Navigation

Taksim’de Düzen Güçlerinin Faşist Gösterisi

Taksim’de, 26 Şubat günü, bu topraklarda alışık olduğumuz türden devlet destekli faşist bir miting tertiplendi. Geçmişte devlet ve hükümet güçlerinin başını çektiği “Ya Taksim Ya Ölüm”, “Komünizmi Tel’in”, “Şahlanış” gibi adlarla düzenlenen mitinglerde, halk envai çeşit düşman umacısıyla kışkırtılmış, egemen güçlerin istediği doğrultuda yönlendirilmişti. Bu mitingler sonrasında Ermenilere, sosyalistlere, sendikalara, grev ve işçi eylemlerine planlı saldırılar organize edilmişti. Aradan bir hayli zaman geçse de huylu huyundan vazgeçmiyor ve hayra alâmet mesajlar vermiyor. Devlet ve hükümet güçlerinin başını çektiği Taksim’deki Hocalı mitingi boyunca “Türkün Türkten başka dostu yoktur” klişesi eşliğinde dizginsiz bir faşist ırkçılık körüklendi.

Taksim’deki faşist miting düzen güçleri tarafından planlandı. Mitingin duyurusu günlerce önce yapıldı. Medya tam sayfa reklâmlarla, belediye ve valilik billboardlara asılmasına izin verdiği tam boy ilânlarla, Türk-İş ve Hak-İş kitle desteğiyle faşist kudurganlığa destek oldu. Irkçılığın harcı bu kez Kürt sorunu veya komünizm üzerinden değil binlerce kilometre ötedeki Dağlık Karabağ üzerinden tesis edilmeye çalışıldı. 20 yıl önce, Dağlık Karabağ bölgesinde yer alan Hocalı’da 613 sivilin Ermeni ordusu tarafından katledilmesi, mevcut faşist kudurganlığa payanda edildi. En baştan belirtmeliyiz ki, devlet ve hükümet güçlerinin derdinin, 20 yıl önce meydana gelen ve hunharca katledilen bu sivillerin çektiği acıyla ilgisi yoktur. Tersine onlar bu türden katliamlara önce seyirci kalır, sonra sırası geldiğinde, politik çıkarları gereği, çekilen acıların, dökülen kan ve gözyaşının sözde peşine düşerler.

1989’dan itibaren dağılan ve bölgede hegemonyası kaybolan SSCB yerine Dağlık Karabağ üzerinde Ermenistan ve Azerbaycan devletleri savaşa girişmiştir. Dağlık Karabağ 1923’ten 1989 yılına kadar SSCB içinde özerk bir bölge olarak kaldı. Azerbaycan bağımsızlığını kazandıktan sonra Dağlık Karabağ’ın özerklik statüsüne son verdi. Dağlık Karabağ Azerbaycan sınırları içinde olmasına rağmen nüfusunun %76’sı Ermeniydi. İki ülkenin Dağlık Karabağ nedeniyle tutuştuğu etnik çatışmalar 1993 yılında sona ermiş, fakat bu savaşta çok sayıda insan hayatını kaybetmiş ve yüzbinlerce Azeri yaşadığı topraklardan göç etmiştir. Üstelik Karabağ sorunu orta yerde durmaya devam ediyor. Dağlık Karabağ sorununu yaratanlar halklar değil, kapitalist devletlerin hegemonya mücadelesidir. 1992 yılında gerçekleştirilen Ermeni ordusunun saldırısında Dağlık Karabağ içindeki Hocalı köyünde 613 sivilin katledilmesi de gösteriyor ki, sürdürülen çatışmalarda olan yoksul halka olmaktadır.

20 yıl sonra Hocalı’da katledilen erkek, kadın ve çocukları faşist emelleri temelinde hatırlayan egemen güçler, bugünlerde bolca sahte gözyaşı döküyorlar. 1915 yılında 1 milyon Ermeni’nin, günümüzdeyse on binlerce Kürdün katledilmesi karşısında parmağını oynatmayan, en ufak bir insani duygu gösterisinde dahi bulunmayan zalim güçler, sıra Hocalı olayına geldiğinde “soykırım” veya “yüzyılın vahşeti” türü sözlerle feryat figan etmekten geri durmuyorlar. Hocalı durup dururken Türkiye’nin hatırına gelmedi elbette. Uludere Katliamı, Hrant Dink davasında çıkan skandal karar ve Ermeni soykırımı ile ilgili Fransa’da çıkarılan yasa gibi üst üste hükümeti zor duruma düşüren gelişmeler, Türkiye’nin bu alanda kontratağa kalkmasına neden oldu. Beş yıl önce gerçekleştirilen ve yüz binler tarafından lanetlenen Hrant Dink cinayetinde devlet ve hükümet özenle katilleri korudu. Beş yıl sonra 19 Ocak günü on binlerce insan Agos gazetesine doğru yürüyerek “Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Hrant’ız” sloganını haykırdı. 1915 yılından bu yana her türlü zulme maruz bırakılarak sayıları milyonlardan on binlere düşürülen Ermenilere gösterilen bu dayanışma egemen güçlerin kolay kabul edeceği cinsten değildi.

Taksim’de organize edilen Hocalı mitingi, Türkiye’de halklar arasında yükseltilmeye çalışılan dayanışma duygularını bir sabote etme girişimidir. Nitekim mitinge baştan sona faşist, ırkçı bir söylem egemen olmuş, “Ermenilere ders vermek” hedeflenmiştir. Mitinge günlerce önceden medya ve belediyeler tarafından sağlanan propaganda desteği bir yana, AKP hükümetinin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin bizzat konuşmacı olarak katılmıştır. Yaptığı her konuşmada milliyetçilik ve otoriterizm kusan bakan miting kürsüsünden de aynı tutumunu yansıttı. “Yaşasın Türk milletinin ebedi varlığı” diye haykıran Şahin, huşu içinde “hem 21. yüzyıl hem de 22. yüzyıl bizim olacak” diyecek kadar kendinden geçmiştir. Şahin bununla da yetinmeyerek kimsenin Türk’e yan gözle bakamayacağını da belirterek, büyük bir özgüvensizlik içinde “bizim bizden başka dostumuz yok” klişesini tekrarlamıştır. İçişleri Bakanının dilinden bunlar dökülünce Taksim’e özenle getirilmiş milliyetçi kurtçuklara da ulumaktan başka görev düşmemiştir. Kitle kâh “vatan bölünmez şehitler ölmez” derken kâh “hepiniz Ermenisiniz hepiniz piçsiniz” diyerek salyalarını akıtmış, kendisine emredilecek her türlü yağma, talan ve cinayete hazır olduğunun sinyallerini vermiştir. Nitekim milliyetçi histeriye önayak olan bu türden mitinglerde çok sık görülen, kitleyi belli hedefleri yağmayacak tarzda yönlendirme girişimi son anda önlenmiştir. Bir grup beyaz bereli, Agos Gazetesine kitleyi yönlendirmeye çalışmış, bu girişim polisin engellemesiyle durdurulabilmiştir. Mitingin üzerinden iki gün sonra Başbakan grup konuşmasında mitingde “münferit” pankart ve sloganların olmasının amaçlarına gölge düşürmeyeceğini söyleyerek, halklar arasında nifak tohumlarını işlerine geldiğinde sulamasını bildiklerinin sinyalini vermiştir.

Alt-emperyalist bir konuma ulaşan Türkiye’nin bundan sonra da Taksim’deki Hocalı benzeri faşist kitle gösterileri tertiplemesi mümkündür. Bölgeye emperyal hevesler uğruna sözde barış, demokrasi ve huzur götüreceği vaadinde bulunan egemen güçler, tarihsel ve güncel olayları kendi çıkarları temelinde kaşımaktan çekinmeyeceklerdir. Örneğin bir zamanlar Beşar Esad ile kol kola dostluk mesajları veren Erdoğan, şimdilerde Suriye’de Esad kendi halkına zulüm ediyor bahanesiyle savaş kışkırtıcılığına soyunmuştur. Bugün “Hocalı’nın hesabını sormaya” kalkışan Türk devleti, yarın “Humus’un hesabını sorma” türünden çağrılar yükseltebilir! İşçi sınıfının içerde kitleleri emperyal saldırılara payanda edecek böylesi kitle gösterilerine karşı uyanıklığı elden bırakmaması gerekiyor. Emperyalist kriz ve savaşın büyük kitleleri işsizlik ve belirsiz bir gelecek endişesine sevk ettiği günümüzde, milyonlarca insana faşist güçlerin sunacağı hiçbir insani seçenek olamaz. Emperyalist savaşlara, işgal ve katliamlara son verecek tek seçenek kârdan beslenen bu sömürü düzeninin yok edilmesidir. Milliyetçi gösterilerin Türkiye işçi sınıfına hiçbir hayrı yoktur. İşçi kitleleri enternasyonalist dayanışma temelinde gösteriler düzenlemeli, içeride ve dışarıdaki haksız savaşlara son vermek için birleşmelidir.