilebilmesi için gereken koşullar Bolivya’da yerine gelmişti.

O sırada yaratılan örgütlülükler bugün de aktif haldeler ve Bolivya’da dikkatle izlenmesi gereken adımlar atılıyor. Örneğin 8 Haziranda, El Alto’da, sayıları 60’ı bulan çeşitli sendikalardan, emekçi örgütlerinden ve mahalle meclislerinden 150 temsilcinin katıldığı bir toplantı gerçekleştirildi. Bolivya Ulusal Yerli Halklar Meclisi İlk Genişletilmiş Toplantısı adını taşıyan bu toplantıda özetle şu kararlar alındı:

1. El Alto şehrinin 21. yüzyıl Bolivya devriminin genel karargâhı olduğu,

2. El Alto Mahalle Meclisleri Federasyonu (FEJUVE), El Alto Bölgesel İşçi Sendikası (COR), Bolivya İşçi Sendikası (COB), Bolivya Tarım İşçileri Birleşik Sendika Konfederasyonu (CSUTCB), Bolivya Zanaat İşçileri ve Küçük Esnaflar Sendika Konfederasyonu, Bolivya Maden İşçileri Sendika Federasyonu, La Paz Eyaletlerarası Taşıma Federasyonu ve ülkedeki diğer seferber olmuş toplumsal örgütlerin başkanlığında, bir iktidar organı olarak Ulusal Yerli Halklar Meclisinin birleşik bir liderliğinin yaratılması,

3. Halk örgütlerinin başarısını garanti altına almak amacıyla levazım, öz-savunma, basın komiteleri ve politik komiteler yaratmak,

4. Hidrokarbonların devletleştirilmesi ve sanayileşmesi mücadelesinin tartışılmazlığı,

5. Sendikalardan ve cabildo toplantılarındaki kitlesel tabandan seçilen delegelerin liderliğinde, her bölgede (departamento) Halk Meclislerinin oluşturulmasını örgütlemek,

6. Egemen sınıfın tüm anayasal ya da seçim manevralarını geri püskürtmek.

Bolivya’da işçi ve emekçiler mevcut parlamentonun kapatılması konusunda büyük bir hemfikirlilik içinde olmalarına karşın, yerine neyin koyulacağı konusunda aynı berraklığa sahip değiller. İşçi, köylü ve emekçilerden oluşan bir Halk Meclisi talebi, halk kitleleri arasında belli bir destek görüyor. Ne var ki bu, MAS’ın başını çektiği Kurucu Meclis talebiyle net bir ayrışma yaratacak şekilde ve bir işçi iktidarını ifade eden programatik netlikle ileri sürülmüş değil.

Bir diğer konu da gazın devletleştirilmesi talebinin taşıdığı anlamdır. Bu talep, mevcut devrimci süreç koşullarında kuşkusuz işçi ve emekçi yığınları harekete geçirmesi, hükümetle ve devletle karşı karşıya getirmesi ve burjuvazinin iktidarının sorgulanmasına yol açması bakımından önemli bir taleptir. Devrimci sürecin ilerletilmesi bakımından aynen Rus devriminde olduğu gibi bir manivela işlevi görmektedir. Ancak bu talebe kendi başına mutlak bir anlam yüklemek yanlış olur. Çünkü genel olarak bakıldığında burjuvazi iktidarını kaybetmemek için, tarihsel deneyimlerin gösterdiği gibi, pekâlâ böyle bir talebe onay verebilir, çünkü bu genel olarak burjuva egemenliğini ortadan kaldıran bir talep değildir. Bu talep ancak bir işçi iktidarı perspektifini net biçimde çizen diğer talep ve hedeflerle bütünleştirildiğinde manivela işlevini sürdürebilir. Devlet mülkiyeti ancak, hedef, burjuva devleti yıkarak yerine net biçimde bir işçi iktidarının kurulmasını temsil eden bir işçi devleti olduğunda işçi sınıfının bağımsız sınıf çıkarlarını ifade eder. Ama böylesi bir programatik netliği güvenceye alacak olan tek şey de, işçi sınıfının tarihsel deneyimlerinden süzülen bu perspektifi kendinde billurlaştıran bir devrimci önderliktir.

İşçi sınıfının devrimci Marksist bir önderlikten yoksun olması, her zaman olduğu gibi şimdi de kendini en yakıcı şekilde devrimci durumlarda gösteriyor. Burjuvazinin işçi sınıfı içindeki ajanları konumunda olan ve özellikle devrimci durumlarda işçi sınıfı için en büyük tehlikeyi oluşturan reformist önderlikler, kitleleri parlamenter ve anayasal oyunlarla uyutmaya çalışıyorlar. Kamuoyu araştırmaları, koka üreticisi köylülerden büyük bir destek alan MAS lideri Morales’in yapılacak seçimlerde büyük olasılıkla iktidara geleceğini gösteriyor. Tabandan gelen basınç sonucu farklı söylemler kullansa da, Morales aslında gazın ve petrolün devletleştirilmesi talebinden uzak duruyor. Diğer Latin Amerika ülkelerinde, işçilerin tepkilerini kendileri lehine oya dönüştürmek üzere sosyalist söylemler kullanarak iktidara gelen ve sonrasında bildik politikaları izleyen önderlikler ne yaptılarsa, Morales’in yapacağı da aynısıdır.

ABD’nin daha önceki seçimlerde Morales’e hiç de sıcak bakmadığı doğrudur. Kendi politikalarını zorlanmadan uygulatabileceği bir iktidar yerine, kendisine pürüzler çıkarabilecek olan Morales’in iktidara gelmesi elbette ABD’nin ilk tercihi olmayacaktır. Ne var ki bu durum kimseyi yanıltmamalıdır. Her şeyi yitirme tehlikesiyle yüz yüze kalınan bir durumda, burjuvazi, kendisini öldürmeyeceğini bildiği bir yılana sarılmaktan çekinmez, hatta böyle bir yılanı kendi elleriyle besleyip büyütür. Reformist önderliklerin burjuvazi karşısındaki pozisyonları tam da böyledir. Bunlar, devrimci hareketi bastırmak ve yoldan çıkan düzeni tekrar rayına oturtmak için biçilmiş kaftandır. Sosyalist söylemlerle kitleleri peşlerine takarken, aynı zamanda onun gazını da alıp hareketi düzen içi kanallara sokma rolünü üstlenirler. Kitle hareketinin ateşi birtakım reformlarla söndürüldükten sonra, kapitalist sistemin gerekleri yerine getirilmeye başlanır.

Lozada’nın ülkeden kaçması ve yerine Mesa’nın geçmesiyle sonuçlanan Eylül 2003 ayaklanmasının ardından yazdığımız yazıda şunları söylemiştik:

“Tüm bu dersleri bütünleyen temel ders, şüphesiz parti ve önderlik konusundadır. Bolivyalı işçiler ve köylüler en az Rus işçileri ve köylüleri kadar cesur olmalarına rağmen, onları ileri çekebilecek bir Bolşevik Partiden yoksunlar. Mevcut önderliklerin tümü ne yazık ki reformist önderlikler ve hareketi ileri çekmek yerine düzen sınırları içine hapsetmeye çalışıyorlar. Bunun yarattığı sonuçlar ise ortada.

“Latin Amerika ülkelerinin pek çoğu gibi Bolivya da kısa dönemde yeniden bir devrimci durumun eşiğine gelebilir. İşçi sınıfı ve ezilen kitlelerin iktidarı dahi alabilecekleri durumlarla karşılaşabiliriz. Ancak devrimci parti yaratılamadığı sürece, böyle bir durumda bile işçi sınıfının asla muzaffer olamayacağını söylemek kehanet olmaz. İktidarın belli bir süre elde tutulduğu fakat önderlik eksikliği yüzünden devrimin kaçınılmaz olarak yenildiği Paris Komünü deneyimi biliniyor. Dünya işçi sınıfının kapitalizm belasından kurtulabilmesi için Paris Komünü gibi yarım kalmış devrim deneyimlerine değil, yeni Ekimlerin yaratılmasına ihtiyacı var. Bolşevik tarzda örgütlenmiş devrimci bir parti olmadığı sürece, Bolivya’da, tüm Latin Amerika’da ve dünyanın her yerinde işçi sınıfının devrimci ayaklanmalarının yenilgisi kendini acı deneyimlerle göstermeye devam edecektir.”[3]

Bir buçuk yıl sonra Bolivya, işçi sınıfının önderlik ettiği bir devrimci duruma daha sahne oluyor. Fakat ne yazık ki aynı eksiklik, devrimci önderlik eksikliği, varlığını yakıcı bir şekilde hissettirmeye devam ediyor. Ve yine bir buçuk yılın ardından, bir acı deneyim daha tarihte yerini almaya hazırlanıyor!



[1] bkz. Zeynep Güneş, Bolivya: Yarım Kalan Devrim, www.marksist.com

[2] Bolivya’da, aralarında Exxon Mobil (ABD), Total (Fransa), British Gas (İngiltere), Petrobas (Brezilya), Repsol (İspanya) ve Plus Petrol (Arjantin) gibi büyük petrol tekellerinin bulunduğu pek çok yabancı şirket faaliyet yürütüyor ve bunlar, vergi oranı %50 olursa bu ülkedeki faaliyetlerini durduracakları açıklamasında bulunuyorlar.

[3] Zeynep Güneş, Bolivya: Yarım Kalan Devrim