Navigation

Güney Afrika’da Göçmenlere Saldırılar Tırmanıyor

Güney Afrika Cumhuriyeti’nde apartheid dönemini aratmayan saldırılar yaşanıyor. Güney Afrika’nın Johannesburg ve Cape Town kentlerinde Mayıs ayı boyunca 50’ye yakın siyah göçmen işçi katledildi. Katledenler Güney Afrika’da yıllarca ırkçı apartheid uygulamasına maruz kalan siyah Güney Afrikalılardı. Katlettikleri de yıllarca onlardan yardımlarını esirgememiş yoksul siyah komşularıydı.

İşsizlik ve açlık yoksul siyah Afrikalıları kardeşlerine düşman ediyor. Beyaz ırkçılardan sonra şimdi de siyah ırkçılar Güney Afrika’yı kana buluyor ve kendileri gibi yoksulları öldürüyorlar. Sanki yıllarca ırkçı beyaz iktidarların vahşetine maruz kaldıklarını unutmuş gibiler. Bu insanlık dışı katliamı gerçekleştirenlere Güney Afrika hükümeti engel olmuyor, adeta destek çıkıyor. Bu durum, siyah burjuvazinin beyaz burjuvaziden bir farkının olmadığını da kanıtlıyor.

“Ümit Burnu”

15. yüzyılda Avrupa’dan Asya’ya geçişte Avrupalılar tarafından “keşfedilen” Güney Afrika’da o tarihten bu yana Afrikalıların yanı sıra Asyalılar ve Avrupalılar da yaşıyor. Adına Ümit Burnu denilen bölge üç kıtadan insanların ortak ümitlerinin yeşerdiği bir yer olabilirdi. Fakat zengin beyaz Avrupalılar yıllarca ülkeyi tek başlarına yönettiler ve yerlileri acımazsızca sömürdüler. İngilizler 20. yüzyılın başında Güney Afrika’yı, Boer Savaşı ile Hollandalıların elinden aldı. 2 Dünya Savaşı ertesinde Afrikanerler  denen Beyaz grup, ülkenin yönetimini yeniden ele geçirdi. 1948 yılından 1994 yılına değin süren apartheid rejimi insanlık dışı ırkçı uygulamalarıyla kapitalizmin Afrika’daki barbar yüzünü çıplak biçimde gösterdi.

Güney Afrika’da siyahların uyanışı ve mücadelesi 20. yüzyılın başlarına uzanıyor. Güney Afrika’da ilk politik örgütlenmeler ulusal bağımsızlık ve sosyalist devrim perspektifiyle başladı. Bunda Ekim Devriminin de önemli bir rolü vardı. Güney Afrika İşçi Partisinin ve Komünist Partinin yanı sıra Afrika Ulusal Kongresi (ANC) de bağımsızlık ve devrim uğruna mücadele veriyordu. Zaman içinde ANC çeşitli parti ve örgütlerin ana merkezi oldu ve ulusal bağımsızlık uğruna mücadeleyi temel hedef olarak belirledi. Militan bir direniş örgütleyen ANC, uzun yıllar vahşice yok edilmeye ve bastırılmaya çalışıldı. Ne var ki, verdiği kararlı mücadele nedeniyle ANC’nin toplumsal desteği azalmak yerine daha da arttı. 1960’lı yıllardan sonra Mandela’nın adıyla özdeşleşen ANC, SSCB yanlısı politikalar izliyordu. Mandela bu yıllarda “mücadele benim hayatımdır, siyahların özgürlüğü için ömrümün sonuna kadar mücadele edeceğim” diyordu.

1990 yılında SSCB’nin çöküşü ile birlikte, yönetimdeki Beyaz Güney Afrika burjuvazisi ile ANC arasında görüşmeler yapılmaya başlandı. Irkçı apartheid rejimine son verildi ve ANC resmen tanındı. 4 yıl süren görüşmeler sonucunda ilk demokratik seçim yapıldı ve 1994 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti kurulmuş oldu. Yapılan seçimlerde beklenildiği gibi ANC birinci parti oldu ve yönetime geçti. 1998 yılına kadar ANC’nin ve ülkenin başında kalan Mandela, 1998 yılında emekli oldu. Onun emekli olmasıyla tarihsel bir dönem de kapanıp yeni bir dönem açılıyordu. Çok geçmeden, ANC kapitalizme tam uyum sağlayacak yeni politikalar belirlemeye başladı. ANC siyahların beyazlarla eşit haklara sahip olmasını sağlayan düzenlemeleri yapmış, fakat toplumsal eşitsizliğe çare olmamıştı. Beyaz azınlığın sermayesine, mülkiyetine dokunulmamış, siyah işçi ve emekçiler düşük ücretlerle ve işsizlikle boğuşmaya devam etmişti. 50 milyonluk nüfuslu Güney Afrika’da son verilere göre işsizlik oranı bugün yüzde 40’lar ulaşmış bulunuyor.

Güney Afrika’da yaşanan işsizlik, açlık ve yoksulluğa çevre ülkelerin yoksulluğu da eklenince burjuva politikalar iflas etmeye başladı. Ekonomide yaşanan büyüme çevre ülkelerden bu ülkeye göçlere neden oldu. 3 ilâ 5 milyon göçmen, iş bulma umuduyla ülkenin iki büyük kentine (Johannesburg ve Cape Town) akın etti. Göçmenlerin büyük çoğunluğu Zimbabwe’den geliyordu. Zimbabwe’de halk büyük bir açlık ve pahalılıkla karşı karşıya idi. Örneğin enflasyon rakamları Aralık ayı itibariyle yıllık yüzde 66’ya fırlamıştı. Oysa Zimbabwe hükümeti iktidarını korumak adına Çin’den yeni silahlar sipariş ediyordu.

Kendi yaşadığı sorunlarla boğuşan Güney Afrikalı yoksul halk, kapitalizmin neden olduğu sorunların çözümünü siyah göçmen kardeşlerine saldırmakta buldu. Güney Afrika dünyada suç oranının en yüksek olduğu ülke... Her gün 50 kişi cinayete kurban gidiyor, onlarca kadın tecavüze uğruyor. 20 Mayısta başlayan ırkçı saldırıların hedefinde bu kez göçmen işçiler vardı. Bir hafta süren ırkçı saldırılar apartheid dönemini hatırlattı. Sokak ortasında göçmen işçilere bir hafta boyunca vahşi saldırlar düzenlendi. Göçmen işçiler canlı canlı yakıldı, kadınlara tecavüze edildi ve göçmenlerin kaldığı barakalar talan edildi, yakıldı, yıkıldı. Göçmenlere saldırılan Güney Afrikalı ırkçıların elinde palalar, sopalar ve bıçaklar vardı. Göçmenleri sokak sokak arayan ırkçılar yakaladıkları göçmenleri linç ettiler. Çıkan olaylarda 50’ye yakın insan öldürüldü ve 500 yakın kişi de gözaltına alındı. On binlerce göçmen çareyi güvenli bölgelere kaçmakta buldu. Birkaç gün sonra sendikalar yaşanan olayları protesto ettiler. Olayların bundan sonra nasıl bir boyut kazanacağı belli değil, ama yeni katliamların geleceğini ön görmek için kâhin olmaya gerek yok.

“Palalar Kapitalizme İnmeli”

Güney Afrika dâhil kara kıtanın hemen hemen her ülkesinde benzer saldırılar yaşanıyor. Burundi, Kongo, Raunda, Sierra Leone, Fildişi Sahilleri ve Kenya kan gölüne dönmüş durumda. Adını sayamadığımız onlarca ülkede yükselen gıda fiyatları, susuzluk ve hastalıklar nedeniyle on binler açlıktan, susuzluktan ve hastalıktan ölüyor. Emperyalist tekellerin iştahını kabartan kara kıtada milyonların yaşadığı trajedi katlanarak büyüyor. Utku Kızılok’un Marksist Tutum dergisinin Şubat sayısında belirttiği gibi: “Şunu da bilmek gerekiyor ki, savaşlar, açlık ve hastalıklar kara Afrika’nın kara bahtı değildir. Bugün pala sallayarak birbirlerinin boğazını kesen Afrikalı yoksul kitleler bilmelidir ki, onları bu duruma düşüren kapitalist sömürü düzeni ve kendi burjuvalarıdır. Bu durumdan kurtulmanın tek yolu ise, emekçi kitlelerin örgütlü bir güç haline gelerek palaları kapitalizme indirmelerinden geçiyor.”