Navigation

19. Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Kongresi: Gerçekler Gizlenemez!

Emperyalist kapitalist sistem bizzat neden olduğu krizden çıkış yolu bulmak amacıyla küresel çapta olağanüstü bir rekabete tutuşmuş durumda. Siyasi, ekonomik ve askeri alanda yürüyen bu acımasız rekabet ve hegemonya yarışında doğa fütursuzca tahrip ve talan edilirken, işçi sınıfı her zamankinden daha fazla işsizlikle, yoksullukla, ağır ve tehlikeli çalışma koşullarıyla karşı karşıya bırakılıyor. Diğer yandan sermaye, daha fazla kâr uğruna, haksız savaşlarda katlettiği kadar insanı da ölümcül iş kazaları ve meslek hastalıklarında yok ediyor, sakat bırakıyor. Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) verilerine göre dünyada her yıl meydana gelen çeşitli iş kazalarında ve meslek hastalıklarında 2 milyon 340 bin işçi hayatını kaybediyor.

Emperyalist-kapitalist sistemin küresel kurumları ise her geçen gün daha da göze batan bu tür gerçekleri toplumdan gizlemek için sistematik çalışmalar yapmaktan geri durmuyorlar. Bu türden çalışmalardan biri de Eylül ayında İstanbul’da yapılan bir kongreydi. ILO’nun düzenlediği 19. Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Kongresi 11-15 Eylül tarihleri arasında Haliç Kongre Merkezinde gerçekleştirildi. Kongreye 100’ün üzerinde ülkeden binlerce kişi katıldı. Bunlar arasında hükümet ve sermaye temsilcilerinin yanı sıra sendikacılar da vardı. Türkiye adına kongreye Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ev sahipliği yaptı. 1955 yılından bu yana her üç yılda bir yapılan kongre, sözde “iş kazaları ve meslek hastalıklarını önlemek için, bilgi alışverişini ve yeni fikirler yaratma fırsatını tüm katılımcılara sağlamayı” amaçlıyordu. İhtişamlı kongre salonlarında toplanan sermaye temsilcilerinin iş kazalarını ve meslek hastalıklarını önleme dertleri yoktur elbette. Böylesi en ufak bir niyetleri olsaydı yıllar yılı düzenledikleri kongrenin adını “İş Sağlığı ve Güvenliği” değil “İşçi Sağlığı ve Güvenliği” koymaları gerekirdi en azından.

AKP hükümetinin ve Türkiye burjuvazisinin ev sahipliğinde gerçekleşen 19. Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Kongresi aynı zamanda “fuar” olma özelliği de taşıyordu. Kongreye katılan kapitalistler uluslararası anlaşmalar yaptılar, kendilerine yeni pazarlar açtılar. Bunun yanı sıra, kongre koridorlarında, iş güvenliğine ve meslek hastalıklarını önlemeye yönelik ekipmanlar üreten firmalar birbiriyle yarıştılar. Zira iş kazaları ve meslek hastalıkları bir yandan da kapitalistler açısından kârlı bir sektör haline gelmiştir. Yani bir kısım kapitalist aşırı çalışma nedeniyle işçileri katlederken, diğer bir kısım kapitalist de güvenlik malzemeleri satarak bolca kâr ediyor. Bu kongrede de inşaat, sanayi, tekstil, sağlık ve daha nice sektörde kullanılacak koruyucu ve önleyici malzemeler özel sektöre ve kamu sektörüne pazarlanmak amacıyla teşhir edildi. Dört bir yanı güvenlik malzemeleriyle donatılmış konu mankenleri yanında medyaya hep birlikte pozlar verildi. Oysa her işçinin çok iyi bildiği gibi, işçilere ücretsiz verilmesi gereken bu malzemelerin büyük çoğunluğu tersanelerde, inşaatlarda, madenlerde vb. üretimi aksattığı ya da maliyeti arttırdığı gerekçesiyle verilmiyor. Güvenlik malzemelerini talep eden işçiler oyalanıyor veya işten atılmakla tehdit ediliyor.

İş kazası ve meslek hastalıklarından dakikada 4 işçi ölüyor!

Kapitalistler işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini birer maliyet unsuru olarak gördüklerinden bu konuda iyileştirici adımlar atmaktan alabildiğine kaçınmaktadırlar. Maddi kayıplarını azaltmak isteyen patronlar, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini en alt seviyeye düşürerek faturayı işçilere kesiyorlar. ILO’nun yayınladığı ve kongre boyunca dile getirilen istatistiklere göre, dünyada her yıl 2,02 milyon kişi meslek hastalıkları, 321 bin kişi ise iş kazaları yüzünden hayatını kaybediyor. Bir başka deyişle dakikada 4 işçi iş kazaları veya meslek hastalıkları sonucu yaşamını yitiriyor. Bunun yanı sıra her yıl 317 milyon işçi (yani günde ortalama 850 bin işçi), dört ya da daha fazla gün işe gelememelerine neden olacak kadar ciddi yaralanmalara yol açan iş kazalarına maruz kalıyor. Kongrede itiraf edilen acı gerçeklerden en önemlisiyse, iş kazalarının %98’inin, meslek hastalıklarının da %100’ünün önlenebilir oluşudur.

Üretim sürecinde patronların burnu dahi kanamazken milyonlarca işçi hayatından olmaktadır. İş kazalarında dünyada başı çeken ilk iki ülke Hindistan ve Rusya’dır. Bu ülkelerin hemen ardından Türkiye geliyor. İş kazaları ve meslek hastalıkları sıralamasında Avrupa’da birinci sırada yer alan Türkiye’nin sicilinin aslında açıklanandan çok daha kötü olduğunu biliyoruz. Sendikalı çalışan işçi sayısının düşüklüğü, %50 oranındaki kayıt dışı çalışma, sermaye yanlısı yasalar ve patronların türlü tehditleri nedeniyle, yaşanan binlerce ölümcül iş kazası ve meslek hastalığı kayda dahi geçirilmemektedir. Örneğin Tuzla tersanelerinde taşeron firmada çalışan ve gemiden düşerek hayatını kaybeden bir tersane işçisinin ailesi günlerce oğullarının cesedini alamamış, aldıklarında da “tersanede çalışmadığı” savunmasıyla karşı karşıya kalmışlardır.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in açıkladığı verilere göre Türkiye’de her 100 bin işçiden 10’u iş kazaları neticesinde hayatını kaybediyor. Sosyal Güvenlik Kurumu verilerine göre günde ortalama 176 iş kazası oluyor ve 3 kişi iş kazası sonucu hayatını kaybediyor, 5 kişi iş göremez hale geliyor. Yine gerçek sayıların oldukça altında kalan bu istatistiki verilere göre, 2009 yılında 429 meslek hastalığı vakası ve 64 bin 316 iş kazası meydana gelmiş, bu kazaların 1171’i ölümle sonuçlanmış. Son olarak metal patronlarının kudurgan örgütü MESS’in yayınladığı 2010 yılı iş kazaları ve meslek hastalıkları verileriyse bilinçli bir çarpıtmanın ürünüdür. MESS’e göre işçiler iş kazalarını hafta sonlarında ve genel tatil dönüşlerinde geçirmektedirler. MESS üyesi 154 fabrikada 4918 iş kazası yaşandığını ve 11 meslek hastalığı tespit edildiğini duyuran MESS, araştırma sonunda “iş günü kayıplarının azalmasının sevindirici” olduğunu belirtiyor. Bu arada MESS üyesi fabrikalardan biri olan Bosal Mimaysan’da meslek hastalıkları hastanesine başvuran Birleşik Metal-İş üyesi bir işçi derhal işten atılmakla tehdit ediliyor ve ancak işyerindeki işçi arkadaşlarının sahiplenmesi neticesinde işbaşı yapabiliyor. Bu elbette sadece bir örnektir ve bunun gibi binlerce örnek bulunmaktadır.

Başbakan Erdoğan kongrede yaptığı konuşmayla ikiyüzlülüğün ve demagojinin bir örneğini daha sergilemiştir. Erdoğan, Türkiye kapitalist sistemin içinde değilmiş ve gerçekleşen bütün bu iş kazaları, meslek hastalıkları ve ölümler Türkiye’de yaşanmıyormuş gibi, attığı nutukta Batı’nın kötü kapitalizmi yerine iyi kapitalizm düşüne inanmamızı istiyor: “Batı tarihinde köleliliğin kaldırıldığı doğrudur. Ancak emek üzerindeki sömürüye hâlâ tam olarak son verildiğini söylemek mümkün değildir. Bizim kültürümüzde insan çok değerlidir, kutsal bir varlıktır. Ancak bu kutsallık, hiçbir ayrım yapmaksızın tüm insanlara şamildir. Bütün insanlar eşittir ancak bazıları daha eşittir gibi bir yaklaşımın bizim lügatimizde hiçbir yeri yoktur. Bugün insanlığın, insanı insanın kurdu olarak gören yaklaşımdan sıyrılması, insanı insanın dostu ve imkânı olarak gören bir zihniyete kavuşması gerekmektedir. İnsanın önemsenmediği, yaşamın ve sağlığın ihmal edildiği, temel hak ve hürriyetlerin kolayca yedeğe alındığı bir ortamda, huzurdan da refahtan da bahsedilemez.” Bütün bu sözleri eden Erdoğan, işçi ve emekçileri kastederek “ayaklar baş olursa kıyamet kopar” diyerek egemen sınıfın zihnindeki eşitliğin ne mene bir şey olduğunu geçtiğimiz yıllarda kendi dilinden açıklamıştı. Yine AKP hükümeti, Türkiye’nin dünya standartlarında işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerine kavuşabilmesi için imzalayıp hayata geçirmesi gereken ILO sözleşmelerinin büyük çoğunluğuna imza atmamakta sermayenin çıkarları adına direnmektedir. Sonuç olarak Erdoğan’ın Batı kapitalizmine suçu atarak Türkiye kapitalizmini “insani kapitalizm” olarak aklamaya çalışması tam bir komedidir. Türkiye’nin iş kazaları ve meslek hastalıklarında Avrupa birincisi ve dünya üçüncüsü olması, herhalde Erdoğan’ın, insana değer veren, insanı kutsal gören bir kültüre sahip olduğunu söylediği bu toprakların patronlarının “insaniyetleri” sayesindedir! Üstelik Erdoğan kongrede bir de utanmadan, bu çok “insancıl” patronların işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini alma lûtfunda bulunanlarını ödüllendireceğini söylemektedir.

“Dikkatsizlik” değil, “kader” hiç değil!

Kongre sonrasında Tuzla Kimya Sanayicileri Sitesinde yaşanan fabrika yangınında iki işçi yanarak can verdi. Fabrika sahibi, sendikaların, meslek odalarının, işçi örgütlerinin fabrika içinde inceleme yapmasına izin vermedi. Yapılan ilk açıklamalardan yangının sorumluluğunun fabrikada çalışan işçilerin üzerine atılacağı belli oluyor. Çünkü kapitalistlerin zihniyetinde suçlu patron asla yoktur. İş kazalarının veya meslek hastalıklarının temel nedeni işçilerin “dikkatsizliği”dir. Dikkatsizlik, önlem almama ve tedbirsizlikle suçlanan işçiler diğer yandan ağır çalışma koşulları altında, uzun saatler boyunca, fazla mesailerle ve sigortasız çalıştırılmaktadırlar. İşyerinin havalandırılması, işçilerin dinlenmesi ve temizlik kurallarına uygun ortamın sağlanması patronlar için maliyetlerin yükselmesinden başka bir şey ifade etmemektedir. Klima üreten işçilerin bile klimasız ortamda çalışması, içme sularının, tuvalet kâğıtlarının dahi işçilere çok görülmesi, patronlar sınıfının işçi sağlığı ve güvenliği konusunda nasıl bir zihniyete sahip olduğunu anlamamız için yeterince örnek vermektedir. İş kazalarına ve meslek hastalıklarına “kader” diyerek kendilerini aklamaya çalışan düzen sahiplerinden, onların örgütledikleri kongrelerden, ilan ettikleri özel hafta ve günlerden işçi sınıfının hiçbir beklentisi olmamalıdır.

Fabrikalarda, atölyelerde, işyerinde her çeşit kaza bas bas bağırarak geliyorum diyor. Bütün işkollarında kapitalistlerin kârı uğruna işçiler göz göre göre gelen kazalara ve meslek hastalıklarına yakalanıyor. Patronlar bundan önce olduğu gibi bundan sonra da işçilerden tehlike karşısında gözlerini yummalarını, kaderlerine razı olmalarını isteyecekler. Kapitalizmin tarihi gösteriyor ki, sermaye sahipleri işçilerin can güvenlikleri ve sağlıkları için kendiliğinden hiçbir önlemi almamıştır, işçilerin zorlaması olmadıkça bundan sonra da almayacaktır. Üstelik günümüzde kapitalist sistem kriz ve savaş atmosferinin her yanı sardığı bir olağanüstü döneme girmiştir. Böylesi dönemlerde işçi sınıfının boğucu sessizlik atmosferini örgütlü mücadeleyle kırmasına her zamankinden fazla ihtiyaç vardır. İşçi dayanışmasını uluslararası ölçekte yükseltecek, örgütlü mücadeleyi büyütecek mücadeleci öncü işçi örgütlerinin güçlendirilmesi görevi tüm yakıcılığıyla ortada durmaktadır.